banner136
banner191

Bu makalemde; yaşadığım örnek bir olaydan hareketle, vicdan ve karakter eğitiminin insanlar ve insanların oluşturduğu toplumlar için ne kadar önemli olduğunun altını çizmeye çalışacağım.

Yıllar önceydi… Sanırım 1990’lı yılların başlarıydı. Ankara-Ulus’ta bir bankanın ATM’sinden bir miktar para çekmek istedim. Sıraya girdim, sıranın bana gelmesini bekliyordum. Ulus’u bilen bilir, Ulus çok kalabalıktır.

Neyse, bir müddet bekledikten sonra sıra bana geldi ve tam kartımı takacaktım ki; âniden, para çıkış yerinden 500 TL civarında bir para çıkıverdi. Böyle bir şeyi beklemediğim için çok şaşırmıştım. Şaşkınlığım saniyeler içinde geçtikten sonra; hemen ana cadde üzerinde kalabalığa karışarak giden para sahibine parasını vermek istedim ama, kendisi işlem yaparken sırtı bana dönük olduğu için tanıyamadım, ana cadde üzerinde bağıramadım da; velhasıl para elimde kala kalıverdi...

Bütün bunlar saniyeler içinde olup biterken, bir taraftan da beynimde hızla çözüm üretmeye çalışıyordum; ne yapabilirim diye!.. Derken; aklıma şimşek hızıyla bir fikir geldi: İşlemlerden sonra ATM’nin verdiği makbuzu alarak bankanın içine girip bu makbuzdaki hesap numarasına şahsın parasını yatırmak istedim ama, ekranda bir yazı; “özür dileriz, makbuz veremiyoruz!” demesin mi ki?

ATM’ler o zamanlar daha yeni yeni çıktığı için, bu tip yazılara çok sık rastlanılırdı. O an ki düşünceme göre başka bir çözüm yolu kalmamıştı. Parayı orada da bırakamazdım. Çünkü, arkamda sırada bekleyenler kim bilir ne yapardı. Parayı kurda kuşa yem edemezdim!.. Çaresiz aldım… İşimi bitirdikten sonra da oradan ayrıldım ve başladım Kızılay’a doğru âheste âheste yürümeye…

Yürürken de düşünüyordum... Bu parayı ne yapmalıyım, nereye vermeliyim? İstesem âfiyet üzere yiyebilirdim. Çünkü başımda ne polis, ne jandarma, ne de “Laik Devlet”in çağdaş hukuk normlarını bünyesinde taşıyan “emredici ve kahredici” kanun gücü vardı. Bendenizde geleneksel Müslümanlığını “şark kurnazlığı”na dönüştürmüş “eli çabuk” insanların hâlleri de yoktu. Sadece ve sadece “şahdamarımdan daha yakın” olan Allah’ım vardı. Allah’tan başka kimse yoktu ve hiç kimse de görmemişti.

O yıllarda kamera sistemleri de henüz kurulmamıştı. Fıtrî ve ontolojik olarak İlâhî yasaların tüm benliğimi sardığı ve beni bana bırakmayıp benliğime hükümran olduğu ben, vicdanımla baş başaydım!.. Vicdanımın sesi; “sen bu parayı yiyemezsin” diyordu!.. Çünkü inandığım Allah, bana böyle bir ruhsat vermemişti. Elimdeki bu para bana ait değildi. Onu emek vererek, alın teri dökerek kazanmamıştım… Bu düşünceler eşliğinde adımlarım, beni Kızılay’a doğru hızla sürüklüyordu...

Bu parayı önce bir fakire veya bir câmiye vermeyi düşündüm. Sonra birdenbire aklıma Osman geldi. Osman adında bir yayıncı arkadaşım vardı. Kızılay’da mütevazi bir kitapevini işletiyordu. O’na uğradım, durumu anlattım ve dedim ki; “-Osman, sen bu parayı al, para sahibinin mânevi şahsında, onun hayrına fakir bir öğrenciye ver.” Osman’ın çevresi genişti. Bir okul ile de ilgileniyordu. Güvendiğim bir arkadaş idi. “-Tamam” dedi Osman. Sonra başka bir zaman sordum; Osman parayı bir fakir öğrenciye vermiş…

Rahatlamıştım!..

Yıllar yılları kovaladı. Aradan uzunca bir zaman geçmişti. Bir gün fakültedeki bir formasyon dersinde öğrencilere ders anlatıyordum. Derste konu gereği yaşadığım bu örnek olayı naklettim. Sözüm biter bitmez; sınıfta arka sıralarda oturan bir öğrencim kalktı ve bana aynen şöyle dedi: “-Hocam, sizin yaptığınız enayilik!..”

Donup kalmıştım!..

Bu formasyon öğrencileri, hemen hemen her üniversitenin her branştaki bölümlerinden mezun olan ya da son sınıfında okuyan öğrencilerinden oluşur ve öğretmenlik sertifikası almak için bizim fakülteye müracaat ederlerdi. Onun için karma ve her yaşta olanlar vardı.

Şimdi siz bu “enayilik” sözünü duyunca şaşırdınız değil mi? Şaşırmayın, şaşırmayın; üzülün ama şaşırmayın, etrafınıza şöyle bir bakın, gençlerden daha ne sözler duyacaksınız; “ooha! vs.” gibi…

Her ne kadar bu durum üzüntü verici olsa da, canımızı yaksa da; aslında determinizm prensibine göre (sebep-sonuç ilişkisi) son derece normaldir. Özünde çocukların ve gençlerin suçu ve günahı yoktur.  Çünkü; Sosyolojik ve Pedagojik olarak böyle bir toplumda, böyle bir medyatik ortamda ve böyle bir eğitim sisteminde olsa olsa bunlar olur. Zâten aksi olsa, bu eşyanın tabiatına aykırı olurdu.

Takdir edilir ki; bu çocuklar, bu gençler dünyaya tertemiz gelmişlerdi. Masumdular, suçsuzdular, günahsızdılar!.. Sonra olanlar oldu ve J.J. Rousseau’nun “Emile”inde olduğu gibi bu toplum bu çocukları, bu gençleri bozdu!.. İşte Ahmet’ler, Mehmet’ler, Ayşe’ler, Fatma’lar böyle bozuldular!..

Neyse, sonra döndüm ve “enayilik” sözcüğünü çok rahat biçimde kullanan öğrenciye dedim ki; “-peki siz benim yerimde olsaydınız ne yapardınız?”. O da şöyle cevap verdi: “-Âfiyet üzere yerdim Hocam!” dedi.

Şimdi; gelinen nokta itibariyle bu öğrencinin sınıfta hocasına karşı yaşanılan bir olay ile ilgili olarak kullandığı “enayilik” kavramı, prototip olarak; yani insan yetiştirme düzenimiz açısından nasıl bir gençlik yetiştireceğimiz ile ilgili sistemsel ve kavramsal zâviyeden pedagojik olarak problematik bir alan teşkil etse de; şimdilik bunu bir kenara bırakarak esasında daha mühim olan; “-Ben, sizin yerinizde olsaydım o parayı âfiyet üzere yerdim Hocam!” diyebilen bir üniversite mezunu öğrencinin bu yargısını, bu düşüncesini, bu tasavvurunu ve bu paradigmasını nasıl sorgulayacağız, nasıl analiz edeceğiz, nasıl değerlendireceğiz,  nasıl çözümleyeceğiz ve soruna nasıl bir çözüm yolu bulacağız? İşte asıl mesele budur!..

Görüldüğü gibi sorun, bir vicdan ve karakter sorunudur!..

Biz toplum olarak, anne-babalar olarak, Devlet olarak, MEB olarak, YÖK olarak, üniversiteler olarak, öğretmenler olarak, yetişkinler olarak, ilgili kurum ve kuruluşlar olarak; toplumsal sağlığımız ve ülkemizin geleceği için bir şeye karar vermek zorundayız:

Vicdanlı ve karakterli gençler ve nesiller mi yetiştireceğiz? Yoksa emek vermeden, alın teri dökmeden hakkı olmadığı hâlde “hak” talep eden ve insanların haklarını hiç düşünmeden, hiç sıkılmadan fütursuzca ve ahlâksızca gasp eden vicdansız ve karaktersiz gençler ve nesiller mi yetiştireceğiz?

Sonuçlarına katlanmak kaydı ve şartıyla karar sizin!..

Aslında öğretmen yetiştiren fakültelerin müfredat programlarındaki Psikoloji, Eğitim Psikolojisi, Gelişim ve Öğrenme Psikolojisi, Rehberlik, Felsefe gibi derslerin konuları arasında doğrudan ya da dolaylı olarak ahlâk ve karakter eğitimi vardır.

Ancak sormak lâzım: Hangi ahlâk ve nasıl bir karakter eğitimi?

Ruhu ölmüş, geriye cesedi kalmış ruhsuz bir ahlâk eğitimi mi? Yoksa başkalarının, hatta evrendeki tüm varlıkların hakkına ve hukukuna saygı gösteren, ruhunda helâli ve haramı içselleştirmiş, ar ve hayâ timsâli bir ahlâk eğitimi mi?

Hangisi?

Meselâ Psikoloji, Eğitim Psikolojisi ve Rehberlik derslerinde Müslüman Türk gençlerine; mal bulmuş mağribî pozisyonlarında ve kompleks içerisinde sanki çok matah bir şeymiş gibi hep Piaget’nin, Kohlberg’in “Ahlâk Kuramları” ile Freud’un kişilik yapılanması olarak “id, ego, süper ego”su anlatılır ve öğretilir. Ama Freud’un talebesi olduğu hâlde, Freud’un görüşlerini yoğun bir şekilde eleştiren ünlü Psikiyatrist ve Psikolog Alfred Adler’den hemen hemen hiç bahsedilmez. (Bu arada A. Adler’in “İnsan Tabiatını Tanıma ya da İnsanı Tanıma Sanatı” adlı kitabı ile diğer kitaplarını okumak da fayda vardır).

Bu durum Müslüman mahallesinde salyangoz satmaya benzer. Zâten kavramsal olarak da artık gitti ahlâk, geldi “etik”. O hâlde Müslüman mahallesine hoş geldin ey “Etik”!.. Hoş geldin, sefâlar getirdin(!)… Geç bile kaldın, nerelerdeydin, gözümüz yollarda kaldı(!)… Hasretle, dört gözle seni bekliyorduk(!)… Ağlaya ağlaya göz pınarlarımız kurudu(!)… Gelmeyeceksin diye çok korktuk(!)… Bak bu millet, bu Devlet seni o kadar çok sevdi ki; hiç kimse seni dilinden düşürmüyor. Müslüman olduklarını iddia eden iktidar mensupları bile (Müslümanlarsa Müslümandırlar) Devletin resmî kurumları arasında “Ahlâk Kurumları veya Ahlâk Kurulları” adıyla değil de; “Etik Kurumları veya Etik Kurulları” adıyla sana yer verdiler. Seni çok sevdiler, bağırlarına bastılar; inan ki bir türlü sensiz yapamıyorlar!..

Vicdan ve karakter eğitimi de ahlâk eğitimi gibidir. Ancak derslerde vicdan eğitimine pek yer verilmez. Kişilik ve karakter konuları işlenir ama, bu konular tamamen Batılı Sosyal Bilimcilerin çalışma ve araştırmaları neticesinde elde etmiş oldukları bulgular perspektifiyle verilir. Verilme şekli de bunların “tek doğru”, “mutlak doğrular” gibi öğrencilere anlatılması, lanse ve empoze edilmesidir.

Hiç şüphe yok ki; bu araştırma ve çalışmalar son derece önemli ve değerlidir. Elbette bunlardan yararlanacağız. Çünkü bilim doğası gereği evrensel ve beyne’l milel (milletlerarası) bir özellik arzeder. Ama unutulmasın ki; Sosyal Bilimler karakteristik olarak belirli ölçülerde relatifdir, izâfîdir, subjektif ve özneldir. Yine unutulmasın ki; ders anlattığımız öğrenciler, Müslüman Türk milletinin çocukları ve gençleridir. Sosyolojik olarak bu durumun mutlaka göz önünde bulundurulması gerekir. Kültürel olarak da vicdanlı, karakterli ve şahsiyetli nesillerin yetiştirilebilmesi için, bu gerçekliğin göz ardı edilmemesinde büyük faydalar vardır.

Özet Olarak;

Siz MEB, YÖK, üniversiteler ve üniversite hocaları olarak, en kaliteli üniversitelerin en iyi bölümlerinden süper teknik bilgiyle mücehhez bilgisayar ve elektrik-elektronik mühendisleri ve diğerlerini yetiştirebilirsiniz ama; eğer bu gençleri Allah korkusu, helâl-haram duygusu, hak-hukuk görgüsü, vicdan-karakter örgüsü ve dahi ahlâkî bir şuurla yetiştiremezseniz, biliniz ki bütün emekleriniz boşa gider ve onlara öğrettiğiniz teknik bilgileri kullanarak maalesef başkalarının banka hesaplarındaki birikimlerini anında kendi hesaplarına geçirirler ve yukarıda vermiş olduğum örnek olayda olduğu gibi ATM’den çıkan ve başkasına ait olan parayı âfiyet üzere yerler, yemeyeni de “enayi” ilân ederler.

Aynen “Devletin malı deniz, yemeyen domuz/keriz!” anlayışı ve felsefesinde olduğu gibi. Herhâlde bu söz, böyle bir eğitim anlayışından bu şekilde ortaya çıkmıştır.

10 Nisan 2021

İlhan AKAR

 

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
C.AKAR 6 ay önce

Sevgili Ağabeyim; makalnizde insanlığı direk öylesine ilgilendiren derin cümleler varki!, Adeta ders niteliğindedir. Bu derin konular, soy,sop meselesidir,dahası aselet ve Onur meselesidir!. Eğer, insan denen varlık Fırat-ı icabı ana karnına düştüğü andan itibaren neyile beslendiği ,anasının, babasının haram lokma ilemi! Doyurduğu ve dahisi ana ve babanın ne ile büyüdüğü çok önem arzediyor!.. işte bunların sorgulanması gerekir!. Toplumların asaletli ve onurlu olması için Allah ‘ın doğru yolundan yani” sırat-ı müstakim “ den ayrılmaması gerekir.Bu konularda buyurduğunuz üzere, devlet ricalinin vede ilim -Bilim merkezlerinin üzerine çok ama çok iş düşüyor.Allah(cc) müslüman-Türk milletinin yardımcısı olsun.Hayırlı ramazanlar.