banner136
banner191

                               

YALNIZLIK KAVMİ SAKİNİ

  

        İstirham ederim, şu an îtibâriyle yeryüzünde ne kadar yârenlik eden ahbap varsa derhal bitirsinler sohbetlerini. Vakit ki, ömürde tek sefer olsun bana kulak kesilme vaktidir.

        Varsın evlerine gitsin banklarına kurulmuş mesut ihtiyarlar. Gıyâbımda esas duruşa geçsin parmakla gösterilen üstün sıfatlara bezendirilmiş hitâbet mâhirleri. Koyverin şu mikrofonları envaiçeşit pasağa yuva olmuş parmaklarıma. Muhayyel dostlarımla bir tutam da ben hoşbeş eyleyeyim. Verin baltayı elime ki şahitlik etsin cümle alem; dili küflenmeye yüz tutmuş revan bir mevtanın iki çift lafın belini kökünden kırma kābiliyetine.

        Adım Murad…Muratsızların Murad. Afgan’mışım. Filhakîka; öyle dediler, öyle duydum, ses etmedim. Vaziyetin gerçeği; ne Afgan olduğuma dâir emâre hissediyorum benliğimde ne de olmadığıma. Sâhi, ha Afgan’ım ha yetmiş iki buçuk milletten herhangi biri, dünyanın benim gibi alnı kara satırlarla dolmuşlara torpil geçesi mi var sanki! Ben iliklerime kadar bir başınalık ırkındanım!..

        Bizim oralarda alenî kıyâmet provaları cereyan ediyor. Yanlış anlamayın, savaşın curcunasından bahsetmiyorum. Hâlihazırda, vakıf olduğunuz mâlûmâtı yalnızca benim tekelimdeki havâdismiş gibi aktaracak mertebede meczup değilim. Hani; kıyâmet günü ağır basan nefs telâşı içerisinde ağabey-kardeş, ata-evlat birbirini unutacak, ihmal edecek, derler ya... Bir ağabeyim vardı. Kaçtı, nihan oldu, dönüp ardına bakmamaya yeminler içmişçesine. Farz edin ki, babam kapıyı bugün çekti gitti; evi dünden unuttu. Kâh o cenaha geçer karşı cepheye üfürür kurşunları, kâh az vakit sonra taraf değiştirir biraz evvel yekvücut olduğu arkadaşlarına taarruza davranır. Gözünüzü ayırmayın, bakınız şaşkınlığa dair en ufak intiba üşüşüyor mu hiç suretime? Hayat, beni gayritabii vakalara şaşırmamaya alıştırdı. Kılım, bitişiğinde kıyamet kopsa dahi zerre kıpırdamaz. Köhneleşmiş üstüme başıma bakın ve peykerime. Koca bir yangından çıkmış gibiyim. Ben koca bir yangından çıktım da koca yangın benden bir yolunu bulup da çıkamadı. Sizin kıyâmet dediğiniz nazarımda doğduğum gün kopmuştu haddizâtında.

        Yaşım on altıydı. Beş arkadaş baş başa verdik, ha deyince Türkiye’ye kaçma hükmüne vardık. İnsan gider. Aklı, nereye, niçin gittiğine yetmez ancak; nereden, niçin gitmesi gerektiğine hayli kâfi gelir. İnsanı yollara sürükleyen ayak vurmak istediği hedef değil, bir an evvel sırra kadem basmak istediği mahaldir. Şunu unutmayasınız, gitmek varmaktan ziyâde uzaklaşmak içindir.

        Nerden bilelim, bizim oralarda başını alıp her ‘‘Ben gidiyorum!’’ diyen, bir daha geri dönmediği için külfetsiz bir vukūât zannettik çıkıp da buralara gelmeyi. İran’a girmek pek zor olmadı. Zülfüyâre dokunmak istemem, ne var ki, yaşımız ufak ammâ bizi sizin buralardaki gibi el bebek gül bebek yetiştirmiyorlar. Cin gibiydik o sıralar. Gel gelelim, tabanıyarık güreşçi hayat, en savunmasız olduğum anda ayağıma çengel takmak için böyle bir teşebbüste bulundu yâhut da bedenim alelâde bir kar yağışına mukāyeseyle pekâlâ kısaydı. Çünkü, İran’dan Türkiye’ye girerken Van sınırında boğazıma kadar karlara battım. Canımız çok acıyordu, ama sanıyorduk ki yolun sonu güzelliklere çıkacak. Aldırış etmiyorduk. Debbağın sevdiği deriyi yerden yere çalmasını hayra yorduğunuz gibi bizlerde, hayatın heybelerimize ara vermeden ıztırap külçeleri yüklemesini makbul karşılıyorduk. Halbuki, beyhûde eziyetler çekiyormuşuz. Dost esvaplarına bürünmüş hasımlardır hulyâlar. Kulaç kulaç daldığımız hulyâlarlarda bitirdik büsbütün kuvvetimizi, gerisin geri yüzeye çıkmaya niyetlendiğimizde metânetsiz pazılarımızın elem manzaralarıyla karşılaştık. Daldığımız hulyâlarda boğulduk. Hulyâlar, bize hakîkîyi unutturan düzenbazlar… Hayatın gaddar sopası aklımızdan çıktı gitti, dimâğımızda oluşturduğumuz sahte kuş tüyü yastıklarda uzanırken.

        Türkiye’ye girdiğimizde gözlerimiz davullar-zurnalar arıyordu. Konfetiler neden patlamadı yanı başlarımızda, kırmızı halılar neden sermediniz rutûbetli ayakkabılarımız altına? Hayallerimin ilk tokadını o lahza yedim ayazdan nasibini ziyadesiyle cebine atmış, kan tutmuş şakaklarıma doğru.

        Beş bremen mızıkacasıydık tâbir câizse. Nâbekâr adımlarla dolandık labirentine âgâh olmadığımız bambaşka bir diyâr nüfûzunda. Olur olmadık yerde bir asker postalına, köşe başında üniformalı polislere denk gelelim derakap tabanları yağlıyorduk. İşin mâhiyeti; kimsenin ehemmiyet verdiği yoktu firari, gayrimeşru şanımıza. Gel gelelim, bizler; bu raddeye değin kaçarak gelenler, saklanmaların, pusmaların, ülkeler arası illegal köprülerin seyyahları, kaçamaklı bir hayatın paltosunu geçirmişiz üstümüze. Bedenimizin künhüne değin kokusu sinmiş. Kilometrelerce ötede bir kedi fare peşine düşse, benim yüreğime kurt düşüyor. Bizler kaçmaya meyilliyiz, fakat itimat eder misiniz sözlerime: bir karış adım atmaya tâkatim yok…

        Ben Van’ın bir köyünde çobanlık etmeye başladım. Ötekiler ise ne yaptılar ne ettiler hiç haber alamadım. Ahırın yanında iki göz bir oda verdiler. Altı ay çalıştırdılar beni. Sonra paramı vermeden gönderdiler. Kabulüm, Afganistan’dan kalkıp da duvarlara afişleri asılan jönlerden olmaya gelmedim Türkiye’ye. Amma hakkını almadan el işinde mücadele etmek de kahrediyor insanı. Toprak anama veryansınlar ede ede ayrıldım mesleğimden ve o musibet köyden.

        Nerede olduğumu bilmiyordum. Van’da mıydım, başka bir şehirde mi başka bir ilçede mi… Yoksa Türkiye dedikleri toprak bu kadar mıydı… Çözmeye çalışıyordum. Oturuyordum sabahtan akşama kadar aynı yerlerde. Öylesine bir gurbetti ki benimki, dört cenaha baktığımda da acı çekmekle yükümlüydüm. Öyle bir gurbetti ki benimki memleket denenden alakasız.

        Gözleri çekik bir çehre yaklaşıyordu yanıma. Hayal meyal hatırlıyordum suretini. Dimağıma aşina simasıyla durdu önümde.

       ‘’Murad’’ dedi ‘’Murad ne oldu sana?’’

        Yerden bir şişe buldu, çarçabuk beş adım ötedeki musluktan doldurup elimi yüzümü yuğdu. Kim olduğunu hatırlamaya mecâlim yoktu. Yanımda kalmasını istiyordum, söylemeye; soru sorduğunda cevaplamaya mecâlim yoktu. Kendisini tınlamaz tavrım karşısında hiddetlenip kaybolsaydı üzülmeye mecâlim yoktu. Heyhat, benim ölmeye mecâlim yoktu! Ruhumu ebedi kelepçelere teslim edip, ukbaya göçtüğümde yöneltilen suallere usturuplu cevaplarım amadeydi fakat cevap vermeye mecâlim yoktu. Cennetle mükâfatlansaydım veyahut cehennemle cezalandırılsaydım dahi mimiğim oynamazdı; mecâlim yok demeye mecâlim yoktu.

        Yine de gitmiyordu yanımdan, konuşuyordu duraksamadan, görüyordum, duymuyordum. Nihâîde bir peyam koptu ki soğuk yemekten çatlamış dudaklarından, paçalarına sırılsıklam yapışasım geldi.  

        ‘’Abinle görüşüyoruz, abin Ankara’da’’ dedi.

        Hemen sonra telefondan görüştürdü beni. Ağabeyim bu diyarlara ayak bastığımdan pek memnun değil gibiydi. Konuşmasından anlıyordum. Varlığıma tahammülü olmayan ses tonuyla hoş geldin etti kulaklarıma.

        Cebime otobüs parası verdi. Vedalaştık. Ancak ne garın yerinden haberdardım ne de hangi otobüse bineceğimden. Birkaç gün dolaştım, insanların gözlerinden medet umarak. Merâmımı anlatacak kadar dil bilmiyordum ama diyordum ki içimden: ‘’Ah bir gözlerime rastlasınız da gözlerim anlatsa tüm çaresizliğimi!..’’

        Ağzımı açmaya yelteniyordum, kulaklarda tiksinmeli kıpırdamalar görüyordum. Sizler mültecilerden illallah etmişsiniz. Yüz verdiğiniz, tepenize çıkmış. İş verdiğiniz başınıza kalkmış. Ben size hak veriyorum da sizler ne zaman bana hak vereceksiniz? Ben onlardan değilim, ben benden bile değilim. Ben kimsesizlerin, muratsızların Murad…Hani şu bir başınalık ırkından olan…

        Hasbelkader denk geldim kocaman otobüslerin konuşlandığı mevziye. İlk gördüğüm otobüsün önündeki adama ‘’Ankara mı?’’ demeye döndü dilim yalnızca. Cevap vermeye tenezzül etmeden eliyle öte tarafı gösterdi. Nereden bileyim, o yöndeki otobüsü gösteriyor zannettim, lakin ‘’Git başımdan!’’ diyormuş. Ve o demecin bu manaya geldiğini Diyarbakır’a düştüğümde anlayabildim. Otogardan iner inmez, henüz abimi aramak için yellim yellalim telefon bulamadan karşıma dikildi polisler. Kaderzedenin hasbelkaderinden ne fayda gelir ki!..

        Yirmi gün boyunca yetmiş iki buçuk milletten insanla aynı yerde konaklattılar. Eksik olmasınlar, ferahı konforu yerindeydi. Hemen hemen her gün güzel kokuyordum. Üstelik, bahtımın bana ömür billah yedirmeyeceği yemekleri tattım. Yalnız, inanır mısınız, yemek yiyemiyordum. Yıllar boyudur biteviye sıkmaktan birbirine yapışmış sanki dişlerim. Kaçtım bir gece yarısı. Söylerken mübâlağa etmiyorum, benim alın yazgıma kaçmanın satırları en kalın kalemle yazılmış. Sadece iki şeyden kaçamayacağım ömrümde: kaçmak eyleminin üzerimdeki tesirinden ve kendimden.

        Teçhizatlıydım bu sefer. Her gece kaldığımız yerin penceresinden topraklara sürtünerek kaybolan yılanları seyretmiştim: trenleri. Kaçar kaçmaz tren garına koştum. Garın girişini iki güvenlikçi kolluyordu. Vaziyet belliydi, elimi kolumu sallayarak giremeyecektim içeri. Sağa sola baktım. Sağ tarafta tüten bir soba gördüm. Garın kantiniydi. Kantinin o cenahından girdim öbür cenahından çıktım. Hayatın sunduğu olanaksızlıklar uzun iplerdi ve ben bu iple boynumu sıkmak yerine cambazlık yapmaya koyulmuştum.

        Trenin üzerinde Diyarbakır-Ankara yazıyordu. Geçtim oturdum trene. Benden sonra gelenlerin yerini işgal etmiştim ilk seferler. Her eklenen oldukça vagona ben bir koltuk değiştiriyordum ve bu böyle tekerrür ediyordu. Nitekim, trenin hareket saati geldi de diken üstünde geçirdiğim vakitler nihâyete erdi diye düşünürken vagon aralarında bilet teftişine seyreden görevli tüm yolculuğumu mahvetti. Yolculuk boyu vagon arasındaki pencerelere çehresi ilişiversin, ivedilikle tuvalete kaçıyor, kapıyı kapatıyordum. Kalbim, beynimin himâyesine başkaldırırcasına komutlara kulak asmadan süratle çarpıyordu. O gün bugündür kalbimin sarkacının âhengi bozuktur.

        Utanıyordum, açık açık beyan ediyorum: Başımdan aşağıma değin utanç girdapları içerisindeydim! Utanç üzerine kafa yoran kimseler söylemişler ki: Bu duygu insanın müşterek yaşamı sebebiyle derinlerinde ortaya çıkarmış. İnsan utancı içinde yaşadığı halde, utancın tezahürü dış etmenler sebepliymiş. Onlara göre, adada tek başına yaşamını idame ettirirken hiçbir şeyden utanmayan herkesin, adaya bir Cuma dahil olduğunda gerçekleştiremediği her eyleminden sonra benliğinde kaygılar oluşuyormuş da mış mış… Oysa hayır, yolcularından, görevlilerden, koltuk komşularından değildi çekingenliğim. İnsan kendi kendinden utanamaz mı? Tüm filozoflar bir araya gelse, utancın bu savundukları desturu lügatlere girse, kanun olup bilim kitaplarına dağıtılsa ben kabul etmiyorum! Çünkü, geçirdiğim o saatler kendi kendimden utanıyordum. Üstümü, başımı yoklamaya korktukça tüm felâket manzarasını hissediyor, varlığımla göz göze gelmeyi sakındıkça ayna burnumun dibinde bitiyor, sürekli telef olmuş ten rengimle karşı karşıya geliyordum. Ben hep bana mahcup oldum, okkalı bir hayatla çıkamadığım için dünya sahnesine.

        Görevlinin, vagona baskın yapmadığı vakitler dahil vagon aralarında konakladım. Müzelik bukemle kimseyi rahatsız etmek istemedim. Oturdum merdivene. Merdivenin en üst basamağındayım, diyor; gülümsüyordum. Yalnız benim zirvede olduğum basamaklar hep inişlere seyreyliyordu. Kafamı, soğuk demirlere dayadım. Gökyüzü dahi bana karşı cimri davranıyordu. Bir avuçtan ibaret görüyordum koskocaman fezâyı. Ve düşünmemeyi düşünüyordum ekseriyetle.

        Bir şeyler düşünmek kendi ellerinle okyanuslar doldurmaktır. Ve bu meşguliyetin âkıbetiyse, kendi ellerinle doldurduğun okyanusun derinliklerinde, kendi boğazını, kendi parmaklarınla sıkmaktır. Bana öyle geliyor ki, beynin kasnaklarının mütemadiyen çalışması bir insanın kendisine atabileceği en büyük kazıktır. Laf aramızda, kafasını düşünceler yağmuruna tutmayanları takdir etmek lazım gelir. Kafasında arada bir tıkırtı sesleri duymayanlar, o ürkütücü sessizlikle nasıl başa çıkıyorlar? Ben öyle bir sessizliğe hayatta gelemem. Benim fıtratım, sessizliğin en şahika hallerinde ayağını uzatıp zevk u safâ demlerde demlenmek için değil; düşünceler yağmurunun sağanaklarında cımcılık, perperişan olmak için yaratılmış…Tıpkı bir endâzelik bedenim gibi.

        Kapı açıldı. Benden yaşça da bedence de büyük insanlar girdi. Sigara içeceklerdi ancak âşikârdı ki onlar da benim gibi trenin yabancısıydı. İçelim mi, bir sıkıntı olur mu, diye birbirlerine soruyorlardı. Yasak tabelasına tesâdüf edince vazgeçtiler ve ilk durağa kadar lafını etmemeye sözleştiler. Buna rağmen ayrılmadılar yanı başımdan. Güldüler, eğlendiler kendi aralarında. Ahvalime, nazarları peyderpey denk gelince duraksadılar. Ben aşağıdaydım onlar yukarıda. Bu olumsuz mertebe farkı hoşlarına gitmeyecek oldu ki: ‘’Kardeş, hayırdır, ne’n var senin anlat hele?’’ dediler.

        Kalktım ayağa, konuşmaya niyetlendim. Görevli içeri girdiğinde saklanmalarım dikkatlerini çekmiş olacak ki hoşbeşe oradan başladık. Çenemin kapakları aylardır su biriktiren devâsâ bir baraj kapağı gibi açıldı. Her bir şeyi anlatıyordum. Üstümden başımdan çekinmeyen tavırlarıydı rahatlığımın temînâtı. Anlıyorlar mıydı bilakis anlamıyorlar mıydı bilmiyordum fakat anlatmayla yükümlüydüm. Gözlerinin içindeki samîmiyeti fark ediyordum, içtenlikle anlatıyordum. Gözlerinin içinde bir samîmiyet var mıydı yok muydu bilmiyordum, ama ben o gözlere kalemlerimle samîmiyet betimlemeye yükümlüydüm. Başımdan geçen bâdireleri anlattım yarına çıkmayacakcasına alelacele tempoyla. Ve yarına çıkmayı dört gözle bekleyen bir ahvalde gözlerine ümitle bakarak.

        Kucakladılar lekeli gözlerimi pirüpak gözleriyle. Gözlerindeki samimiyete inandım. Sustum. Tren nihâyet harcıâlem bir beldeye vardı ve sigarlarına kavuştu ciğerleri. Bana da sigara uzattı aralarından birisi.

        ’’Yok abi, kullanmıyorum.’’

        ‘’Niye?’’

        ‘’Sen neden içiyorsun ki?’’

        ‘’Dert bir değil beş değil ki!’’

        ‘’Ne sıkıntın var abi?’’

        ‘’Yâhu’’ dedi ‘’Kız arkadaşım yok be!..’’

        Neden sonra güldü ardına. Beni güldürmek için söylediği latifesi miydi yoksa pestenkerânî hakîkati miydi bilmiyordum ama, ne yalan söyleyeyim, onlarca bâdireme karşılık bununla cevap vermesi kalbimi kaşıdı. Ben de güldüm onlara ayak uydurmak hevesiyle.

        Ankara’ya geldiğimizde: ’’Murad’’ dediler ’’Biz de buraya ilk defa geliyoruz. Sen nereye gideceksin söyle; sağa sola soruşturalım yardımcı olalım sana.’’

        Telefon uzattılar. Aradım ağabeyimi. Aradan bir aya yakın mühlet geçmiş, ses tonu hala varlığıma düşmanlık güdüyor. Birkaç yer ismi söyledi, anlayamadım. Yanımdakiler aldı telefonu. Tarif ettiler taksiciye. Sarıldılar sarılmayı unutan bedenime. Vedalaştık. Onlar dünyanın diğer tarafında ben ise öteki tarafında kaybolmaya koyulduk.

        Başımı yasladım pencereye. Evvelde, tüm mekanların birbirine benzediğini zannediyordum. Daha sonra fark ediyordum aynı mahalden defalarca geçtiğimizi. Seslenemiyordum. Nasıl sığıntı hissediyorsam dünyanın koynuna kendimi, o an içinde bulunduğum taksiye de öylesine fazlalık addediyordum. Avuntum beni kabulüneydi. Uzun seyahat neticesinde vardım. Taksici ağabeyimden 90 lira arzuladı. Ağabeyim niye geldin dermişçesine yüzüme bakış saplayıp çalıştığı fırına girdi. Kasadan biraz para aldı, gönderdi taksiciyi. Konuşmadı benimle. Davet beklemeden peşi sıra girdim içeriye. Sıcacıktı fırın. Küreğinin başına geçti. Arkadaşı, ekmeklere iç geçiren bakışımı gördüğünden midir yoksa yoldan geldiğimi bildiğinden midir; simit tutuşturdu elime. Sonradan öğrendim boğazımdan geçen iki sokumun vesilesini: ne karın açlığımdan ne yoldan geldiğimi bilmesinden; göğüs kafesinin cebinde nazik bir organ taşımasındandı. Ağabeyim ve birkaç memleketlim aynı evde kalıyorlardı. Peşine düşüyordum her akşam eve ve her sabah kalkıp fırına gidiyordum. En sonunda fırının sahibi ayak altında dolaşmamı uygun görmedi abime çıkıştı, abimde malumunuz bana. İnsan ağabeyinin himayesinde sığıntı hisseder mi kendisini? Hissediyormuş.   

        İş arıyorum mâzeretiyle çıkıyordum her sabah evden, gece geç saatlere değin voltalıyordum başı boş sokakları başı boş adımlarımla .

        Alelade bir parka savuşturunca ayaklarım, fıskiyeli küçük bir havuzun başında oturdum. Havuzun firuzeliği gergin beyaz bir çarşafa dönüştü. Binlerce yazı yazıyordum, binlerce mülâhaza, binlerce feveran. Halime iki saniye tanık olanlar suskunluğuma denk geliyordu oysa içerimdeki harplere ulaşamıyorlardı. Kesinkes hayal kurmayı yasaklamıştım. Aklıma dahi gelmiyordu böyle fuzûlî ve düşman meşgaleler. Hayaller değil miydi, hayatın tüm değerini çizen? Hayata burun kıvrılmasının nedeni hayallerimizin burnumuzu kaldırması değil miydi? Kurduğumuz hayallere kaptırırdık kendimizi, gerçekleşmeyince ise dünyanın acı gerçeğiyle karşılaşırdık. Hayal kurmak tehlikedir. Sâhileşmeyen rüyalar yarı yolda bıraktığı insanları uçurumlara sürükleyebilir.

        İkisi parkın ayrı kollarından gelen iki ahbap karşılaştı, sarıldılar. Epeydir görüşemediklerinden dem vurdular. O günlük arkadaşlarım oldular bir çırpıda, varlığımdan habersiz. Söylediklerinin çoğunu anlamıyordum. Lâkin, onlar kahkaha kurşunları sıktıkça gökyüzüne ben de içerimden gülüyordum. Sıra haklarını savuşturuyorlardı, mütemâdiyen bir öteki bir beriki konuşuyordu. Bana lakırdı hakkı tanınmayan üç azalı arkadaş ekibim olmuştu. Vedalaşıp gittiler; neden sonra bana el sallamaya tenezzül etmeden vefâsız dostlarım.

        Eve döndüğümde kimseyle paylaşamadım dostluğumuzdan haberi olmayan dostlarımı. Geçip kıvrıldım yer minderine. Susmaktan konuşmayı unutma raddesindeydim. Dilim şişiyordu, ağrısı tüm bedenimde sancılara neden oluyordu. Işık yandı, sertçe açılan kapının pervazlarında korkunç bir gölge belirdi. Ağabeyim. ‘’İş buldun mu?’’ dedi. ‘’Yok’’ dedim ‘’Almadılar.’’ Küfür edip gitti. Can çekişiyordum sükût ederek.    

        Yine bir gün iş arama bahânesiyle devriye attığım sokaklardayken yayıldım rastgele bir kaldırıma. Çok geçmedi ki sırtıma nârin bir sohbet yeli esti. Kafamı çevirip ruhumu okşayan bu esintinin kaynağını aradım. Kapısı hafif aralanmış bir dükkândan geliyordu sesler. İnsan yüzüne dâir bir iz bulamasam da gözlerimi raflara özenle yerleştirilmiş kitaplar karşıladı. Kapı hafif açıktı. Dua ediyordum kapıyı kapatmamaları için. Kapatmıyorlardı, dinliyordum. Kitap okuyorlardı. Üzerine konuşuyorlardı. Hiçbir şey anlamıyordum dediklerinden. Ama dünyanın en mühim meselelerinden bahsetmiş gibiydi ses tonları. Sohbetlerini bitirdiler. Haftaya buluşmak üzere vedalaştılar. Ardım sıra şehrin kalabalığına karıştılar. Ben ise kendi kalabalığımla baş başa bıraktılar.

        Bu ve bunun devamı günler ayaklarım beni hep aynı caddeye savuşturdu, kulaklarım ise hep aynı seslerin yolunu gözledi. Ne var ki, ayaklarım yorulduğuyla kalırken kulaklarım boynu bükük eve dönüyordu.   

        Yine o günler başım gökyüzüyle küscülük oynarken küçük bir karınca aramışçasına biricik kaldırımıma kurulmuştum. Akabinde bir el dokundu başıma. Sıçradım beni fark ettiklerinin sevinciyle ve heyecânıyla. Yanlış alarmdı. Karşımda izbandut gibi bir adam duruyordu. Üstü başı kırmızı lekeler içinde, önlüklüydü. ‘’Kaldır kafanı.’’ dedi. Kafamı kaldırdım lâkin öylesine uzundu ki, boynumun son raddesine gelince ancak tam mânâsıyla hâkim olabildim bedenine. Bakıyordum gözlerine.

        ‘’Gel bakalım.’’ dedi.

        O önde ben arkasında yürüdük. Kasaba girdik. Tezgâhın arkasına geçti.

        ‘’Dikkatimi çekti. Kaç gündür ne yapıyorsun sen burada?’’

        Omuzumu salladım, verecek bir cevabım yoktu. Türkçe’min kırık olduğunu anladı, üzerime daha fazla varmadı.

        ‘’İşin var mı?’’ dedi.

        ‘’ Yok!’’

        ‘’ Çalıştırayım mı seni, ister misin?’’

        Memnûniyetimi kamufle etmeden ‘’Evet!’’ dedim. Hızır meşrepli bu amcaya cevap verirken dükkânın camekânlarından hemen yolun öte tarafında, kitapları gözüken derneğe bakıyordum. Kalbimin sarkacı, derneğin hemen karşısında iş bulabilmenin bahtiyarlığıyla tıklıyordu. Ne zamandır gözümden büyük olan göz altı torbalarımı solladı gözlerim tek lahzada. Ve idrâkinde olmadan: ‘’Evet…evet’’ diye sıralıyordum ki, ustam, çehresine fevkalâde yakışan babayânî tavrıyla:

        ‘’Tamam, tamam uzatma’’ dedi. Akabinde: ‘’Bak, yavrum…Çok para kazanmıyorum, çok da param yok zaten. Sana da az veririm, he?’’ 

        ‘’ Ver de az olsun’’

        ‘’O nasıl laf!  Hakkı yenilir mi insanın?’’ dedi. 

        Samimiyet hissediyordum gülümserken su toplamış çeşmleri içerisinde. Nitekim, samîmiyet hissetmek zorundaydım yaşama alışkanlığıma sağlamak için. O gün başladım işe. Vücuduma birkaç endaze iri önlük geçirdim. Ayak işlerine ben koşuşturuyordum. Fırına yemek götür, manavdan sebze al getir… Benden üstün gördüğüm ve hayranlık besleğim insanlarla karşılaşma ümidinin mutluluğuyla geliyordum her sabah, tesâdüf edememenin üzüntüsüyle dönüyordum her akşam. Nihâyet birkaç gün sonra yine geldiler. Beni görmediler bizim dükkânın loş ışığından. Temiz kıyafetleri, kollarının altına zımbaladıkları kitapları ve simsiyah deri çantalarıyla girdiler içeriye.

        ‘’Usta’’ dedim ‘’Ben sigara içeceğim çıkabilir miyim?’’

        ‘’O ne?’’ dedi hayret ederek ‘’Sen sigara içiyor muydun?’’

        ‘’He ya!’’

        ‘’Ulan niye içiyorsun sanki!’’

        ‘’Yahu, usta’’ dedim ‘’Kız arkadaşım yok be!..’’

        Bakakaldı ardım sıra. Gittim, karşı kaldırıma oturdum. Kapıları yine açıktı. Kulağım mesafesi kadar aralanmıştı. Dinliyordum. Aheste aheste içiyordum sigarayı. Bir an önce bitmesini istemiyordum. Gidesim gelmiyordu bizim dükkâna. Hem bizim dükkân buradan ne çok çirkin duruyordu. Sigara boğazıma, genzime kaçıyordu. İçmeyi beceremiyordum bir türlü. Elimde tutuyordum yalnızca. İnce kömür karası parmaklarımın arasına beyaz bir süs…Ustam ara sıra pencereden baktıkça ancak o zaman götürüyordum ağzıma. Onlar orda olduğu müddetçe ekseriyetle sigaraya çıkıyordum. Dinliyordum seslerini, dinleniyordum.

        Mevzûubahisleri Rus bir yazarda takılıp kalmıştı. Onun aforizmalarını hayranlıkla paylaşıyorlardı. Halbuki, paylaştıkları sözler benim kendi kendime tekrar ettiğim kelamlara hayli benziyordu. Dizlerime vurarak kahırlar ettim: ‘’ Yazar, her kimsen ne var ki dursaydın. Dursaydın ki bu sözleri de ben yazsaydım. Belki o zaman bu kapının eşiğine değil de içeri alıp fahrî koltuğu sunarlardı zâtıma.’’

        Bizim dükkâna gelen gazetelerden okuyordum boş olduğum zamanlarda. Sözlük almıştım, sabah akşam çıkarıyordum kimseye göstermeden. Ve iki sokak aşağıdaki bit pazarının daimî müşterisiydim. Tek merâkım paslanmış elektronik eşyaların altında ezilmeye terkedilmiş ve su yemekten hayli hacme boy vermiş kitaplardı. Dükkânın girişinde köşede duran küçük tüplü televizyondan sabah akşam haberler dinliyordum. Bütün bunları neden yaptığımı kendimden saklayarak hurûşan arzular içinde yapmayı idâme ettiriyordum. Türkçe’nin en naif rütbelerinde gezinmek istiyordum. En mâkul îzâhları, en mâkul ifâdeleri kalplere üflemek.

        Kendimden daha fazla müddet gizleyemediğim bu mâlûmâtı sizinle de paylaşmayı mâzur görmüyorum: Ben…Ben sözlerime sâdakatsizlik ettim ve bahsini verdiğim bu aylar hayal kurdum. Tüm çabalarım, hayattaki konumuma bağdaşmayan hayallerim içindi. Belki, diyordum oraya girme lütfuna erişir, bir nebze de ben konuşurum. Kapısında oturup boyun çevirmekten boyun tutulmasına evrildim. Kahrolası boyun tutulmasıysa canımdan bezdirdi beni. Hem içerdekilerin sohbetine nail olmak muradıyla kavrulsam da yanlış bildikleri o denli çok şey vardı ki… Tertemiz kıyafetleri, tertemiz kitaplarıyla hayatın kiriyle alâkalı her meseleyi çözdüklerinin sanısındalardı. Oysa, sürekli kitap okuyanların kendi kitaplarını yazacak fırsatı olmadığını dahi bilmiyorlardı. Bir an önce o masaya benim de oturmam îcap ediyordu. Çünkü doğrularını tasdiklemek de yanlışlarını inkâr etmek de ne olursa olsun birer konuşmaktı. Ve konuşmak benim yegâne zaafım. Ve konuşmak, benim yegâne eksikliğim.

        Aylarımı-günlerimi, haftadaki o toplandıkları bir günü beklemeyle harcamıştım. Ve o makûs gün gelip önümde kaşlarını çattığında fırına gitmiş, dönüyordum. Döndüğümde derneğin önünde beyaz küçük bir kamyonet vardı. Kitaplıkları, sehpaları, sandalyeleri yüklemişlerdi arkasına. Neye uğradığımı anlamadım. İtiraf etmek lazım gelirse; anlamamak işime geldi. Ustamdan sırtımı sıvazlayacak yalanlar beklemişçesine: ‘’Hayırdır?’’ dedim. Benim yüzüme musallat olmuş ürpermenin aksine pek mühimsemeden göz ucuyla baktı: ’’Taşınıyorlardır.’’ dedi.

        Kalakaldım, daha ben oturamamıştım o sandalyelere. Benim de konuşacaklarım vardı, ne bu acele! Heyhat, belli ki geç kalmıştım. Ölüme acele davrandım, hayata geç kalmanın aksine.

        Kamyoneti çekti götürdüler, bir helke su dökemedim ardına ama el altından tonlarca gözyaşı akıttım. Eminim ki, o zamana kadar dünyanın ne miktar suyunu içtiysem misliyle ödedim. Benim dünyaya verecek borcum, hesâbım kalmadı. İki katre zimmetime geçirmedim. İçtiğim su, kat be katıyla burnumdan geldi. Gözlerimden yağdı. Alnımdan terler olarak döküldü gitti. İçerime akan gözyaşlarına silecekler yetişmedi. Dünyanın bu asır metrekareye en çok yağış düşen havzası derinliklerimdir.

        Son olarak, dükkânının sahibi yanağıma sille atmışçasına kiralık yazısını yapıştırdı, göz nezâretimden firâra karıştı. Bir ben kaldım, bir de muntazaman sızlayan cerâhatim ve köhne kaldırım taşları. Öğrendiğim olağanca kelime, ustama sezdirmeden o yazarın sözlerine öykünerek ruhuma dâir ayaküstü yazdığım satırlarım…Her bir cehdim boşuna gitti.

        Üstelik, lisânınızı o denli tahsil ettim ki, en şâhika mertebesindeydim: dudakları hareket ettirmeden konuşmak!.. Ne o, siz halen o mertebeye gelemediniz mi?

***

        -Murad…Murad, daldın gittin yine. Zıkkımını içtiysen gel, haydi, fırına sipariş var.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Hüseyin Erdoğan 1 ay önce

Kalemine yüreğine sağlık kardeşim hiç bitmesin istedim başarılarının devamını diliyorum.

Avatar
Afgan’mışım 1 ay önce

"Hayatın sunduğu olanaksızlıklar uzun iplerdi ve ben bu iple boynumu sıkmak yerine cambazlık yapmaya koyulmuştum."

Farklı bir bakış açısı. .. Fevkalaade ..