banner136
banner191
 Kıymetli okurlar, bu yazımda sizlere; kültürümüzün önemli bir unsuru olan tesbihi tanıtmaya çalıştım. Kadınıyla erkeğiyle yüzyıllardır vazgeçilmez bir eşya olan tesbihin; tarihsel kökeni, Türklerde ve Osmanlı döneminde yeri ve önemi, kullanım alanları, hangi malzemelerden tesbih yapılır vb. konuları uzun zamandır araştırmaktaydım. Geçmişten günümüze Elbistan'da tesbih kullanımı; yaygın olan, tutulan tesbih çeşitleri oldum olası ilgimi çekmiştir. Öte yandan son zamanlarda tesbih kullanımı oldukça artmış, özellikle gençler arasında ciddi manada yaygınlaşmıştır. Ayrıca koleksiyonerler için vazgeçilmez bir obje olan tesbih, işçiliğine ve meteryaline göre tam bir cazibe odağı olmuştur. Özellikle kehribardan yapılan tesbihlere rağbet hepsinden fazladır. Bu yazımda ''Kehribar'' başlığı ile; kehribarın çeşitleri, menşei, hakkında bilinenler ve bilinmeyenler konusuna ayrıca değinmek istedim.



Tesbihin Etimolojik Ve Tarihsel Kökeni
Tesbih kelimesi; tenzih etmek, yüceltmek anlamına gelen ''Sübha''kelimesi kökünden türemiştir. ''Sübhanallah''; Allah'ı bütün noksan sıfatlardan tenzih etmek anlamındadır. Allah'ı tesbih etmek, zikir etmek için ipe dizilen boncuklara tesbih denir. Kelimenin kökü ''sübha'' olduğu için tesbih kelimesinin ''b'' ile yazımı doğru, ''p'' ile yazımı (tespih) yanlıştır.

Tesbih; Hinduizm, Budizm, Brahmanizm, Hıristiyanlık gibi birçok inançta, binlerce yıldır mevcuttur. Hatta Antik Peru'da ''Küpa'' adı verilen, ipler üzerine atılmış düğümlerin oluşturduğu bir abaküs çeşidine rastlanılmıştır. Mısır firavunlarından Tutank Amon'un mezarında bulunan 37 boncuklu kolyenin de ibadet amacı için kullanılmış olabileceği düşünülmektedir.

Tesbih İslam'da da önemli bir yere sahiptir. Peygamberimiz döneminde Müslümanların zikir esnasında, çakıl taşlarını ve hurma çekirdeklerini sayarak kullandığı bilinmektedir.Sahabelerden Ebu Hüreyre'nin; iplere düğüm atarak bir tesbih yaptığını da hadislerden öğrenmekteyiz.İslam'da zikir ve tesbihi konu edinen bir çok sahih hadis bulunmaktadır. Bu hadislerde; namazdan sonra 33 defa tekrarlanması tavsiye edilen; tesbih, tahmid ve tekbir ( Sübhanallah, Elhamdülillah, Allahu ekber ) kavramlarına yer verilmiştir.

     Tesbihin İslam'daki yeri ve kökenine dair; sahih kaynaklara dayanmayan, araştırmalarıma rağmen güvenilir bulamadığım bu iki rivayeti de naklediyorum. Bunlardan ilki: ''Peygamberimiz Hz. Muhammed zikir esnasında çakıl taşları ve hurma çekirdekleri kullanmaktadır. Sahabeler saklamak üzere bu çekirdekleri istemiş, çekirdeklerin azaldığını gören Hz. Fatıma, bunları bir ipe dizmiştir. İslam'da tesbih geleneği bu şekilde başlar'' der. Kaynaklarda, sahabelerin hurma çekirdeği ve çakıl taşlarıyla zikir yaptıkları geçmektedir. Peygamberimizin, bu zikirlerin parmaklarla yapılmasını öğütlediği, ancak hurma çekirdeklerine de karşı çıkmadığı hadisler de mevcuttur.Şu bir gerçektir ki peygamberimiz, eşya olarak tesbihi hiçbir zaman kullanmamıştır. Daha sonra bir gelenek haline gelen tesbih; Selefilerce bidat olarak görülse de, İslam alimlerince kabul görmüş, kullanılmasında hiçbir beis görülmemiştir.

     İkinci rivayet ise; ''Uhud Savaşı esnasında peygamberimizin dişi kırılmıştır. Bu olay üzerine, Veysel Karani Hazretleri kendi dişlerini kırarak bir ipe dizmiştir. Tesbih bu şekilde İslam'da yer etmiş, tesbihcilerin piri de Veysel Karani Hazretleri olmuştur.'' şeklindedir. Yukarda da belirttiğim üzere bu iki rivayet hakkında doğruluğu kesin bir kaynak olmayıp, sadece rivayet olarak değerlendirilmesi gerekmektedir. (Not: Bahsi geçen konuda bilgi sahibi olan var ve paylaşır ise çok sevinirim.)

     Tesbihin sayısının ise Allah'ın 99 ismi; Esmaü'l-Hüsna'dan geldiği görüşü mevcuttur. Buna göre tesbihteki 33 habbe (boncuk) sayısı da, 99 sayısının üçte biri olarak kullanılmaktadır. Buna el tesbihi denir.''Kısa zikirler ve cepte rahat taşınması için 99 habbeli (boncuklu) tesbih üçe bölünmüştür'' şeklinde bir görüş mevcuttur.

     33 ve 99 sayıları yanında 200'lük, 500'lük ve 1000'lik zikir tesbihleri (ki bunlar genellikle tekke ve dergahlarda kullanılmıştır), 17'lik ''efe tesbihi'' denilen form ve ''maskot'' denilen 21'lik, 25'lik ve 27'lik tesbihler de bulunmaktadır.''Arap usulü'' denilen 45'lik ve 66'lık tesbihler; Türkiye'de özellikle Mardin, Ortadoğu'da ise Lübnan, Suriye ve Irak'ta kullanılmaktadır.

     Bir çok inançta var olan tesbih; şekil ve sayı olarak kültürden kültüre değişiklik göstermektedir. Örneğin Hindularda ve Budistlerde 108 boncuklu tesbihler kullanılırken, Hıristiyanlarda kullanılan tesbihler genellikle boncukların tellerle birbirine bağlanması ile oluşturulur.Çoğunlukla 50'den fazla boncuklu olan bu tesbihler boyna takılır.Ucunda ise yaygın olarak, Hz. İsa ve Hz. Meryem tasvirleri olan, çeşitli metallerden yapılan bir madalyon bulunur.Bu madalyondan sonra birkaç boncuk daha sıralanır ve en ucunda ise bir haç takılıdır.

     Osmanlı coğrafyasında da tesbih kadınlar ve erkekler arasında ciddi bir kullanım alanı bulmuş; kadınlara ait tesbihlere ''zenne tesbih'' denilmiştir.(Zen: Farsça kadın anlamına gelir. Zenne ise kadına ait, kadın eşyası anlamındadır.) Gayrimüslim teba arasında tesbih yaygın bir şekilde kullanılmıştır. Özellikle Ermenileri buna örnek verebiliriz. Hatta tesbih imal eden Ermeni ustalarının olduğu da söylenmektedir.(Osmanlı Ermenileri el sanatlarında, bakır, taş, ahşap ve özellikle gümüş işçiliği (savat, güherze, telkari) konusunda oldukça başarılı olmuşlardır.)



     Tesbih bir ibadet aracı olmakla beraber; stres atmak, motive olmak, erginlik göstergesi, statü göstergesi, koleksiyon maksatlı, yatırım maksatlı vs. amaçlar için kullanılan bir materyaldir.

     Tesbihin Kısımları 
     Tesbih, ipin üzerine dizili habbelerden (boncuklardan) ibaret değildir.''İmame'', ''durak veya pul'', ''nişane veya müezzin'', ''hitame veya hatime'' adı verilen kısımları mevcuttur. Biçim olarak; ''sistemli'' ve ''sistemsiz'' diye ikiye ayırabiliriz.Sistemli tesbih; imameden sonra devam eden ipin üzerinde 3 veya 5 boncuk ve en uca ise, ''hitame'' denilen kısmın takılmasıyla oluşan tesbihtir. (Hitame: son bulma veya bitme anlamına gelen ''hitam'' kelimesinden gelir.)

     İmame; iki veya bir deliği bulunan, boncukların başında yer alan kısımdır. Boncukları tutan bu ip, imamedeki delikten veya deliklerden geçirilip düğüm ile bağlanır. Sistemli tesbihlerde imamenin başına ''tepelik'' adı verilen parça gelir ve düğüm atılmaz. İpin devam eden kısmında kendi boncuklarından 3 veya 5 adet bulunur. Sistem yoksa; imameden sonra düğüm atılır.Genellikle ''düğüm gizleyen'' adı verilen ucu halkalı metal parça takılır.Onun ucuna ise ''püskül'' adı verilen; altın, gümüş, demir vb. madenlerden yapılan bir materyal takılır. Sistemsiz tesbihlerde ''kamçı'' adı verilen; altın ve gümüş tellerin örülmesiyle meydana gelen, ''Kazaz Kamçı, Laz Kamçısı, Kazaziye'' gibi isimlerle anılan püskül çeşidi de kullanılmaktadır. 

     99 ve daha fazla boncuklu tesbihlerde, her 33 boncuk arasına, ''nişane veya müezzin'' denilen, form olarak boncuklardan çok farklı bir parça konulmaktadır. Bu durum el tesbihi olan 33'lük tesbihlerde de genellikle mevcut olup, mercimek boyutundaki bu parçaya ''durak'' adı verilir.



Tesbih Yapımında Kullanılan Malzemeler
     Sert ve işlenmeye uygun olan hemen hemen her malzemeden tesbih yapılmaktadır. Bu malzemeler, doğal ve yapay (sentetik) malzemelerdir.
 

   
Madenlerden çıkarılan, değerli ve yarı değerli taşlar; elmas, zümrüt, yakut, akik, turkuaz (firuze), lapislazuli, necef, jade (ceyd veya yeşim), ay taşı, yıldız taşı, oniks, ametist, kuvars, şahmaksut taşı gibi malzemelerden,

     Ağaç grubu; kuka (tropik bölgelerde yetişen bir ağacın meyvesi, cevizi), sandal, öd ağacı, demirhindi, pelesenk, yılan ağacı, venge ağacı, kral ağacı, abanoz, şimşir, zeytin, narçıl (Hindistan cevizi suyunun katılaşması ile meydana gelen kısım), andız gibi malzemelerden,

Hayvansal kökenli; fil dişi, deve kemiği (naka), gergedan boynuzu (zergerdan), geyik boynuzu, bufalo boynuzu, mors dişi, bağa (kaplumbağa kabuğu), balina dişi, köpek balığı dişi, bazı hayvan tırnakları ve kemikleri gibi malzemelerden, 

Denizlerden çıkan; mercan, inci, yüssüri (yüzsürü veya yüsrü), sedef, misk-i amber (balina kusmuğu) gibi malzemelerden, 

Fosil olarak; kehribar (amber/damla kehribar, çam reçinesi fosili olan, organik olan tür), oltu taşı (ardıç ağacı fosili, siyah kehribar olarak da bilinir), mamut dişi, megalodon dişi (nesli tükenmiş devasa köpek balığı cinsi), bazı canlılara ait fosiller gibi malzemelerden, 

Kimyasal/ sentetik/ suni (yapay) maddelerden; bakalit/sıkma kehribar: -eskileri Osmanlı sıkması olarak literatüre geçmiştir- (faturan, fenol-formaldehit), katalin (miskevi, çekoslavak gibi isimlerle anılan grup), fiber, galalit, uçak camı, polyester, plastik gibi malzemelerden tesbih yapılmaktadır.

Türklerde Tesbih Geleneği
     Osmanlılarda Tesbih
     Tarih boyunca; Karahanlılar, Gazneliler, Selçuklular gibi birçok büyük Türk-İslam Devleti kurulmuştur. Ancak bu devletlerin tesbihle olan ilişkileri konusunda yeterli bilgi mevcut değildir. ''Tesbih; İlhanlılarda başlar, Selçuklularda yücelir, Osmanlılarda zirveye ulaşır'' sözünde, tesbihin Osmanlılarla zirveye ulaştığı, şüphesiz bir gerçektir. Sanatsal manada, özellikle İstanbul Kapalı Çarşı'da 17. Yy.' ın sonlarında başlayıp, 19. Yy.' da büyük ilerleme kaydeden Osmanlı tesbih sanatı, 20. Yy. 'ın ilk çeyreğinde tam manada zirveye ulaşmıştır.



O tarihlerde Anadolu'da da tesbih üretilmekteydi ancak ''İstanbul İşçiliği''; bütün İslam coğrafyasınca bir ekol olarak kabul edilmiştir. Sanatsal anlamda, diğer ülkelerde üretilen en iyi tesbih bile, İstanbul'da üretilen en kötü tesbih ile kıyaslanamaz. Bu durum günümüzde de geçerlidir. Türk usta işçiliği tesbihler her manada zirvededir.




     Tesbih, Osmanlı coğrafyasına gelen birçok batılı oryantalist tarafından da ilgi ile karşılanmış, resimlerine konu olmuştur. Ressam Fausto Zonaro kızı Mafalda'yı Türk giysileri ve elinde tesbih ile resmetmiştir. Meraklı batılıların ülkelerine dönerken yanlarında tesbih götürdükleri de bilinmektedir.
     Osmanlı padişahları ve saray erkanı da tesbihe çok ehemmiyet vermiştir. Bugün Topkapı Sarayı'nda teşhirdeki eserlere ve tereke kayıtlarına baktığımızda çok kıymetli tesbihlerin olduğunu görmekteyiz. Padişahların ve saray sakinlerinin kullandığı inci, mercan, yakut, zümrüt, necef taşı, öd ağacı, kuka, boynuz, naka (deve kemiği), bağa (kaplumbağa kabuğu), akik, narçıl, sedef, misk-i amber, şah maksut taşı, kehribar (amber/ çam reçinesinin fosili) gibi malzemelerden yapılmış bir çok tesbih bulunmaktadır. Not: Osmanlı sıkma kehribar denilen, fenol-formaldehit karışımı, sentetik malzeme tesbihlerden, sarayda hiç örnek bulunmamaktadır. Herhangi bir padişahın, bu cins bir tesbih kullandığına dair en ufak bir bilgi dahi yoktur. (Yazının devam eden kısmında ''Kehribar'' başlığı ile bu konu hakkında geniş bilgi verilmiştir.)

     Osmanlı padişahlarının özellikle inci, mercan ve necef taşı sevdikleri bilinir. Bunun sebebinin ise, Kur'an-ı Kerim'de Rahman Suresi'nde inci ve mercandan bahsediyor olması, şeklindeki görüştür. Kayıtlardan görüldüğü üzere Tunus ve Cezayir'den dönemin bölge yöneticileri tarafından saraya çok sayıda mercan tesbih gönderildiği anlaşılmaktadır.

     İnci tesbih demişken Sultan II. Abdülhamit'in iki inci tesbihinden bahsetmeden olmaz: Sultan II. Abdülhamit, 1909'da tahttan indirilip, Selanik'teki Alatini Köşkü'ne yerleştirilir. Bir kaç yıl sonra kendisine ait; geneli mücevherlerden oluşan 414 parça eser, Paris'te Galerie Georges Petit ve Hotel Drouot'da müzayede usulü satışa çıkarılmıştır. Bu eserler arasında muhteşem iki tesbih mevcuttur. İkisi de 99 taneli inci olan bu tesbihler, altın kamçılı olup; biri yakut, diğeri zümrüt kombinlidir. Tesbihlerden birini, Osmanlı göçmeni olan bir Ermeni, 600.000 küsür frank'a satın almıştır.



     Sultan Vahdettin'in tesbihle ilişkisini; torunu Hümeyra Sultan şu cümlelerle anlatıyor: ''Sultan Vahdettin San Remo'da sürgün yıllarında iken; onu, önünde bir İznik çini kase, sürekli sigara içerken ve bir duman içerisinde, sürekli tesbih çekerken hatırlarım'' diyor. Bahsi geçen tesbih, gül ağacından mamul, ucunda gümüş Süleymaniye kamçı bulunan 99'luk sade bir tesbihtir. Sultan Vahdettin'in  bu tesbihi ve fildişi ağızlığı; torunu, Necla Sultan tarafından Murat Bardakçı'ya hediye edilmiştir.

     Hediye demişken, padişahların; devlet adamlarına, saray halkına, cariyelerine, sevdiği kişilere tesbih hediye ettikleri bilinmektedir. Özellikle ramazan ayında, saraya iftara davet edilenlere ''diş kirası'' adı altında hediyeler verildiği, bunların başında da tesbihin yer aldığı anlatılır. Dönem ustalarının, kıymetli malzemelerden imal ettiği tesbihleri saraya getirdikleri, sarayın da bunları satın aldığı bilinmektedir. Hatta ''99 boncuklu oyma işçilikli bir mercanı, ustası 6 ila 10 ay gibi bir sürede yapıyor, karşılığında da bir yıllık iaşesi kadar ücretle saraya satıyor'' şeklinde beyanlar da mevcuttur. Osmanlı kültür mirasının önemli olan bu unsuru, sultanından, paşasına, ulemasından, halkına kadar geniş bir kitlece kullanılmıştır.

     Osmanlı Devleti'nin son dönemlerinde ise bu kültüre, cam tesbihler dahil olmuştur. Padişah III. Selim döneminde Osmanlı'da cam sanayii adına önemli adımlar atılmış, Beykoz Camcılığı bu dönemde başlamıştır. Padişah, Mevlevi Mehmet Dede'yi bizzat görevlendirmiş, camcılık öğrenmek üzere onu Venedik'e göndermiştir. Mehmet Dede Venedik dönüşü Beykoz'da bir cam atolyesi kurarak burada üretime başlamıştır.Uzun yıllar üretim yapan bu atolyelerde; tabak, kase, bardak, tepsi, fincan, vazo, şekerlik, gülabdan, ibrik, nargile şişesi vb. birçok eser üretilmiştir. Cam, kristal ve opalinden üretilen bu ürünler arasında tesbih de vardır. Osmanlı Beykoz tesbih olarak bilinen bu eserler, çok çeşitli renklere sahiptir.



Ulu Önderimiz Gazi Mustafa Kemal Atatürk'te tesbihe, son derece meraklı biridir. Atatürk'ün tesbihe olan bu ilgisi birçok fotoğrafına yansımıştır. Günlük hayatında kıyafetine göre tesbih taşıdığı bilinmektedir. Kehribar ve necef taşı tesbihleri ayrıca sevdiği, gittiği şehirlerden de tesbih aldığı anlatılmaktadır. Anıtkabir'de sergilenen eşyaları arasında; tesbihler, kehribar ve başka malzemelerden imal sigara ağızlıkları bulunmaktadır.

  Muhasipzade Celal'in Eski İstanbul Yaşayışı adlı eserinde; Topuzun Halil Usta'nın Atatürk'e yapıp hediye ettiği gergedan boynuzu tesbihten şöyle bahseder; “Cumhuriyet'ten sonra, 1926 yılında, Türk sanatlarını çeşitli Avrupa ülkelerine tanıtmak üzere Karadeniz Vapuru, bir seyyar sergi haline getirilmiş ve çeşitli limanları dolaşmıştı. Bu sergide tesbih ustası olarak Halil Usta yer almış, vapur Mudanya'dan Bandırma'ya gidene kadar gergedan boynuzundan bir tespih yapmıştır. Böyle kıymetli bir malzemeden güzel bir tesbihi bu sürede yapmak bir rekor sayılabilir. Sonradan, Atatürk'ten kendisine bir takdirname de verilmiştir. Halil Usta, 1942'de vefat etmiştir” der.

O dönemin genç ustalarından biri olan; tesbihleri ve ağızlıkları birçok devlet adamı tarafından kullanılan Hamit Bülbül Usta'da, Atatürk'e bir oltu tesbih yapıp hediye etmiştir. Adana gezisi sırasında, Taşköprü'de bir tesbih ustasından çok sayıda, birbirinden farklı tesbihler aldığı da anlatılmaktadır. Kız kardeşi Makbule Atadan'a hediye ettiği 99 mercan tesbihi, 1950'lerde maddi zorluklar nedeni ile Makbule Hanım satmak zorunda kalmış, bir iş adamı tarafından satın alınmıştır. 

     Bu konuda; Atatürk'ün ''Kehribarım'' diye sevdiği, bir yazarın ise ''Kehribar Yürekli Kadın'' diye bahsettiği Fikriye Hanım'dan bahsetmek gerekir. Fikriye Hanım'ın Atatürk'e duyduğu derin sevgiyi ve hazin sonunu birçoğumuz bilmekteyiz. Fikriye Hanım; Atatürk'ün, annesi Zübeyde Hanım'ın ikinci eşi Ragıp Bey'in yeğenidir. Atatürk'ü henüz küçükken tanımış ve sevmiştir. Çankaya Köşkü'nde 1922 yılına kadar Atatürk'ün yanında kalmış, sağlık sorunları nedeni ile aynı yıl Münih'e gitmiştir. Atatürk'ün Latife Hanım ile evlendiğini öğrenince geri dönmüş, ancak kısa bir süre sonra hayatı trajik bir biçimde sona ermiştir. İşte bu Çankaya günlerinde, Atatürk'ün elinden hiç düşürmediği 99 luk kehribar tesbihi Fikriye Hanım'a hediye etmiş, oda boynunda taşımıştır. Fikriye Hanım'ın boynunda o tesbih ile fotoğraflarını, o tarihte fotoğraf zabiti olan Esat Tengizman çekmiştir.  



Bazı Tesbihler ve Özellikleri
     Tesbihler; cinsine, malzemesine ve kökenine göre bazı özelliklere ve hikayelere sahiptir. Bu tür tesbihlere örnek olarak; 
     İnci ve Mercan; Kur'an-ı Kerim'de (Rahman Suresi 55/22-23) geçtiği için ayrıca değerli addedilmişlerdir.

   Öd (Ud) Ağacı; Peygamberimizin bu ağaçtan elde edilen kokuyu kullandığı bilinmektedir. Dolayısıyla bu ağaç manevi açıdan değerli hale gelmiştir. Mistik bir şekilde peygamberimize yakınlığı simgeler. Koyu renklisine ''maverd'' , açık renklisine ''rüveydari '' denir.

   Misk-i Amber: Balina kusmuğu olan bu madde güzel kokusu ile bilinir. Bu kokunun, Hz. Yunus'a ait olduğu, balinanın karnında muhafaza edildiği için, bu maddenin güzel koktuğu rivayet edilir. 

  Naka (deve kemiği); Ortadoğu coğrafyasında tüketilen bir hayvan olan deve, kutsal sayılmış, kemiğinden ve dişinden de tesbih üretilmiştir. Osmanlı döneminde tüccarların kullandığı rivayet edilir. ''Yolda kalmışlar veya ihtiyaç sahipleri, tüccarları ellerindeki nakadan tanır ve ondan yardım isterlerdi'' şeklinde bir rivayet vardır.

     Necef; Irak'ın Necef Şehri'nde çıktığı için bu isimle anılır. Serinliği ile bilinen bu taşın, Nuh Tufanı esnasında yağan dolu taneleri olduğuna dair bir inanç vardır. 

     Kuka; siteril bir yapıya sahip olduğu için, doktor tesbihi olarak bilinir. Hatta ''saraya gelen doktorlar, bir odaya alınır, eline kuka tesbih verilir ve bir müddet çektikten sonra huzura kabul edilir'' şeklinde bir görüş mevcuttur. (Bu bilginin sadece bir rivayet olarak değerlendirilmesinde yarar vardır.)

     Osmanlıdan Günümüze Tesbih İmali Ve Ustaları
     Tesbih imali konusunda, ilk önce ''tesbih çekmek'' kavramını açıklamak gerekir. Tesbih çekmek diyince akla, tesbih kullanımı gelir. Ancak eskilerin kullandığı bu kavram, tesbih yapımı anlamındadır. Bu dönemde üretilen tesbihler tamamen el yapımı olup, ''çıkrık kemane'' adı verilen tesbih tornasında üretilmiştir.

     Çıkrık kemane torna beş bölümden oluşur:
  1) ''Tay'' denilen iki ayağı tutan ''alt ağaç'',
  2) Ortasında ayar delikleri olan ''delikli peşme'',
  3) ''Kubbe'' yi tutan ''kelebek'',
  4) Dönen yuvarlak bölüm: ''Kubbe'',
  5) Ustanın ayağını dayadığı ''tezgah takozu'' …

     Üstat Neyzen Niyazi Sayın Hoca, kemane tornayı şöyle anlatıyor: ''Tesbihçinin en önemli aleti tornasıdır. Torna, 60x100 ebadında, ağaç bir tabla üzerinde; biri sabit diğeri çalışan ve uçlarında çok sivri iki demir bulunan, biri sabit diğeri sol ayakla hareket ettirilen bir alettir. Bu tornayı işletecek çeşitli aletler vardır. Sanatkar bunların hepsini kendisi yapar. Yalnız bıçaklardan esas işi gören iki tanesi, demirci ustaları tarafından yapılır ki; ''rende'' ve ''arda'' dediğimiz, yontma ve rendelemeye yarayan bu iki parça, iyi çelik veren bir demirci ustası tarafından yapılmasına da dikkat edilir. Kalıp, kızılcık gibi sert ağaçlara, çelik durumu vasat olan, eski yuvarlak şemsiye tellerini, monte etmek sureti ile yapılır. ''Çar köşe'' (''Çar güşe veya çarkuşane '') dediğimiz, ağacı delecek matkapta, aynı şemsiye telinin enli olanlarından yapılır ki; bunların da iyi olmaları, tesbihçi ustasının maharetine bağlıdır. Herhangi bir kıymetli ağaç, tesbihin büyüklük ve şekline göre uzun çubuklar halinde, saat yaylarından yapılmış testerelerle kesilir. Testerelerle kesilen ağaçlar, çubuklar halindedir. Bunlar yapılacak tesbihin boyuna göre kesilirler. Bu parçaların ortaları, çar köşe ile delinir. Delinen parçalar yine, birer birer kalıba geçirilir. Her tanenin genişliğini ölçmek için ''hadde'' denilen, içi boş, kemik bir parça ile genişliği tesbit edilir. Tesbih tanesi, arda dediğimiz, çok keskin bir bıçakla, kabası alınır. Diğer harekette, rende dediğimiz, ikinci bir bıçakta düzeltilerek, tam tesbih tanesi, şekli verilir. Sonra, ''Erzurum toprağı'' dediğimiz, bir nevi cila için kullanılan, taşı da rendeleyerek, toz haline getirip, içine; bir miktar saf zeytinyağı ve gliserin koymak suretiyle, hazırladığımız ciladan tane üzerine, kızdırmak sureti ile sürülür ki, neticede bir tek tanenin de bu surette işi bitmiş olur. Tesbih yapımına ait, diğer parçalarda (imame, durak, hitame gibi) teker teker yapılmak suretiyle, hepsi bir araya getirilir ve hususi surette yapılmış ipliklere, dizilir ve kullanılır. Kemane üzerinde bulunan ip, kalıba iki veya üç devir sarılır. Kalıbın ucu; kemikten hazırlanmış, ortası delik bir parçaya takılarak, sağ elin kontrolünde, üzerinde tesbih ağacı olan parça döndürülür. Tornalarda, bıçakların dayanması için, ''siper'' dediğimiz, demir parçasının işini, bu tornada, ufak bir ağaç parçası görür ki, bunun da adına ''peşme'' derler.'’



Kemane tornada, ustanın göz kararı ve mizanı çok önemlidir. Kemanede üretilen tesbihlerin; beyzi, şalgami, kürevi, arpa, sığırcık, tekerlek vs. model habbeleri (boncukları) bazen aynı ebatta olmaz. Bunlar küçükten büyüğe doğru ve tekrar küçülmek sureti ile dizilir. Bu modele ''süzme tesbih'' denir. Bu aslında bir kusurdur. Birde, kemane tornada delinen habbenin (boncuğun), delen iğnenin formundan dolayı, bir deliği geniş, diğer deliği dar olur. Buna ''havşa'' denir. Eski usul tesbihlerde imamenin iki parça olması, sıklıkla görülen bir durumdur. Bazı kemani ustalar bu sanatta o kadar başarılı olmuştur ki; ''ajur'' tekniği denilen, (boncuğun içini oyarak kafes şeklini verme) yöntemle tesbihler üretmişlerdir. Kemane torna ile sadece tesbih üretilmemiş; ağızlık, marpuç, baş pare gibi çeşitli eserler verilmiştir. Günümüzde İstanbul ustalarından çıkrık kemane torna ile tesbih çeken (üreten) usta kalmamış; Neyzen Niyazi Sayın, bu geleneğin yaşayan son temsilcisidir. Yaşar Evci Usta ise 2018'de vefat edene dek kemanede tesbih yapan son ustadır. Mısır'da hala el tornası ile tesbih üreten ustaların olduğu söylenmektedir. Ülkemizde bugün, elektronik tesbih tornaları ile çalışan, çok mahir ustalar mevcuttur. Ustalarımız bunun yanında, oymacılık, nakkaşlık, kakma vb. teknikler ile şaheserler ortaya koymaktadırlar. Tespit edilebildiği kadarıyla, 19. Yy. ve 20 Yy. da, kemane torna ile sanat icra eden ustalarımız şunlardır:

Topuzun Halil: Edirnekapılı olup, 1886 yılında doğmuştur. Eski sahaflarda dükkanı bulunan Halil Usta, döneminin en ünlü ustalarındandır. Karadeniz Vapuru'nda, Mudanya'dan Bandırma'ya gidene kadar, 99 luk bir tesbih yapmış, Atatürk'e hediye etmiştir. 1949 yılında vefat eden Halil Usta, Edirnekapı'da gömülüdür.

Tophaneli İsmet: 1882 yılında kurulan ve Osmanlı İmparatorluğunun ilk Güzel Sanatlar Yüksek Okulu olan, Sanayi-i Nefise Mektebinde hocalık yapmıştır. Objelere ve tesbihlere yaptığı ince işçiliklerle tanınan İsmet Usta, tahminen 1957 yılında vefat etmiştir. 

Fildişici Nuri: Sahaflar Çarşısı'nda dükkanı vardır.
Fildişici Burhan:
Mevlevihanekapılı Mahmut: 
Topkapılı Sadık:
Kaymak Ali Bey:
Börekçi Mahmut: Kasımpaşalı olup uzun çarşıda dükkanı vardır.
Beşiktaşlı Sağır Rifat: İstanbullu olup, 1844 yılında doğmuştur. Tophane'de dükkanı olan Rifat Usta, saray mensuplarına tesbihler yapmıştır. 1909 yılında İstanbul'da vefat etmiştir.
Eyüplü Deli Tahir:
Kehribarcı Muhiddin:
Kehribarcıbaşı Ali Bey: Sultan II. Abdülhamit'in kehribarcıbaşı olup, Uzunçarşı'da dükkanı vardır. 1934 yılında vefat eden Ali Bey, Merkezefendi'de medfundur.
Akgerdan Mehmet Efendi: Meşhur tesbih ustası Beylerbeyli Galip Başsaka Usta'nın babasıdır.
Kalemdar Hayri:
Horozun Salih: 1858 yılında doğmuştur. Hasan Usta olarak da bilinen Salih Usta'nın dükkanı olmayıp, evinden çalıştığı bilinmektedir.1917 yılında vefat eden Salih Usta, Kasımpaşa civarında medfundur.
Kalafatçı Hasan:  
Benli Ali Bey: 1846 yılında doğmuştur. İstanbul Edirnekapı Sultanhamamı'nda sakindir. Uzunçarşı'daki dükkanı, 1894 yılında, Ramazan'ın 18' inde yanmıştır. 1916 yılında vefat eden Ali Bey, Edirnekapı Mezarlığı'nda medfundur. 

Balatlı Nuri (Arap Nuri/Ornaler): Karagümrüklü olup, Cevahir Bedesteni'nde dükkanı vardır. Ağızlıkçı İzzet Usta'nın yanında, bu sanatı öğrenmiş; 1936'da Ankara El İşleri Sergisi'nde, ağızlıkçılıkta birinci olmuştur. 1938' de Almanya'da uluslar arası el işleri sergisine katılmıştır. Kehribar sigara ağızlıklar ve tesbih yapımında ünlü olan Nuri Usta'nın, kehribar ağızlıklarla ilgili Almanya'da bir dergide yaptığı röportajı da mevcuttur. Ustanın, kemane tornası ve belgeleri, tesbih ustası Mehmet Bildik tarafından muhafaza edilmektedir.

Beylerbeyli Galip (Başsaka): 1910  yılında Edirnekapı'da doğmuştur. Babası dönemin tesbih ustalarından Akgerdan Mehmet Efendi'dir. Tesbih yapımını, babasından öğrenen Galip Usta; babasının arkadaşları olan, dönemin ünlü ustalarından da ders almıştır. Bu ustalar; Horozun Salih Usta, Tophaneli İsmet Usta, Kaymak Ali Usta ve Topuzun Halil Ustalardır. Tesbih sanatına uzun yıllar hizmet eden Galip Usta'da tesbih ustaları yetiştirmiş; bunlar arasında, Neyzen Niyazi Sayın, cerrah Prof. Dr. Bedii Gorbon gibi önemli isimler de bulunmaktadır. 25 Kasım 1978 yılında Beylerbeyi'nde vefat eden ustamız, Küplüce Mezarlığı'nda medfundur.



Not: Kemani tesbih ustalarının hayatları hakkındaki bu bilgiler: Beylerbeyli Galip Usta Fan Sayfası Kurucusu, Osman Yüksel Bey'den alınmıştır. Başta Necip Sarıcı Bey olmak üzere, bu bilgileri gün yüzüne çıkaran tüm üstatlara teşekkürü borç bilirim.

     Elbistan'da Tesbih
     Elbistan etnografyasında tesbihin; hem ibadet aracı olarak, hem de aksesuar olarak önemli bir yerinin olduğunu söylemek mümkündür. Kehribar başta olmak üzere kuka ve oltu yaygın bir şekilde kullanılmaktadır. Geçmişte var olan bu durum, günümüzde de geçerliliğini korumaktadır.

     Fotoğraflardan ve aile yadigarlarından anlaşıldığı üzere; erkeklerde oltu, kuka ve kehribar (Osmanlı sıkma adı verilen, sentetik fenol-formaldehit), naka (deve kemiği), akik, andız ağacı tesbihler, kadınlarda ise tesbih olarak; sedef, mercan, akik, Beykoz cam, ahşap tesbihler yaygın olarak kullanılmıştır. Ayrıca erkeklerin, kehribar, katalin, oltu, yıldız taşı sigara ağızlıkları, kadınların ise sedef, mercan, firuze, akik, kum inci, kehribar (doğal amber ve sıkma) ve cam kolyeler kullandıkları görülmektedir.

     Osmanlı'nın son dönemi Elbistan uleması ise 99'luk kuka, öd ağacı ve yine ahşap tesbihler kullanmıştır. Ayrıca ''Çekoslavak Katalin'' adı verilen, yeşil-kahverengi tonlarında sentetik bir malzemenin de sıklıkla kullanıldığı bilinmektedir.

     1940'ların sonunda Elbistan'da kemane torna ile tesbih yapan, İbrahim Ağa adında bir usta, nadirde olsa hatırlanmaktadır. Uzun Çarşı'nın Candargazi İş Hanı tarafından girişte Uğraklıoğlu'nun dükkanının hemen önündeki köşe başında bu tesbihleri satmıştır. Kümbet tarafında oturan İbrahim Ağa, uzun boylu, zayıf ve o tarihlerde de oldukça yaşlıdır. Evde yaptığı tesbihleri kına ile boyadığı söylenmektedir. Yaptığı 33 ve 99'luk tesbihlerin genelde ahşap olduğu ve yuvarlak, hafif söbe olduğu, bunları koluna dizerek pazarladığı anlatılmaktadır. (Bu ustamız ile alakalı herhangi bir bilgiye sahip olan var ise ve bana ulaşır ise minnettar olurum)



     İri taneli kehribar tesbihler ve kehribar ağızlıklar ise bölgedeki aşiret köylerinde sıkça rastlanmaktadır. Birkaç sene önce o köylerden bir kadın, ölen eşinin tesbihini boynuna kolye yapmış, merhumun hatırasını bu şekilde yaşatmaya çalıştığını belirtmişti. 2017 yılında, gördüğüm; kırmızı-pembe tonlarında şeffaf bir katalin tesbihin ise, Kantarma Köyü'nden bir Dede'ye ait olduğunu söylemişlerdi.

     Malatya'da bulunan Söğütlü Cami ve iş hanı, eskiden beri Elbistanlı tesbih meraklılarının uğrak noktası olmuştur. Ordan gelen tesbihlerin püskülü, normalden çok uzun olurdu ve bunlara ''Malatya usulü'' denirdi. Geçmişten beri Malatya'nın kuka tesbihlere ilgisi, Elbistan'ı da etkilemiştir. Elbistan'daki telaffuzu ''koka'' veya ''köke'' şeklinde olup, gerçek kukanın koktuğuna dair efsaneler yaygındır. Ancak telafuz hatasından kaynaklanan bu şehir efsanesini, ona inanan meraklıya anlatmak ve kanıtlamak imkansızdır. Eskiden 99 luk kukaların binlerce mark ve dolara alınıp satıldığı, üç beş römork buğday veya kışlık odun ile takas edildiği anlatılmaktadır. Hatta 99 kuka tesbihini, öldüğünde cenaze masrafları için satılmak üzere vasiyet edenlerden dahi bahsedilir. Kuka tesbihe merakı ile bilinen rahmetli Hamit Taşolar'ın; yıllar önce tesbih içinTrabzon'a,

Malatya'ya ve birçok yere gittiği anlatılır.
     Tesbih meraklısı bir amcamızın bana anlattığı anıyı sizlere naklediyorum;  ''İkindi namazı için Ulu Cami'ye vardım. Farz biter bitmez belimi duvara verdim duaya başladık. Karşı çaprazda bir adam minbere yaslanmış, bağdaş kurmuş oturuyor. Tanıdık ama bilemedim. Neyse tam tesbih çekme sırası geldi ki, adam cebinden bir kehrubar çıkarmasın mı? Önce hahık (akik) sandım. Tesbihi çektik bitti ama adam cebine koymadı, koluna astı. Elini açtı dua ediyor. Bu sırada cemaat çıkmaya başladı. Bende elimi açtım, dua eder gibi yaptım ama iki parmağım arasından tesbihi seyrediyorum. Adam duayı uzattıkça ben seyrettim.''

Eee ne oldu tesbihe bakabildin mi?  diye sorduğumda şu cevabı verdi;

''Ne bakması yavrum, adam getti heç oldu, benim dua cec oldu.'' Tesbih merakı böyle bir şey işte. Tesbihi seyretmek uğruna duadan etmiş, meraklı amcayı…

     Günümüzde Elbistan'da sanatsal açıdan hatrı sayılır ustalar mevcuttur. Özellikle üç ustanın, kuka tesbihlere gümüş çakma işçilikleri meşhurdur. Çeşm-i bülbül, piramit işleme gibi birçok çeşit çalışmaktadırlar. Ketizmen Köyü'nden bir usta ise parça malzemeden, sıfırdan tesbih yapmaktadır. Son zamanlarda ise ''imameye lale atma'' geleneği yaygın hale gelmiş, sadece bu işçilik üzerine çalışanların sayıları da oldukça artmıştır.
     Değerli okurlar; tesbihlerimi satmadan önce, koleksiyon yaptığım yıllarda yazdığım ''Tesbih'' şiirimi sizlere taktim ediyorum;

     Tesbih
Evvel hakka zikr için, var olmuştu habbesi, 
İmanlı elde yaren, bir vesiledir tesbih, 

Her çekişte bir nefes, cümle gamdan uzakta,
Derde derman değilse, söyleyin nedir tesbih?

Ol Esma-i Hüsna'dan, vasıl oldu sayısı,
Otuz üç doksan dokuz, say ki böyledir tesbih,

Nadim isen hatadan, parmak vurur hak diye,
Estağfurullah azim, cürme tövbedir tesbih,

Habbesi, imamesi, hitamesi, nişanı,
Bir ipin üzerinde, bütün gövdedir tesbih,

Bazı kehrüba olur, bazı mercan, bazı taş, 
Kuka, oltu, firuze, türlü habbedir tesbih,

Bed gününde dert çeker, mutlu isen sürurda,
Dostun halis hasıdır, işte öyledir tesbih, 

Duada yakarışta, yalvarır Orhan ile, 
Yürekten sübhadır bu, ancak Rabbedir tesbih.
(Orhan Saydam, Ocak 2019, Elbistan)


     Kehribar
     Makalemin son kısmında, en çok rağbet gören tesbih çeşidi; kehribarı ve özelliklerini ayrıca işlemek istedim. Bunun nedeni ise; ''Osmanlı sıkma kehribar'' adı ile anılan, fenol-formaldehit bileşimi ''faturan'' denilen yapay malzeme ile ''damla kehribar'' denilen çam reçinesi fosili olan ''amber'' in, karıştırılıyor olmasıdır. İki malzemenin aslında birbiri ile uzaktan yakından alakası yoktur. Biri kimyasal suni bir malzeme, diğeri ise tamamen doğal bir malzemedir. 

     Kehribar ise Farsça bir kelime olup ''kehrü-bara'' şeklindedir. ''Saman kaldıran'' anlamına gelen bu kelime, organik reçine ve sentetik olan bu iki malzeme için kullanılmaktadır. ''Siyah Kehribar'' terimi ise Erzurum Taşı/ Oltu Taşı için kullanılmaktadır.

     Damla Kehribar/ Amber  
     Bir çok ağaç, gövdesi veya dalları yara aldığında; ''reçine'' denilen yapışkan ve yoğun bir madde salgılar. Bazen bu salgılama esnasında reçineye; karınca, sinek, arı hatta akrep, kurbağa gibi ufak canlılar yapışarak, içerisine hapsolur. Özellikle yüksek ağaçların (çam ağacı, bazı tropik ağaçlar vs), reçinelerinin; basınç ve başka etmenlerle, milyonlarca yıl fosilleşmesi ile oluşan bu maddeye ''amber'' denir. Literatürümüze ''damla kehribar '' adı ile geçen bu madde; Baltık Ülkeleri başta olmak üzere, Polonya, Litvanya, Rusya, Sicilya, Meksika, Çin gibi ülkelerde bulunmaktadır. Piyasada ''Baltık Kehribarı'', ''Polonya Kehribarı'' gibi isimlerle de anılan bu malzemenin çok farklı renkleri vardır. Sarı renklerinin makbul olduğu bu malzeme, ''Kaliningrad Damla'' , ''bal-kaymak'' , ''kraliçe damla'' gibi isimlerle anılır ki, bu isimlerde piyasa isimleridir. Kırmızı, mavi, kahve tonları renklerinin de bulunduğu bu malzeme, eskiden ''kehrüba'' olarak adlandırılmış, ayrıca antik çağlardan günümüze kadar, takı ve süs eşyası olarak kullanılmıştır. Kırılgan bir yapıya sahip, hassas bir malzemedir. Kendine has, çam reçinesi kokusu mevcuttur.



Sıkma Kehribar (Osmanlı Sıkma) ve Katalin (Osmanlı Bağa)

     ''Faturan'' adı ile bilinen bu malzeme; ''fenol-formaldehit'' türevi kimyasal bir üründür. Bu ürünün, Belçika asıllı Dr. Leo Hendrik Baekeland isimli, Amerikalı bir kimyager tarafından, 1907 yılında patenti alınmış, 1910 yılında ise ürünün satışına dair; ''General Bakalite Company'' adında bir şirket kurulmuştur. Alternatif bir yapı malzemesi olarak üretilmiş; baston sapı, şemsiye sapı, çekmece kulpu, sigara ağızlığı vb. ürünlerde ve mobilyacılıkta kullanılmıştır. Bu malzemeyi değerli kılan ise 1940'larda üretimi tamamen durmuştur. Bunun sebebi ise içerisindeki maddelerin, hava ile oksidasyonu sonucu, renginin; sarıdan kaysı tonlarına ve vişne tonlarına dönmesidir. O tarihte satılan ürünlerin, renk değişimi nedeni ile şikayet edilmesi; kimyagerleri bu sorunu çözmek için çalışmaya itmiş, bunun sonucunda ise ''katalin'' adı verilen malzeme ortaya çıkmıştır. 1927 yılında New York'ta ''American Catalin Corporation'' şirketi tarafından patenti alınarak, 1950'lere kadar üretimi yapılmıştır. Faturan ve katalin grubunun genel ismine ''bakalit'' denilmektedir. Katalin; ülkemizde ''Miskevi Bağa'' olarak anılsa da, bu terim yanlıştır. (Misk: güzel koku, bağa: kaplumbağa kabuğu) 

     Bu malzeme ülkemize de ihraç edilmiş, ustalar tarafından; başta tesbih olmak üzere, ağızlık, nargile marpucu vb. ürünlere dönüştürülmüştür. Kanaatimce; bu malzemelerden üretilen tesbihlerin ''Osmanlı''  ibaresi ile anılması, tesbihin eskiliğini kasıt ile mümkün olabilir. Ve çıkrık kemane torna ile üretilen her tesbih, üslupsal açıdan ''Osmanlı'' ibaresi ile anılmaktadır. Ancak, Beylerbeyli Galip Usta'nın 1978'de, Yaşar Evci Usta'nın 2018'de vefat ettiğini düşünürsek, bu ibare havada kalmaktadır.



Osmanlı sıkma denilen malzemenin; rengi ve damar yapısı çok önemlidir. Tesbihlerin yuvarlak ve şalgami kesimi makbul olup, tesbihe yüzeyden bakıldığında damar görülmemesi gerekir. İp yollarının olduğu kısımdan görünen damar makbuldür. Direk bakınca damar görülüyorsa, buna ''ters damar'' denir. Damarsız ve şeffaf malzemeler de oldukça yaygındır. Koyu ya da açık kırmızı kehribarlara ''ateşi kehribar'' denir ve bunlar damarsızdır.

     Ticari gailelerle uydurulmuş; ''İran kehribarı'' (ki sert polyesterdir), ''Necef Bağa'', ''kanayan bağa'' gibi terimler, ''gerçek kehribar yanmaz'' şeklinde söylemler; hem tesbihlere hem de tesbih sanatına zarar vermektedir. Zira bazı isimler, malzemenin menşeine ve rengine göre verilmiştir. Örneğin: yerel bir terim olarak, ''mışmışi kehribar'' kaysı renk kehribar için söylenilmektedir. ''Zar kehribar'' ise oyun zarı olarak üretilen malzemeden, mamul tesbihlere verilen isimdir. ''Barudi Kehribar'' ise, yandığında barut gibi patlamak sureti ile reaksiyon verdiği için, bu isimle anılır. Irak, Suriye ve İran'dan da tesbihler sıkça gelmektedir ancak, işçilik ve malzeme bakımından geneli çok zayıftır. (tesbihe göre çok büyük tek delik imameler vs.)

     Günümüzde, Bakalit grubu; katalin ve sıkma malzemenin yeni versiyonu üretilmektedir. Ancak eski malzemeyi, ağırlık, yumuşaklık, damar yapısı vb. gibi hiçbir konuda tutmamaktadır. 

     Hülasa eskiden koleksiyon yapan biri olarak, tesbihlerimi sattıktan sonra bu merakın sanatsal kısmına yöneldim. Eski ustaları ve teknikleri araştırmaya başladım.  Şunu belirtmem gerekir ki, insanın bir hobi sahibi olması çok güzel bir şeydir. Bu tesbih ya da başka bir şey olabilir. Koleksiyonu yapmak (tabi maddi imkanlar dahilinde), yeni bilgiler öğrenmenin yollarından biridir. Ancak bilinçli koleksiyon yapmak gerekir. Aksi hali istifçilik olur. Tesbih kullanımına da dikkat etmek gerekir. Tesbih ile stres atmanın yolu, onu sağa sola savurmak olamaz. Tesbih adabı ve ağırlığı olan bir nesnedir…

      Kaynakça
Sarıcı, Necip, Dua Taneleri: Tesbih, İstanbul, 2008
Beylerbeyli Galip Usta Fan, Osman Yüksel, 2020
İslam Ansiklopedisi, Tesbih Maddesi
Pelin Çift ile Gündem Ötesi, Tesbihler, 183. Bölüm
Habbehane. Com 2020 
 
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Nurettin Musaoğlu 11 ay önce

Çok teşekkürler Orhan Bilgi ve belgeler ile Tesbihin tarihcesi hakkında bizleri aydınlattın teşekkürler Nurettin Musaoğlu

Avatar
MEVLÜT ERDEN 11 ay önce

TEŞBİH ÜZERİNE BİR FIKRA
Almanya’dan gelen bir misafirini kahveye götüren Türk’e Dikkat ettim herkes ellerindeki boncukları sayıp duruyorlar.Bu insanlar bu hareketleri ile birşeyler mi üretiyorlar ?diye sorar Bizim Türk kıvrak zekası ile
“Bizim millet savaşçı bir milletidir.Burda tetik çekme eğrimi yapıyorlar.” Der ve Alman şaşırır kalır.

Avatar
Murat Aykaç Erginoz 10 ay önce

Sevgili Orhan okumaya doyamadım.Benimde iki tesbihin var.Birisini rahmetli eşim 1996 da Hac görevimizi yaparken hediye etmişti.Kehribar diğerini Erzurumlu bir öğrenci velim oltu taşından.Boylece çok detaylı bir biçimde tesbihi öğrendik.Cok teşekküler.. Büyünsün Orhan.

Avatar
ENGİN GÜLEÇ 1 ay önce

Çok güzel bir yazı olmuş.Koleksiyoner olarak rahmetli akgerdan Mehmet Efendi'nin Osmanlı miskevi tesbihinin elimde bulunmasıda ayrı bir mutluluk.Başarılarınız devamı dilerim.Syg.