banner136
banner191

-TECRÜBE İLE SABİT-3-

Çiçeklilerin Adı Ciyerciye Nasıl Çıktı:

Her yaşın bir 'eskiden'i vardır. Yeni ile eski kıyaslanır iken söze 'eskiden' diye başlamak için illa da yüz yaşamış olmanız gerekmez. Onun için dedim, "Her yaşın bir eskiden'i vardır" diye...

Eskiden, Söğütlü çayı üzerinde bu kadar köplü yoktu mesela... Yapalak, Maraba, Eldelek, Akveren istikametinden gelip Tepebaşı'ndan şehre girecek olan köylüler Söğütlü'yü suya girerek geçerlerdi. Eldelek'in, Yapalak'tan geçip Darende'ye giden yola bağlanmadan önceki yolu, köyün güney tarafından ve Akveren köyünün hemen altından Termik yolunun üzerindeki köplüye çıkar -tabii o vakitler köplü yoktu-, oradan da Taşolar kümesinin önünden -ki şimdiki adı hala Eldelek caddesidir- geçerek şehre ulaşırdı.

O dönemler, şehre yakın köylerle uzak köylerin birbiriyle akrabalıkları vardı.

"Uzak köylerle akrabalıkları vardı" diyorum; hatta akrabalıktan öte, candan dostlukları vardı.

Çünkü, Elbistan'a 25-30 km. mesafeden sabah ezanında yola çıkan bir köylü veya köylüler, Pazartesi pazarında satacağı malları önüne katarak Elbistan'a gelecek olsa akşama ancak ulaşırlardı. Satsalar alamazlar, alsalar gerisin geriye dönemezlerdi. Onun için de, uzak köylerden imkanı kısıtlı olanlar, akşama yakın geldikleri Elbistan'a en yakın ve konaklayabilecekleri bir köye yatılı misafir olurlar ve sabah erkenden şehrin yolunu tutarak vardıkları şehirde satacaklarını satıp alacaklarını aldıktan sonra, gün akşama devrilirken çıktıkları şehirden misafir oldukları aynı köye dönerek tekrar misafir olurlardı. Salı sabahında da kalkıp kendi köylerine dönerlerdi. İmkanı olanlar ise şehirde hanlarda kalırlardı.

İşte bu yüzdendir ki, her köyün misafir olacağı bir köy vardı. Berçenekliler Hasanköyü'nde, Alandarlılar Elembey'de, Yapalaklı, İncecikli ve Gôceörenliler de  -anadan ebem, Hasan Kiya'nın torunu olmasına rağmen nüfusa ketum yazılarak, onca zenginlikten pay verilmeyen yetim kızcağız, tek sermayesi emeği olan dedemin hanımı İncecikli olduğu için- Eldelek'te kalırlardı. Yani (Hırro) Hacı dedemlerde...

Evlerin küçük, gönüllerinse alabildiğine geniş olduğu o vakitler çook gerilerde kaldı.

Gelenin yemeklenmesi, hayvanlarının ahıra çekilerek, fazla olmaları halinde komşuların ahırlarına taksim edilerek yemlenmesi, yeterince yatak-yorgan olmadığı için, konu-komşudan temin edilerek misafirlerin yatırılması...

Bütün bu telaşın bir de kışa rastladığını düşündüğünüzde, olayı anlamak aklın alacağı bir şey olmaktan çıkar...

Bunca fedakarlığa katlanabilmek... Üstüne basa basa söylüyorum: Aklın alacağı bir şey değildir!..

Kardeşin kardeşe yatılı misafir olmayarak pansiyonlarda kaldığı bu günlerden o günleri anlamak...

Evet; ateşin kıymetli, közün lazım, külün ihtiyaç olduğu o günler çook uzaklarda kaldı.

Onlarla birlikte samimiyetimiz, muhabbetimiz, hissiyatımız ve hassasiyetimiz de uzaklarda kaldı.

Baharın gelmesiyle uyanan suların sarı sele dönüştüğü köplüsüz sulardan geçip gelenler nerde? Yağmura tutulan yolcular hani!?..

Çilesi gölgesinden büyük, yokluk ateşini şükürle serinleten, en büyük zenginliğin kanaat olduğunu tavsiye eden gönül erleri çook gerilerde kaldı artık...

Yukarıda söylediğimiz şeylerin geride kalmasından önceki devirde Elbistan'da yaşayanların çoğu birbirini tanırdı. Ve bu tanıma direkt ya da bir yakınıyla tarif edilerek tamamlanırdı.

İnsanların birbirini şahsen veya ismen tanıdığı, hoşgörünün ve esprinin gırla gittiği o günlerde, bir vatandaşın üç lavaş -açık ekmek- almak için girdiği bir fırına  elinde tepsi ile bir başka vatandaş daha girer. Ve acele acele konuşan bu sonraki, tepsideki ciğeri fırıncıya uzatırken, Çiçek köyünden olduğunu söyleyip ciğeri iyi pişirmesini tembihleyerek fırından ayrılır.

Elinde tuttuğu kağıt torbanın ağzından üzüm aldığı anlaşılan vatandaş, fırıncıya, ciyer tepsisini veren o kişinin neden üstüne basa basa Çiçekli olduğunu belirtmek ihtiyacı duyduğunu sorar.

Fırıncı da "Gardaş, ben Çiçek'ten evliyim. Bunu bir âlem bilir. Bu tür şeyleri verenlerin çoğu, Çiçekli olmamasına rağmen Çiçekliyim derler ki, pişirmede daha bir ihtimam göstereyim... Ben de, bu duruma alışkın olduğumdan hiç bozuntuya vermem" der.

Lavaşını alan kişi, Nizam İsmet'in hızar atölyesinin bulunduğu yerde, selvilerin gölgesinde bekleyen arkadaşlarının yanına varır.

Ve fırıncı ile arasında geçen muhabbeti anlatır.

Bunun üzerine, öğle yemekleri üzüm-ekmek olan üç arkadaştan oldukça muzip birinin aklına bir cinnik düşer. Ve "Arkadaşlar, az sabırlı olun. Üzüm-ekmek biraz beklesin. Ben size ciyer yedireyim..." der.

Ve, nasıl olacak diye meraklı gözlerle kendisine bakan arkadaşlarının konuşmasına fırsat vermeden sözlerini sürdürür:

"O adamın Çiçekliyim diyerek verdiği ciyer pişince alıp getireceğim."

Arkadaşlarının "Bu nasıl olacak?" demeleri üzerine, "Siz o işi bana bırakın!" der.

Pişme süresinin tamamlanmasına yakın fırına damlayan uyanık köylü "Bizim arkadaş size tepsi içinde ciyer vermiş, onu almaya geldim" der.

Fırıncı, "Arkadaşın kim?" diye sorduğu adamın "Çiçekli!.." demesi üzerine, üstünde iki lavaş ekmeğin olduğu tepsiyi uzatarak "Buyur!" der.

Bizimki tepsiyi alıp gide-dursun... ciğeri veren uyanık gelir:

"Usta, bizim ciyer ne oldu?"

"Hangi ciyer?!"

"Hani tepside verdiydim ya..."

"Hâ o mu, onu senin arkadaş biraz önce gelip aldı."

"Neee!?.. Arkadaşım mı?.."

"Evet!.."

"Nasıl biriydi, ne dedi?"

"Vallâ, nasıl biriydi onu bilmem, Çiçekli olduğunu söyledi. Ben de, sen ciyeri verirken Çiçekliyim dediğin için, isteyen arkadaşındır diye tereddüt etmeksizin verdim gitti!.."

Ciyeri elden giden uyanık, bu olaydan sonra, her gittiği yerde fırına verdiği ciyeri Çiçeklilerin alıp yediğini dillendirerek, zaten küçük bir yer olan Elbistan'da Çiçek köylülerinin adını 'Ciyerci'ye çıkarır.

O gün bu gündür, "Çiçekliyim" diyen birine, "Desene sen de ciyercilerdensin?!.." diye espri yapılır.

Ezcümle: Kötek bile kısmetle yenilirmiş. Kısmet değilse, elinle fırına verdiğin ciyeri elin oğlu yer. Bize de hikayesi kalır...

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Durmuş Öztürk 1 ay önce

evet çiçekli'lerin güzel hikayesi.. bu arada bende çocukken, ilk okul 2-3 sınıfta marabadan elbistana bazan aileden izinsiz kaçak giderken tepebaşında söğütlü üzreinde o zamanlar(eskiden) köprü olmadığında kısa bacalarımda, paçaları sıvar yaz aylarında çağıldayarak akan o dup duru sudan geçerdim.. hatta orada yaşayan gazları sahipsiz sanırdım. bir gün birisini yakalayıp eve götürmek istedim.. vay başıma gelenler.. gazlar hep birlikte sürü halinde dillerini çokarıp korkunç bir tıslama ile üzerime geldilerki nasıl kaçıyordum.. mehmet hocama bu güzel hikayesi için gönülden teşekkür ederim.. sağlık ve sevgiyle..

Avatar
Abdullah Sermet Demirci 1 ay önce

Dilinize, yüreğinize, emeğinize sağlık hocam, ağabeyim. Çok güzel bir emek.

Avatar
Hacı Aygün 1 ay önce

Kalemine yüreğine sağlık arkadaşım

Avatar
Çakabey Hoca 1 ay önce

Diline sağlık.
Selamlar

Avatar
Abdullah Sermet Demirci 1 ay önce

Kaleminize, yüreğinize emeğinize sağlık hocam, ağabeyim. Kıymetli bir paylaşım

Avatar
Osman 1 ay önce

Mehmedim kalemine sağlık çok güzel olmuş alemdarli bir ahmet dayın vardı onu lada anıların vardı arada kizdirirdin girişi var çıkışı yok tırlar ne oldu derdin Ahmet dayın küser tekrar barışmak için ne mücadele ederdin

Avatar
Adulhakim Eren 1 ay önce

Sağol Gözükara Çiçeklinin Ciğerini ve geçmişi zevkle okudum.Hem de anılarım tazelendi.

Avatar
Feride Şahin 1 ay önce

“Eskidenlerin” tozuna yetişmişliğime minnetle...
Tozu bile bu kadar tatlı “eskideni” tatmayan yenilere hüsranla...
Yüreğinize sağlık diliyorum, yine çok güzel olmuş