TECRÜBE İLE SABİT -48-

Mehmet Gözükara
Mehmet Gözükara


Güler misin, ağlar mısın?
Tür­ki­ye’miz yer al­dı­ğı coğ­raf­ya iti­ba­riy­le dün­ya­nın en önem­li si­ya­si alan­la­rın­dan bi­ri­dir. Dün­ya­nın bir­çok ül­ke­si­ne doğ­ru­dan ula­şım im­kâ­nı­na sahip ol­ma­sı da ti­ca­ri-eko­no­mik an­lam­da ül­ke­mi­zi önem­li kıl­ mak­ta­dır. Tarih bo­yun­ca çe­şit­li mil­let­ler ta­ra­fın­dan ele ge­çi­ril­mek is­ten­me­si­nin ne­den­le­rin­den biri de budur. İpek yo­lu­nun önem­li geçiş nok­ta­la­rın­dan bi­ri­si ol­ma­sı her dev­le­tin bu top­rak­lar üze­rin­de iş­tah­la­rı­nın ka­bar­ma­sı­na yol aç­mış­tır.
Dört mev­si­min bütün gü­zel­lik­le­riy­le ya­şa­na­bi­lir ol­ma­sı; geniş ova­la­ra, pla­to­la­ra, yay­la­la­ra, uçsuz bu­cak­sız or­man­la­ra sahip ol­ma­sı­nın ya­nın­da ül­ke­miz, dağ­la­rıy­la da fark­lı bir gö­rü­nüm ar­ze­der. Küçük te­pe­cik­ler­den tutun da yük­sek­li­ği ne­re­dey­se altı bin met­re­ye kadar ula­şan hey­bet­li dağ­la­rıy­la ta­bi­at tut­kun­la­rı için vaz­ge­çil­mez­dir Tür­ki­ye. İşte bu dağ­lar­dan bi­ri­si de To­ros­la­rın uzan­tı­sı olan Nur­hak Da­ğı­dır. El­bis­tan ova­sı­nın her ye­rin­den ra­hat­lık­la gö­rü­le­bi­len bu dağ 3090 metre yük­sek­li­ğiy­le ol­duk­ça hey­bet­li­dir.‘Hakk’ın Nuru’,’Nurlu Dağ’da de­ni­len bu ih­ti­şam­lı dağın te­pe­sin­de, ge­ce­nin zi­fi­ri ka­ran­lı­ğın­da bile bak­tı­ğı­nız­da bir par­lak­lık gö­rür­sü­nüz. Nurlu Dağ de­nil­me­si­nin es­bab-ı mû­ci­be­si bu olsa gerek. Nur­hak Dağı'nın zir­ve­sin­de halk ta­ra­fın­dan Ali Göl de­ni­len doğa ha­ri­ka­sı kra­ter bir göl bu­lun­mak­ta­dır. Bu­ra­da, yazın Ağus­tos'ta dahi kar olup buzul ma­ğa­ra­la­rı mev­cut­tur. Sek­sen­li yıl­la­ra kadar çevre köy­ler­den genç­ler bu dağa çı­ka­rak kar alıp ev­le­ri­ne gö­tü­rür­ler­di. Bu ma­ğa­ra­lar­dan en ünlü olanı ise in­le­yen ma­ğa­ra­dır. Ge­nel­de zi­ya­ret­çi­si eksik ol­ma­yan bu bölge Tür­ki­ye ça­pın­da ta­nı­nan ve bi­li­nen bir yer­dir. Son yıl­lar­da nesli tü­ke­nen yaban ke­çi­le­ri dev­let eliy­le bu­ra­ya ge­ti­ri­le­rek ço­ğal­ma­la­rı için ge­rek­li ortam sağ­lan­mış ve sa­yı­la­rı git­gi­de art­mak­ta­dır. Zaman zaman sürü ha­lin­de uzak­tan bile gö­rü­nen bu güzel hay­van­lar eko­lo­jik den­ge­nin sağ­lık­lı bir bi­çim­de oluş­ma­sı­na da katkı sağ­la­mak­ta­dır. Yöre hal­kı­nın da du­yar­lı dav­ran­dı­ğı bu hay­van­lar Nur­hak Da­ğı­na ayrı bir gü­zel­lik kat­mış­tır.
Bu ih­ti­şam­lı dağın hemen ete­ği­ne ku­rul­muş olan ve ta­ri­hi geç­mi­şiy­le öne çıkan bir il­çe­miz var. Nur­hak. Daha ön­ce­den Kah­ra­man­ma­raş’ın El­bis­tan il­çe­si­ne bağlı bir köy iken 1971’de na­hi­ye, 1990 yı­lın­da da ilçe olan Nur­hak, is­mi­ni To­ros­la­rın uzan­tı­sı olan bu gör­kem­li Nur­hak Da­ğın­dan al­mak­ta­dır.
Ana­do­lu'nun en eski yer­le­şim yer­le­rin­den biri olan bu köyün tarih bo­yun­ca bir­çok me­de­ni­ye­te ev sa­hip­li­ği yap­tı­ğı­nı, ta­ri­hi İpek Yolu'nun da yine bu­ra­dan geç­ti­ği­ni bi­li­yo­ruz. Hatta çok yakın dö­ne­me kadar kağnı yolu de­ni­len yol, bu yoldu. Dev­let­le­rin ka­de­ri­ni de­ğiş­ti­ren çok önem­li sa­vaş­lar yine bu böl­ge­de ol­muş­tur. Bir­çok kez dev­let­le­ra­ra­sın­da el de­ğiş­ti­ren bu bölge ni­ha­ye­tin­de Tür­kün ebedi yurdu ol­muş­tur.
 1960'lı yıl­lar­da bile nü­fu­su ol­duk­ça yoğun olan Nur­hak’ın -ki o yıl­lar­da 500 ha­ne­li idi- ne­re­dey­se üçte biri bir­bi­riy­le ak­ra­ba­dır. Köyün ilk yer­le­şim yeri, eski köy de­ni­len böl­ge­dir. Gü­nü­müz­de­ki ismi de ‘Eski Köy Ma­hal­le­si’dir. Eski ma­hal­le­nin hemen yanı ba­şın­da, hangi sa­vaş­ta şehit düş­tük­le­ri bi­lin­me­mek­le be­ra­ber şe­hit­le­rin ­ka­bir­le­rin­den olu­şan ‘şe­hit­ler kab­ris­tan­lı­ğı’ mev­cut­tur. Bu da bize, ta­ri­hi belli ol­ma­mak­la be­ra­ber geç­miş­te bu­ra­da büyük savaş/lar/ın ya­şan­dı­ğı­nı gös­ter­mek­te­dir.
Köyün için­den ge­çer­ken Ka­ra­pı­nar mev­ki­inin Göksu çayı ile bir­le­şen ve şu anda içme suyu ola­rak şehir şe­be­ke­si­ne bağ­lan­dı­ğı için ku­ru­muş olan de­re­den bir za­man­lar kar­şı­dan kar­şı­ya geç­mek ancak sal­lar­la müm­kün olur­muş. De­ğir­men De­re­si de­ni­len bu dere adını üze­ri­ne ku­ru­lan su de­ğir­men­le­rin­den al­mış­tı. Ancak ne var ki su ile ça­lı­şan bu de­ğir­men­ler­den gü­nü­müz­de hiç­bi­ri­si aktif de­ğil­dir. Oysa bir za­man­lar bu de­ğir­men­le­re öğü­tül­mek üzere sek­lem sek­lem unluk buğ­day, bul­gur, arpa, mısır ge­ti­ri­lir­di. De­ğir­me­ne ge­ti­ri­len­ler sı­ra­ya ko­nu­la­rak, sı­ra­sı gelen ki­şi­nin buğ­da­yı un, ar­pa­sı zavar edi­lir­di.
Bu sıra işi o kadar önem­liy­miş ki sıra için, ‘sen­den önce ben gel­dim,’’yok sen sonra gel­din’ tar­tış­ma­sı çıkar, hatta tar­tış­ma­nın kav­ga­ya dö­nüş­tü­ğü olur­muş.
Bu de­ğir­men­le­rin iş­le­til­di­ği dö­nem­ler de­ğir­men­le­rin bir nevi sos­yal alan­lar ola­rak kul­la­nıl­dı­ğı­nı iyi bi­lir­ler. Uzak köy­ler­den bile in­san­la­rın un öğüt­mek için gel­di­ği bu yer­ler hem fark­lı köy­ler­den in­san­la­rı ta­nı­ma hem de fark­lı olay­lar­dan ha­ber­dar olma nok­ta­sın­da önem­li bir bilgi edin­me kay­na­ğı idi. Bu günkü ta­bir­le sos­yal­leş­me alan­la­rın­dan biri de de­ğir­men baş­la­rıy­dı o za­man­lar. Çoğu kez ak­şam­dan gelip sı­ra­ya gi­ri­lir, ge­ce­yi soh­bet ede­rek bir­lik­te ge­çi­rir­ler­di.
De­ğir­me­ne gidip bunca zaman ge­çi­re­cek­sin de baç ye­me­den dö­ne­sin. Ola­cak şey midir bu? De­ğir­me­ne un öğüt­me­ye ge­len­ler ka­la­ba­lık­laş­tı­ğın­da de­ğir­men­ci mut­la­ka baç yapar ve orada bu­lu­nan­la­ra ikram eder­di. Peki nasıl ya­pı­lır­dı bu baç? De­ğir­men­ci, içi oyul­muş meşe kü­tü­ğün­den ya­pı­lan hamur tek­ne­si­ne taze öğü­tü­len unu ko­ya­rak hamur yo­ğu­rur, sonra da bu ha­mur­dan baz­la­ma­lar ya­par­dı, bu baz­la­ma­la­rı ate­şin üze­ri­ne konan (gayet ince) yufka tan­dır taşta pi­şi­rir­di. Yeni öğü­tül­müş taze undan ya­pı­lan bu baz­la­ma­nın yö­re­sel adı ‘baç’tır. Müt­hiş bir lez­ze­ti olan bu baçın ko­ku­su­nu ki­lo­met­re­ler­ce uzak­tan almak müm­kün­dür. Kü­lef­le­rin de­ğir­me­ni, Kühçü'nün de­ğir­me­ni ve yine ni­ha­yet Ter­zi­nin de­ğir­me­ni son dö­ne­me kadar faal olan de­ğir­men­ler­di. Elekt­rik­le ça­lı­şan de­ğir­men­ler icat olun­ca bu de­ğir­men­ler de hük­mü­nü ta­mam­la­ya­rak ta­ri­hin geç­miş say­fa­la­rı ara­sın­da­ki ye­ri­ni aldı.
Nur­hak dağı yay­la­sı, ünlü yılan ovası ve asır­lık or­man­la­rıy­la meş­hur­du. Or­man­la­rın­da her türlü ya­ba­ni hay­va­na rast­la­mak müm­kün­dü o va­kit­ler. İçine gi­ren­le­rin gök­yü­zü­nü gö­re­me­di­ği, ka­ra­çam, fıs­tık­ça­mı, sedir, ladin, kök­nar, ardıç ve ulu çı­nar­la­rın gök­yü­zü­ne doğru ser­best­çe bü­yü­dü­ğü bu or­man­lar çevre in­sa­nı­nın da geçim kay­nak­la­rın­dan bi­riy­di. Köyün için­de ve dere ke­nar­la­rın­da söğüt, selvi, iğde ça­lı­sı, biraz daha ke­nar­lar­da yaban ar­mu­du, alıç bolca bu­lu­nur­du. Üzüm­le­riy­le ünlü bağ­la­rı, elma ve ce­vi­ziy­le meş­hur bah­çe­le­ri gören göze gü­zel­lik, gö­nül­le­re ise fe­rah­lık ve­rir­miş. Bütün bun­la­rın yanı sıra il­çe­nin Ka­pı­de­re is­ti­ka­me­tin­de­ki tar­la­la­rın­da tütün ye­ti­şir­di. O za­man­lar yöre hal­kı­nın ge­çi­mi her ne kadar yay­la­cı­lık üze­ri­ne inşa edil­miş olsa da orman iş­çi­li­ği­nin ge­çi­me kat­kı­sı inkâr edi­le­mez kadar önem­liy­di.
Ne­şe­nin tar­tıl­ma­dı­ğı, gamın öl­çül­me­di­ği, bek­le­me­nin bir san­cı­ya dö­nüş­tü­ğü, has­re­tin paslı han­çer­den fark­sız ol­du­ğu, ge­ce­nin koy­nun­da bü­yüt­tü­ğü kor­ku­nun tes­lim al­dı­ğı za­man­lar… bulut saçlı or­ma­nın pı­nar­la­rı­na inen cey­lan­la­rın ür­kek­li­ği üs­tü­ne sinen ke­çe­si om­zun­da, sü­rü­sü­nü gez­di­ren ço­ba­nın tut­tur­du­ğu türkü, bal­ta­sıy­la budak çalan orman iş­çi­si­nin ku­lak­la­rı­nı ya­la­yıp ge­çer­ken yor­gun­lu­ğu aza­lır, ruhu din­gin­le­şir­di yine de in­sa­nın...
Uy­ku­nun dü­şü­ne al­dan­ma­yan insan, dağ­la­rın da bizim üze­ri­miz­de hakkı ol­du­ğu­nu bilir. 
***
Ee! Bunca gü­zel­le­me­yi bo­şu­na yap­ma­dı­ğı­mı­zı fark et­mi­şi­niz­dir sev­gi­li oku­yu­cu­la­rım. Bize o ya­şan­mış­lık­la­rı ha­tır­la­tıp yad et­ti­ren biri var tabi ki. Halil İbra­him Kah­ra­man hocam. Oku­yu­cu­la­rı­mı­za ön­ce­lik­le bu kıy­met­li ho­ca­mı­zı ta­nıt­mak is­ti­yo­rum. Nice kıy­met ve de­ğe­ri­mi­zin kad­ri­nin bi­lin­me­di­ği bu ve­fa­sız dün­ya­da, biz de ve­fa­sız­lar ker­va­nı­na ka­tıl­ma­mak için bunu bir görev ve so­rum­lu­luk ola­rak gö­rü­yo­rum.
Halil İbra­him Kah­ra­man 1956 yı­lın­da Kah­ra­man­ma­raş’ın Nur­hak il­çe­sin­de doğdu. İlk ve or­ta­oku­lu Nur­hak’ta okudu. Tokat Öğ­ret­men Li­se­sin­den mezun oldu. An­ka­ra Ti­ca­ret ve Tu­rizm Yük­sek Öğ­ret­men Oku­lu­nu bi­tir­di. Er­zu­rum Ti­ca­ret Li­se­si ve Cey­han Ti­ca­ret Li­se­sin­de öğ­ret­men­lik yaptı. Nur­hak’ta okul mü­dür­lü­ğü, Şube Mü­dür­lü­ğü ve İlçe Milli Eği­tim Mü­dür­lü­ğü gö­rev­le­rin­de bu­lun­du. Os­ma­ni­ye İl Milli Eği­tim Şube Mü­dür­lü­ğü, An­ka­ra İl Milli Eği­tim Şube Mü­dür­lü­ğü, Millî Eği­tim Ba­kan­lı­ğı Mes­le­ki ve Tek­nik Eği­tim Genel Mü­dür­lü­ğü Daire Baş­kan­lı­ğı ve Milli Eği­tim Ba­kan­lı­ğı Talim ve Ter­bi­ye Ku­ru­lu Üye­li­ği yaptı. Milli eği­ti­min her ka­de­me­sin­de ba­şa­rı­lı hiz­met­ler ver­miş olan ho­ca­mı­za sağ­lık, sıh­hat ve se­la­met di­li­yo­rum.
Bu­ra­da bir hu­su­sun al­tı­nı çiz­mek­te fayda gö­rü­yo­rum. Ge­nel­de bü­rok­ra­tik gö­rev­ler­de bu­lu­nan in­san­la­rın his ve duygu dün­ya­la­rı­nın soğuk ol­du­ğu dü­şü­nü­lür. Bü­rok­ra­si­nin han­tal ve bir o kadar da ağır olan so­rum­lu­lu­ğu in­sa­ni duy­gu­lar­da bir yıp­ran­ma­ya yol aça­bi­li­yor ma­ale­sef. Halil İbra­him hocam tüm bu resmi gö­rev­le­ri­nin ge­tir­di­ği ka­çı­nıl­maz st­re­se rağ­men özgül ağır­lı­ğı olan, duy­gu­sal ve bir o kadar da mer­ha­met abi­de­si bir insan. Aşa­ğı­da­ki ha­tı­ra­sı­nı oku­du­ğu­nuz­da sev­gi­li Halil İbra­him ho­ca­mın nasıl bir duygu ik­li­min­de ya­şa­dı­ğı­nı siz de his­se­de­cek­si­niz. Ken­di­si­ni ta­nı­yan­la­rın ta­bir-i ca­iz­se sev­mek zo­run­da kal­dık­la­rı eği­tim­ci ho­ca­mız ya­şa­yan de­ğer­le­ri­miz­den bi­ri­dir.
Şubat ta­ti­lin­de gel­di­ği Nur­hak’tan, Tokat Öğ­ret­men Li­se­si­ne gitme günü gel­di­ğin­de geri dönüş için yol pa­ra­sı ve harç­lı­ğa ih­ti­ya­cı var­dır. Ba­ba­sı borç harç 100 lira para temin eder. Bu pa­ra­yı oğ­lu­na ve­rir­ken;
‘Oğlum, yüz lira bu­la­bil­dim, bu para yeter mi?’ der. Halil İbra­him Hoca:
‘İdare ede­rim,’ diye cevap verir. Ama çok son­ra­la­rı ola­yın başka bir bo­yu­tu­nu öğ­ren­di­ğin­de iç dün­ya­sın­da ya­şa­dı­ğı sar­sın­tı, al­tın­dan kal­kıl­ma­sı çok güç bir dep­rem ola­rak yü­re­ği­ne yer­le­şir ve bir daha da çıkıp git­mez. Ba­ba­sı oğ­lu­nu yolcu et­tik­ten sonra kim­se­nin gör­me­ye­ce­ği­ni dü­şü­ne­rek bir odada ağ­la­mak­ta­dır. Ana­sı­nın te­laş­la­na­rak sor­ma­sı üze­ri­ne:
‘Oğ­lu­ma ye­te­rin­ce harç­lık ve­re­me­dim. Onun için ken­di­mi tu­ta­ma­ya­rak ağ­la­dım.’ der. Ana­sı­nın ken­di­si­ne çok son­ra­la­rı an­lat­tı­ğı bu iç ya­kı­cı olayı hiç unut­ma­yan Halil İbra­him Hoca, hala ak­lı­na gel­di­ğin­de göz­yaş­la­rı­nı tu­ta­maz. Ba­ba­sı­nın o günkü ça­re­siz­li­ği her ak­lı­na gel­di­ğin­de ağ­la­ya­bi­len bir koca yü­rek­tir Halil İbra­him hocam. Artık ne kadar ta­nı­ta­bil­di­ği­me siz karar verin sev­gi­li oku­yu­cu­lar…
Demem o ki; İnsan sa­de­ce sıla ve sev­dik­le­rin­den ayrı ka­lın­ca has­ret­lik çek­mi­yor. Yürek ta­şı­yan her insan gibi Kah­ra­man ho­cam­da tek­ra­rı ol­ma­yan bu ha­yat­ta, geç­miş diye tabir edi­len ya­şan­mış­lık­la­rın yü­re­ğin­de bı­rak­tı­ğı tor­tu­la­rın acı­sı­nı çeken, ya­şan­mış­lık­la­rın has­re­ti­ni ta­şı­yan bi­ri­si­dir. Tıpkı bizim gibi.
Aynı za­man­da şair olan Kah­ra­man hocam şi­ir­le­rin­de genel ola­rak mem­le­ket ve sıla öz­le­mi­ni dile ge­ti­rir­ken, nesir ya­zı­la­rın­da ise Nur­hak’ta ya­şan­mış­lık­lar ve Nur­hak’a ait her şey ilgi ala­nı­na gir­mek­te­dir. Halil İbra­him Kah­ra­man'ın ‘Kar Düştü’, ‘Ma­zi­de Kaldı’,’Yü­re­ğim­de Tü­ten­ler’ ve ‘Bir Mev­sim­de Üç Bahar’‘isim­le­riy­le ya­yın­lan­mış 4 eseri bu­lun­mak­ta­dır. Evli ve 3 çocuk ba­ba­sı­dır.
Sözü artık Halil İbra­him Kah­ra­man ho­ca­ma bı­ra­ka­lım:
Bin dokuz yüz sek­sen se­ne­si­nin son­la­rı­na doğru Nur­hak’ta orman ke­si­mi ya­pıl­mak­ta­dır. O yıl­lar­da Nur­hak’ın se­vi­len si­ma­la­rın­dan Kart Meh­met, yani nam-ı diğer Karto kam­yon­cu­luk yap­mak­ta­dır. İşi ge­re­ği bazen üç gün, bazen beş gün, bazen daha da fazla dağda kesim ala­nın­da kal­mak­ta­dır. Bu bölge Nur­hak ilçe mer­ke­zi­ne yak­la­şık iki sa­at­lik yü­rü­me me­sa­fe­sin­de­dir. Bir gün er­za­kı biten Karto yine o dö­ne­min meş­hur orman mu­ha­fa­za me­mur­la­rın­dan yakın ar­ka­da­şı or­man­cı Haşim’e haber salar. ‘Rakım var ama mezem bitti. Acele me­ze­ye ih­ti­ya­cım var,’ der.
Ha­be­ri alan Haşim ar­ka­da­şı­nı kır­maz ve bir poşet can eriği ala­rak yola düşer. Bir elin­de rakı şi­şe­si, bir elin­de erik po­şe­ti ol­du­ğu halde çetin ve zor yolu adım­la­ma­ya baş­lar. Arada bir elin­de­ki rakı şi­şe­sin­den yu­dum­la­yan Haşim’in ka­fa­sı bir süre sonra bir hayli gü­zel­leş­miş­tir. Di­ken­le­rin, ça­lı­la­rın ara­sın­dan yü­rür­ken Haşim far­kı­na bile var­ma­dan poşet de­li­nir ve erik­ler dö­kü­lür. Haşim zaten ka­fa­yı bul­muş­tur. Bu du­ru­mu bilse de umur­sa­ya­cak hali yok­tur açık­ça­sı. Kesim ala­nı­na gel­di­ğin­de bir de ne gör­sün­ler! Po­şe­tin ibi­ğin­de yani kö­şe­sin­de sa­de­ce küçük bir erik kal­mış­tır. ‘Olsun,’ der­ler. ‘Kul kıs­me­ti­ni yer,’ di­ye­rek çi­lin­gir sof­ra­sı­nın ba­şı­na ge­çi­lir. Ra­kı­lar açı­lır. Her yu­dum­dan sonra kalan o tek eriğe sa­de­ce diş atı­lır. Isır­maz­lar. Bir erik­le bir büyük şişe içi­lir. Ka­fa­lar iyice gü­zel­leş­miş­tir. Böyle neşe içe­ri­sin­de idare edip gi­der­ler­ken nasıl ol­duy­sa Haşim yan­lış­lık­la ısır­dı­ğı eriği yer. Bunu gören Karto si­nir­le­ne­rek ayağa kal­kar ve Haşim’e;
‘Me­ze­yi bi­tir­din. Sen iç­me­ye değil, meze ye­me­ye gel­miş­sin,’ der.
Bu olay­dan bir­kaç sene sonra Kar­to­Hakk’ın rah­me­ti­ne ka­vuş­muş­tur. Or­man­cı Haşim ise, iç­ki­yi bı­rak­mış, na­ma­zın­da ni­ya­zın­da ha­ya­tı­na devam et­mek­te­dir.
***
Nur­hak be­le­di­ye baş­kan­la­rın­dan Mus­ta­fa Gün­düz se­çi­mi ka­zan­dık­tan yak­la­şık bir ay sonra işi ge­re­ği An­ka­ra’ya gi­de­cek­tir. An­ka­ra Nur­hak arası araç­la or­ta­la­ma sekiz saat sür­mek­te­dir. Hal böyle olun­ca da ha­re­ket için en uygun zaman olan gece yola çık­ma­nın doğru ola­ca­ğı­nı dü­şü­nür ve öyle de ya­par­lar. Şoför Veli Hü­se­yin yö­ne­ti­min­de­ki araç­la gece dokuz gibi yola çı­kar­lar. Bu se­ya­hat baş­ka­nın ilk il dışı se­ya­ha­ti­dir. El­bis­tan’ı ge­çin­ce baş­kan şo­fö­re;
‘Hü­se­yin, ben yor­gu­num, biraz uyu­ya­ca­ğım, rad­yo­yu bir zah­met kapat, nasıl olsa faz­la­sıy­la za­ma­nı­mız var. Sen yavaş yavaş yola devam et,’ der. Baş­kan ar­ka­da uyu­ma­ya baş­lar bir süre sonra. Kay­se­ri’nin Pı­nar­ba­şı il­çe­si­ne yak­laş­tık­la­rı sı­ra­da şoför ara­cın ya­kı­tı­nın bit­mek üzere ol­du­ğu­nu fark eder. Gü­zer­gâh üze­rin­de­ki ilk sos­yal te­sis­te durur. İstas­yon­da bu­lu­nan gö­rev­li­ye ben­zin dol­dur­ma­sı­nı söy­le­ye­rek ih­ti­ya­cı­nı gi­der­mek ama­cıy­la tu­va­le­te gider. Bu arada baş­kan da uya­nır, çorba içmek için res­to­ra­na gider. Şoför ise işini bi­tir­dik­ten sonra arka kol­tu­ğa bakma ih­ti­ya­cı bile duy­ma­dan ara­ba­yı ça­lış­tı­ra­rak yola ko­yul­muş­tur bile. Baş­kan çor­ba­sı­nı içer, biraz oya­lan­dık­tan sonra ara­ba­ya geçer. Ama şoför or­ta­lık­ta yok! Çev­re­de ba­kı­na­rak arar ama gö­re­mez. Pet­rol­de ol­ma­dı­ğı ka­na­ati­ne va­rın­ca cep te­le­fo­nun­dan şo­fö­rü arar:
‘Hü­se­yin ne­re­de­sin?’
‘Baş­kan­la An­ka­ra’ya gi­di­yo­rum.’
‘Bana baş­ka­nı ver.’
‘Baş­kan uyu­yor.’
‘Uyan­dır, te­le­fo­nu ver.’
 Şoför elin­de­ki te­le­fo­nu arka kol­tuk­ta yat­tı­ğı­nı dü­şün­dü­ğü baş­ka­na uza­tır ve;
‘Baş­ka­nım, si­zin­le gö­rüş­mek is­te­yen biri var,’ der. Ancak ne var ki te­le­fo­na uza­nan bir el yok­tur or­ta­da, bu kez te­le­fon­dan öf­ke­li bir ses yük­se­lir:
‘Ulan oğlum, Baş­kan benim. Beni unut­tun. Acil dön de gel.’
Yak­la­şık 60 km yol giden şoför tek­rar dön­mek zo­run­da kalır
***
Bir eve bir hasta yeter:
Asıl adı Kemal olup her­kes ta­ra­fın­dan Nanik Koca ola­rak bi­li­nen, alası dı­şın­da, la­ti­fe­yi seven, ol­duk­ça da ça­lış­kan, güler yüzlü hoş soh­bet bi­ri­siy­di. Kır­ma­yan esp­ri­le­ri ve yap­tı­ğı sıra dışı dav­ra­nış­lar­la et­ra­fın­da­ki in­san­la­rı kah­ka­ha­ya boğan Nanik Koca, sı­ra­dan bir du­ru­mu bile bir ko­me­di sa­nat­çı­sı ma­ha­re­tiy­le gü­lünç bir bi­çi­me sok­ma­yı ba­şa­rır, in­san­la­ra gün­ler­ce ko­nu­şa­bi­le­cek­le­ri bir konu çı­ka­rır­dı. Bu dav­ra­nış­la­rıy­la ya­ra­tı­lış­tan mu­zip­lik ye­te­nek­le­ri­ne sahip bir ki­şi­li­ği olan Kah­ra­man ho­ca­mın tey­ze­si­nin ko­ca­sı olan bu hem­şeh­ri­miz top­lu­mun ara­nan si­ma­la­rın­dan bi­riy­di.
Yine her za­man­ki gibi sabah er­ken­den kal­kıp işine gider. Ha­nı­mı ise o gün­ler­de biraz ra­hat­sız­dır. Ha­nı­mı­nın bü­yü­kab­la­sı Nanik Koca iş­tey­ken geç­miş olsun zi­ya­re­ti­ne gelir. Ak­si­lik bu ya, o da has­ta­la­nır. Bir yatak aça­rak ocak­lı­ğın öbür ya­nı­na da o yatar. Nanik Koca akşam eve gel­di­ğin­de bakar ki iki yatak se­ri­li.
‘Bi­rin­de yatan benim hanım, peki ya öbür ya­tak­ta­ki kim?’ diye dü­şü­ne­rek yor­ga­nın ucunu kal­dı­rıp bakar. Ya­ta­nın en büyük bal­dı­zı Fa­di­me ol­du­ğu­nu görür. Niye yat­tı­ğı­nı sor­du­ğun­da ka­dın­ca­ğız, ‘zi­ya­re­te gel­miş­tim, has­ta­lan­dım,’ der. Nanik Koca;
‘Kalk bacım, kalk, bir eve bir hasta yeter,’ di­ye­rek bal­dı­zı­nı sır­tı­na ala­rak doğ­ru­ca evine gö­tü­rür.
***
Halil İbra­him ho­cam­da hi­kâ­ye­ler tü­ken­mez ama tak­dir eder­si­niz ki bizim için ay­rı­lan yer o kadar bit­mez tü­ken­mez ge­niş­lik­te değil. Yine de Ho­ca­mız­dan son bir hi­kâ­ye nak­let­mek­ten ken­di­mi ala­mı­yo­rum doğ­ru­su.
Ba­ka­lım bu hi­kâ­ye bize ne an­la­ta­cak:
Asıl mes­le­ği bay­tar­lık olan…
Bir süre Çin’de kalan genç, elin­de Çince ya­zı­lı bir belge ile bir­lik­te ya­nın­da kız kar­de­şi ol­du­ğu halde Nur­hak’a gelir. Ge­çi­ci bir sü­re­li­ği­ne ken­di­ne bir ofis ki­ra­lar. Elin­de­ki bel­ge­yi gös­te­re­rek kursa gidip bu bel­ge­yi al­dı­ğı­nı ve in­san­la­rı te­da­vi et­ti­ği­ni söy­ler. Te­da­vi aracı ise sü­rek­li elin­de tut­tu­ğu bir ta­koz­dur. Bunu ağ­rı­yan yere vu­ra­rak ağ­rı­yı te­da­vi et­ti­ği­ni söy­ler ve hasta ka­bu­lü­ne baş­lar. Te­da­vi üc­re­ti­nin ise sa­de­ce yüz TL ol­du­ğu­nu söy­ler. İnsa­nı­mız da hiç bil­me­di­ği, üs­te­lik de­nen­me­miş olan bu yön­te­mi merak ede­rek ağ­rı­sı, acı­sı-san­cı­sı olan yüz TL’yi bas­tı­ra­rak te­da­vi! olur.
Bu genç, te­da­vi edi­yo­rum di­ye­rek in­san­la­rın hem pa­ra­la­rı­nı alır hem de döver. İşin il­ginç, il­ginç ol­du­ğu kadar da gü­lünç ta­ra­fı ise dayak yi­yen­le­rin için­de anam ve fizik öğ­ret­me­ni olan kar­de­şim Mesut Kah­ra­man­da var. Bu genç, kar­de­şi­min öğ­ren­ci­si ol­du­ğu için ken­di­sin­den para al­ma­mış ama tah­min ede­bi­le­ce­ği­niz gibi iki­si­ni de te­da­vi edi­yo­rum di­ye­rek gü­zel­ce döv­müş. Peki ağ­rı­lar geç­miş mi? Evet. Ta­ko­zun ver­di­ği ağrı ön­ce­kin­den daha fazla ol­du­ğu için ön­ce­ki ağrı kısa bir süre his­se­dil­me­di­ği için her­kes te­da­vi­nin işe ya­ra­dı­ğı­nı zan­net­miş doğal ola­rak… 

***
GÜLER MİSİN AĞLAR MISIN? 

Hele bir dü­şü­nün bu hangi asır
Böyle bir asır­da böyle bir kusur 
Aklın gü­ma­nı yok fi­kir­se esir
Güler misin ağlar mısın ne der­sin? 

Bay­tar beyin gel­di­ği­ni du­yan­lar 
Sı­ra­ya gir­miş­ler bay­lar ba­yan­lar 
Öne geç­miş yüz kay­me­yi sa­yan­lar 
Güler misin ağlar mısın ne der­sin? 

Meğer ne ma­ri­fet var­mış da­yak­ta
Kimi yatıp yemiş kimi ayak­ta 
Çoban bile gül­müş karşı ko­yak­ta 
Güler misin ağlar mısın ne der­sin?  

Sen yeter ki kaz ol yolan çok olur 
Ka­la­ba­lık lafta yalan çok olur 
Ah­ma­ğın üs­tü­ne plan çok olur 
Güler misin ağlar mısın ne der­sin?  

Bir­ço­ğu­nun ge­çi­ver­miş san­cı­sı
Daha ağır bas­mış takoz acısı
İhya olmuş bay­tar beyle ba­cı­sı 
Güler misin ağlar mısın ne der­sin?  

Ma­dem­ki ağ­rı­yor aya­ğın demiş 
Şifa ni­ye­ti­ne da­ya­ğım demiş 
Hocam buda benim kı­ya­ğım demiş 
Güler misin ağlar mısın ne der­sin?  

Şöyle bir ke­na­ra çekip ma­sa­yı
Öyle bir döv­müş ki Hallo Musa’yı
Kal­bu­ra çe­vir­miş sağ­lam ka­sa­yı
Güler misin ağlar mısın ne der­sin?  

Sen ey İmam Erik Av­ru­pa gör­dün
Hadi onlar kördü sen de mi kör­dün
Peki sana no’ldu ne idi der­din 
Güler misin ağlar mısın ne der­sin?  

Bo­do­nun ha­nı­mı Ha­cı­nın kızı 
Vücut mos­mor olmuş her yanı sızı 
Yine de sa­vu­nur o vic­dan­sı­zı
Güler misin ağlar mısın ne der­sin?  

Cahil cü­he­la­yı an­la­dık tamam 
Sana ne de­me­li Mesut Kah­ra­man 
Hani oku­muş­tun ay­dın­dın taman 
Güler misin ağlar mısın ne der­sin?  

Halil İbra­him Kah­ra­man Ho­ca­mın şi­iri­ni oku­duk.
Şimdi kal­kıp ta bu­ra­ya kadar sür­dür­dü­ğü­müz, ya­zı­yı kendi şi­iri­miz­le süs­le­me ade­ti­ni boz­mak olmaz. Ya­zı­yı bu­ra­ya kadar ge­ti­rip, bunca ya­şan­mış­lı­ğa dair bir söz söy­le­mez­sek nok­san kal­ma­sı­nın ya­nın­da ho­ca­ma da ayıp etmiş olu­ruz. Sözü, nes­rin sul­ta­nı şiire bı­ra­kı­yo­ruz. Artık gön­lü­müz­den ne kop­tuy­sa… 

GELMİŞ GEÇMİŞLER 

Gel­mi­şi geç­mi­şi fikir ey­le­dim
Nice du­yul­ma­dık iş gel­miş geç­miş.
Sözün ara­sı­nı tabir ey­le­dim
Dağ­la­rın ba­şın­dan kış gel­miş geç­miş.

 Sevip ala­ma­yan kara bağ­la­mış
Kimi coşa gel­miş coş­kun çağ­la­mış
Kimi gizli kimi açık ağ­la­mış
Kir­pi­ği ıs­la­tan yaş gel­miş geç­miş. 

Ömür ser­ma­ye­si gün-gü­nü erir
‘Git’ diyen ‘gel’ diye hük­mü­nü verir
Amel def­te­ri­ni açar çe­vi­rir
Kimi dolu kimi boş gel­miş geç­miş. 

Di­yar-ı gur­be­ti ey­le­mi­şiz yâr
İçin­den ge­çe­ni de­me­den duyar
Yan yana ya­tı­yor cı­van-ih­ti­yar
Her başa di­ki­len taş gel­miş geç­miş. 

Bu dün­ya­nın ele gelir yanı yok
İnsan bir ki­tap­tır oku­ya­nı yok
Ecel bah­çe­si­nin şa­kı­ya­nı yok
Ten-be­den için­den kuş gel­miş geç­miş 

Sarı sel­ler aka aka du­ru­lur
Su üs­tü­ne çelik köprü ku­ru­lur
Aşkın ka­nu­nu­dur seven yo­ru­lur
Bir­çok Mali hülle [1] düş gel­miş geç­miş 

Gö­zü­ka­ra’m ha­ki­ka­ti ara­lar
Acı ger­çek he­pi­mi­zi ya­ra­lar
Vakti ge­len­le­ri ecel sı­ra­lar
Akı­be­ti ören, hoş gel­miş geç­miş. 

Bu gün gö­ğü­müz­de­ki bulut göz­yaş­la­rı­nı Nur­hak’a yağ­dır­dı. 

Ez­cüm­le; Tüm bun­lar gös­te­ri­yor ki ömür ya­şa­mış­lık­la­rın üst üste ko­nul­ma­sın­dan iba­ret.

[1] Mali hülle: Hayal etmek, zih­nin­den geçen müs­pet dü­şün­ce­ler yu­ma­ğı.

- Elbistanın Sesi Gazetesi, Mehmet Gözükara tarafından kaleme alındı
https://www.elbistaninsesi.com/makale/10390464/mehmet-gozukara/tecrube-ile-sabit-48