banner136
banner191

Karışmak veya karışmamak ya da karışamamak!..

İşte bütün mesele bu hassas noktada düğümleniyor. Bütün kavgalar, bütün çatışmalar, bütün anlaşmazlıklar ve geçimsizlikler bu ince çizgide ve bu ince düzlemde cereyan ediyor.

Nerelerde?

Ailede, mektepte, sokakta, toplumda; hülâsa hayatın her alanında ve her yerde!..

Uyarmak mı? Nasihat etmek mi? Örnek ( nümûne-i imtisâl, rol model) olmak mı? Karışmak mı?

Hangisi?

Hiçbiri mi, yoksa hepsi birden mi?

Çok ince, çok karmaşık bir mesele ve çok zor bir psikoloji!..

İnsan ne yapacağını, muhataplarına nasıl davranacağını, muhataplarının da nasıl tepkiler vereceğini çok fazla kestiremiyor değil mi?

Beşerî münasebetler (sosyal ilişkiler) çoğu zaman da başarısızlıkla sonuçlanıyor, öyle değil mi?!..

Çünkü bu konu sosyo-psikolojik bir konudur, sosyo- psikolojik konular da son derece girift ve karmaşıktır. İnsanların zihinsel, bilişsel (cognitive), duyuşsal ve davranışsal tavırlarına etki eden binlerce, yüzbinlerce sosyal-psikolojik faktör vardır. Onun için bu meselede insan denilen varlığı anlamak, çözmek, yorumlamak, yönlendirmek ve yönetmek hiç de kolay değildir.

Bu bakımdan toplum içindeki insanı anlamak konusu, bilimsel olarak Sosyal Psikolojinin ilgi alanına girer. (Bu konuda Mümtaz Turhan’ın “Cemiyet İçinde Fert” kitabını ve Alfred Adler’in “İnsanı Tanıma Sanatı” ile diğer kitaplarını okumakta fayda vardır).

Esasında insanların (bireylerin) yaşantılarına karışıp - karışmama konusu, ontolojik olarak özgürlük (hürriyet) kavramıyla çok yakından ilgilidir, hatta bu kavramla iç içe geçmiştir. Öylesine geçmiştir ki, âdeta et-tırnak misâli gibidir.

İnsan denilen varlığa yakışan ve yaraşan da budur. Zâten Allah bunun için insanı özgür (hür) yaratmıştır ve bu hürriyetinden dolayıdır ki onu iş ve işlemlerinden (amellerinden) sorumlu tutmuştur. Akıllı, zeki, iradeli ve hür olmayan bir varlık, yaptıklarından - ettiklerinden dolayı hiç sorumlu tutulabilir mi?

Ama takdir edilir ki bu hürriyet, sınırsız bir hürriyet değildir. Çünkü insanın gücü ve yetenekleri itibariyle hem bu mümkün değildir hem de toplum içinde yaşayan bir varlık olarak sosyal ihtiyaçları nedeniyle bu imkânsızdır.

İşte insanın bu fıtrî ve sosyal ihtiyaçlarının karşılanmasından doğan bu zorunlu dayanışma  durumundan dolayı Nurettin Topçu insanın bu durumuna; hem ontolojik olarak zorunlu “ilk esaret” hem de toplumsal dayanışmanın zorlamasıyla ve kaçınılmaz olarak bir nevi kendi iradesiyle zorunlu-gönüllü “ikinci esaret” demektedir. (Bu konuda Nurettin Topçu’nun “İsyan Ahlâkı” kitabı ile diğer kitaplarına bakılabilir).

Hâl böyle olunca; her ne kadar hürriyet insandan ayrılmaz bir parça ya da insan olmanın gereği olarak olmazsa olmaz bir vasıf ve bir değer olsa da; ontolojik olarak gerek yetenekler, gerek İlâhî normlar, gerekse de toplumsal yapıdaki sosyal ilişkiler nedeniyle insanın bu hürriyeti belirli ölçülerde ve belirli çerçevelerde sınırlandırılmıştır.

Başka bir deyişle, Jean Paul Sartre’ın önderliğini yaptığı “egzistansiyalizm” felsefesinde olduğu gibi insan için sınırsız bir özgürlük yoktur. Bu bakımdan sınırsız özgürlük anlayışı, arayışı, söylemi ve eylemi kulağa çok hoş gelse de; pratikte ve realitede böyle bir şey muhâldir, imkânsızdır, başka bir ifâdeyle ütopyadır.

Bütün bunlar gösteriyor ki; demek ki insanın özgürlüğü belirli hâllerde ve belirli ölçülerde pekâlâ sınırlanabiliyormuş, sınırlandırılabiliyormuş ve insanın yaşantısına karışılabiliyor yâni müdahale edilebiliyormuş; bu durum insanın nefsine çok ağır gelse de ve müdahale sırasında reddetme duygusu çok yoğun bir şekilde yaşansa bile!..

İyi, güzel ama; peki bu sınırlandırmayı, bu müdahaleyi kim, nasıl ve neye göre yapacak?

İşte işin püf noktası, kırılma noktası burada başlıyor!..

Bir müdahaleden (karışmadan) söz edildiği zaman, işin tabiatı gereği müdahalenin olduğu ya da olacağı her yerde mutlaka bir otorite bulunur. Bu otorite kimi zaman Allah, kimi zaman devlet, kimi zaman ailede anne-babalar, kimi zaman okulda öğretmenler, kimi zaman da sosyal normlar denilen örf, âdet, gelenek, görenek ve töreler bağlamında toplumdaki büyükler olur.

Allah’ın İnsanların Yaşantısına Karışması ve Müdahalesi:

Allah, insanların yaşantısına karışır mı karışmaz mı? Soruyu başka bir formda soralım: Allah, insanların yaşantısına karışsın mı, karışmasın mı? Yine başka bir şekilde soralım: Allah’ı kendi yaşantımıza karıştıralım mı, karıştırmayalım mı?

Cevaplar kişilerin inançlarına ve değer yargılarına göre muhtelif olabilir. Ateistler (inançsızlar) muhtemelen; “sorun yok, bizi ilgilendirmez, zâten biz bir yaratıcıya inanmıyoruz ki” diyeceklerdir.

Deistler muhtemelen; “tamam Tanrı var ama bir kez evreni yaratmış ve kabuğuna çekilmiştir. Artık bununla yetinmelidir. Bizim dünyada nasıl yaşayacağımıza, nasıl bir yaşantı süreceğimize karışmamalı ve müdahil olmamalıdır, ona biz karar vermeliyiz” diyeceklerdir.

Bu bir nevi; “Tanrı’nın hakkı Tanrı’ya, Sezar’ın hakkı Sezar’a” anlayışıdır.

Teistlere (inananlar) gelince; bunlar (çoğunluğu işin şuurunda ve meselenin farkında olmasa bile) zâten inanmakla peşinen Allah’ın yaşantılarına karışmasını ve müdahil olmasını otomatikman ve irâdî olarak açıktan ve zımnen kabûl etmiş oluyorlar. En azından fiilî olarak pratikte (amelde) olmasa bile, teoride (îmân ve inançta) böyledir.

Ancak inananların yaşantılarına bakıldığında; Allah’ın yaşantılarına (hayatlarına) karışmasını görünüşte istiyorlar gibi ama, davranışları ve yaşam biçimleri itibariyle aslında bunu istemiyor, kabûl etmiyor ve reddediyorlar.

Bunun böyle olup olmadığını samimiyetle ve dürüst bir şekilde herkes kendi hâllerine, niyet ve düşüncelerine, yaptıklarına, ettiklerine, yaşantılarına bakarak tayin ve tespit edebilir ve bir nefs muhasebesi yaparak bunu test edip gâyet iyi anlayabilir ve görebilirler. Ayrıca çevrelerindeki inananların hâllerine bakarak da bunu fark edip teyit edebilirler.

Devletin İnsanların Yaşantısına Karışması ve Müdahalesi:

Modern zamanlarda bir modadır gidiyor. “Sen benim yaşantıma karışamazsın!” söylemi. Bu sloganik söylem, genelde insanların, özelde de gençlerin çok hoşuna gitse de ve dahi kulağa çok hoş gelse de; pratikte çok fazla bir geçerliliği yoktur. Çünkü bu “sınırsız bir özgürlük” anlayışı ve yaklaşımına girer ki, yukarıda da ifâde ettiğim gibi gerçek hayatta ve realitede bu mümkün değildir.

Siz, yeryüzünün en özgürlükçü, en demokrat devletini bulun getirin; yine de bu devletlerde dahi belirli normlar, kurallar ve kanunlar çerçevesinde sizin özgürlükleriniz sınırlanır, kısıtlanır ve yaşantılarınıza belirli ölçülerde müdahale edilir. Bu devlet olmanın bir gereğidir ve kamu düzeni için zorunludur.

Zâlim, ceberrut, faşist, komünist, teo-politik ve teo-diktatoryal rejimlerin haksız yere halkının haklarına müdahale ettiği ve öz halkına zulmettiği devlet yönetimleri ayrı bir tartışma konusudur ve bu, şu an ki konumuzun dışındadır.

(İdeal devlet yönetim felsefeleri için, Eflatun (Platon)’un “Devlet” ve Fârâbî’nin “El Medinetü’l Fâzıla” adlı eserlerine bakılabilir).

Ailede Anne-Babaların Çocuklarının Yaşantısına Karışması ve Müdahalesi:

Toplumdaki aile yapılarında en çok sıkıntısı çekilen; anlaşmazlıkların, çatışmaların ve kavgaların yaşanmasına sebep olan bir meseledir, bu mesele. Sanırım hiçbir anne-baba yoktur ki; çocuklarının yaşantısına karışmasın ya da müdahale etmesin. “Biz çok özgürlükçüyüz, hiç karışmayız” diyen ailelerde dahi bir şekilde karışma ve yönlendirme vardır.

Aslında burada “karışma” ya da “müdahale” kavramlarının tanımını iyi yapmak ve içini iyi doldurmak gerekir. Özünde bu iki kavram; insana (bireye) psikolojik olarak negatif çağrışımlar yaptırır. Prensip olarak hiçbir insan kendisine karışılmasını ve müdahale edilmesini istemez, bundan hoşnutta olmaz. Ama hayatın gerçekleri çok farklıdır. Biz burada bu kavramları realist ve rasyonalist bir bakış açısıyla ele alıyor ve iyilik, güzellik, ahlâk, nasihat, maslahat ve felaha ulaşmak için pozitif anlamda kullanıyoruz.

Belirttiğimiz gibi karışma ve müdahale derken neyi kastediyoruz ve müdahale edecek isek niye, neye, ne kadar ve nasıl müdahale edeceğiz. İşte bunun yöntemini ve dozajını çok iyi ayarlamamız gerekiyor. Ayarın ölçüsünü kaçırırsak; şifa olacak ilaç, zehre dönüşür.

Gerçekte anne-babalar ve ailedeki büyükler, karışmanın ve müdahalenin yöntemini ve dozajını çok iyi ayarlayarak çocuklarına rol model olmalıdırlar ve yaşantılarıyla, tutum ve davranışlarıyla örneklik teşkil etmelidirler.

Tabiî bu arada her bakımdan anne-babanın denkliği, kültürel uyumu, eğitim düzeyi, hayata bakışlarının paralelliği, iletişim ve anlaşabilme frekanslarının yüksekliği bu konularda hayatî derecede önem arz etmektedir.

Eğer, anne-baba arasında denklik bakımından büyük uçurumlar varsa; eşlerden herhangi birisinin gayret sarf etmesi bir yere kadar olacaktır ve meseleyi kökten çözemeyecektir.

Bununla birlikte, modern yaşamın etkisiyle de ailede olsun, toplumda olsun özellikle ergenler ve gençler, gerek anne-babalarının, gerekse de büyüklerin kendilerine karışmalarından (kendi iyilikleri için dahi olsa) acâip derecede irite ve rahatsız oluyorlar. Hele de gelin, kayın-ana, kayın-ata ilişkilerinde. Çünkü alabildiğine bir serbestlik, rahatlık ve dokunulmazlık içinde büyümüş ya da büyütülmüşler ki; bu yaşam felsefesi modernist yaşam felsefesiyle de birleşince, işte sonuçta böyle bir sürü olumsuzluklar, üzücü ve istenmedik durumlar ortaya çıkabiliyor.

Hâlbuki; anne-babaların ve ailedeki diğer büyüklerin nasihatlerinden, bilgilerinden, görgülerinden ve tecrübelerinden yararlanmak, ancak akıllı insanların işi olsa gerektir.

Okulda Öğretmenlerin Öğrencilerin Yaşantısına Karışması ve Müdahalesi:

Klişe bir ifâde vardır: “Öğretmenlik Tanrı Mesleğidir” denilir. Her ne kadar bu söz lafız ve yüzeysel (sathî) olarak doğru gibi gözükse de, “öğretmenlik” çağdaş norm ve modern pedagojik tanımlamalara göre bir meslek olsa da, Tanrı’nın böyle bir mesleği yoktur.

Allah (Tanrı), insana dair böyle tanımlanmış beşerî kavramlardan ve nitelemelerden elbette ki münezzehtir. Kaldı ki câri olan bugün ki eğitim felsefeleri, eğitim politikaları, eğitim amaç ve uygulamaları hepten Allah’tan bağını koparmış, ipsiz - sapsız (“Allah’ın ipine ‘vahiy’ sımsıkı sarılın” âyetiyle ilgisi kalmamış) bir hâl almış, zâten köprünün altından da çok sular akmıştır.

Bütün bunlara rağmen Allah, Rab’dır; yani terbiye eden (eğiten), yöneten ve yönlendirendir. Zâten  eğitimin eski adı da, terbiye idi.

Bugün ki modern pedagojiye göre okuldaki öğretmenlerin görevi; öğrencilerin davranışlarına karışarak ve müdahale ederek, onlarda istendik yönde (resmî ideolojinin eğitim felsefe ve politikalarına uygun bir şekilde) davranış değişikliği oluşturmak ve istenmedik yönde edinilmiş olan davranışları da ortadan kaldırmaktır.

Ancak pratikte öyle bir noktaya gelindi ki; öğretmenler artık öğrencilerine ağızlarını dahi açamaz oldular. Öğrenciler, modernizmin, medyanın ve sosyal medyanın insanlar, aileler, toplumlar ve gençler üzerindeki etkisiyle ve kelimenin tam anlamıyla “bağımsızlıklarını” ilân ettiler. Fakat bu bağımsızlık göründüğü kadar hiç de mâsum, insanî, ahlâkî ve terbiyevî bir bağımsızlık değildir.

Eskiden aileler çocuklarını okula “eti senin, kemiği benim” anlayışıyla verirlerdi, şimdi ise okulu basıp kendi çocukları için, diğer öğrencilerin gözleri önünde öğretmen ve yöneticileri döver hâle geldiler. Tabii ki bu durum, tam bir ifrat ve tefrit meselesidir.

Ama asıl olan; öğretmenlerin, anne-babaların, medya, sosyal medya ve toplumdaki tüm aktörlerin bu konularda rol model olmaları, yâni iyi ve güzel yönde bir örneklik teşkil etmeleridir.

Toplumda Büyüklerin Gençlerin Yaşantısına Karışması ve Müdahalesi:

Sosyolojik olarak kapalı toplumlarda (köy ve kırsal kesimlerde, küçük kasaba ve şehirlerde) eskiden örf, âdet, gelenek, görenek ve törelerimiz çerçevesinde büyükler (güngörmüş aksakallılar, âkil insanlar), küçüklerin (çocuk ve gençlerin) hâl ve hareketlerine karışırlardı. Bu karışma onların iyilikleri için ahlâkî ve terbiyevî bir zeminde yapılırdı.

Bu durum, hem sosyal etkileşim modeliyle bir öğrenme - öğretme metodu idi hem de beşerî münasebetler (sosyal ilişkiler) bağlamında içinde yaşanılan topluma uyum sağlama (sosyalleşme) konusunda gençler için büyük bir imkân ve fırsattı. Ayrıca bu tür sosyal ilişkiler, toplumsal sağlığın korunması açısından da bir kıymet ifâde ederdi.

Çocuklar ve gençler de, henüz ar ve hayâ damarının çatlamadığı zaman dilimlerinde büyüklerin kendilerini yanlış bir davranış karşısında uyarmalarına gönülden razı olur ve büyük bir mahcubiyet ve utanma duygusu içinde seslerini çıkarmazlardı. Bu bir toplumsal eğitim modeli idi.

Ya şimdi?

Şâirin dediği gibi; şimdiyi ne siz sorun ne de ben söyleyeyim aziz dostlar.

Sözüm bitmez tasa, tükenmez derttir.

Aynı minvâl üzre nere kaçayım,

Bu memleket baştan başa gurbettir!..

Diğer bir şâir hicranla;

Gitti gelmez bahar yeli;

Şarkılar yarıda kaldı.

Bütün bahçeler kilitli;

Anahtar Tanrı’da kaldı!..

Ama her şeye rağmen şiir üstadı N. Fazıl’ın dediği gibi;

Mehmed’im, sevinin, başlar yüksekte!

Ölsek de sevinin, eve dönsek de!

Sanma bu tekerlek kalır tümsekte!

Yarın, elbet bizim, elbet bizimdir!

Gün doğmuş, gün batmış, ebed bizimdir!..

Özün Özü, ezcümle;

Kahir ekseriyeti Müslüman olan bir toplumda yaşayan bireyler olarak konuyu İlâhî ve İslâmî boyut açısından değerlendirecek olursak; Allah, peygamberleri (Resûl) vasıtasıyla tüm kavimlerin hayatlarına karışmış ve müdahale etmiştir. Hz. Muhammed (a.s.) vasıtasıyla da Mekke toplumunda yaşayan müşriklerin yaşantılarına “kum ve unzur (kalk ve uyar)” emriyle müdahil olmuştur.

Allah, haram ve helâller koyarak insanların tercih ve yaşantılarına sınırlar getirmiş, hem de bu sınırların çerçevesini çizerek belirlemiştir.

İnsanların İslâm ile şereflenmesinden sonra da; El emri bi’l mâruf ve’n-nehyi ani’l münker (din kardeşine iyiliği emret, kötülüğü yasakla) düsturunca insanları uyarmak, iyiliğe sevk etmek, çirkin işlerden alıkoymak Müslümanların birbirleri üzerindeki hak ve sorumluluklarıdır.

İşte karışmanın ve müdahil olmanın bizce mânası budur. Yoksa hiç kimsenin inanç ve din tercihlerine karışmak değildir. Kaldı ki bizim inandığımız Allah buna müsaade etmez. Çünkü dinde zorlama yoktur. Herkes dinini tam bir “irâdî hürriyet” ve “özgür bir bilinçle” seçme hakkına sahiptir. Bu hak hiçbir sûrette engellenemez. Kişiler tercihlerinin hesabını Allah’a verirler.

Bize düşen görev; zorlaştırmadan kolaylaştırmak, nefret ettirmeden müjdelemektir (sevdirmek). Bu bağlamda başka da bir görevimiz yoktur. Asıl olan da kendi yaşantılarımız, tutum ve davranışlarımızla gençlere örnek olabilmektir.

İşte bütün amacımız ve çabamız budur.

Ama bu minvâl üzere ve bu niyetle gençlerin ve insanların yaşantılarına kendi iyilikleri için uyarıcı nokta-i nazarından müdahale ederken, yukarıda belirttiğimiz gibi gençler ve insanlar modern yaşamın etkisiyle bundan çok rahatsız oluyorlar. “Sen benim yaşantıma karışamazsın” psikolojisini geliştiriyorlar. Ve bunun kavgasını da anne-babalarına karşı, kayın-ana, kayın-atalarına karşı, okulda öğretmenlerine karşı, toplumda büyüklerine karşı dişe-diş, göze-göz veriyorlar.

Allah da koyduğu helâl ve haramlarla sizin yaşantılarınıza karışıyor ve müdahale ediyor. O zaman bu kavgayı ve bu mücadeleyi Allah’a karşı da mı yapacaksınız? Ateistler bunu zâten yapıyor. Tamam Ateistleri, Marksistleri, inançsız Modernistleri anladık da, kendilerini Müslüman olarak algılayan ve gören gençlere ve insanlara ne oluyor? Siz de “Uzak Allah” inancıyla hayatınızdan Allah’ı uzaklaştırmak mı istiyorsunuz? Allah, sizin dünyadaki yaşantılarınıza hiç karışmasın mı? Bunu mu istiyorsunuz? O zaman bu “Deizm” olmuyor mu? Deist olmak bir Müslümana hiç yakışır mı? Bu gidiş, nereye gidiş Allah’ınızın aşkına?

Elbet uyarmak bizden, tercih de sizdendir vesselâm!..

15 Mayıs 2021

İlhan AKAR

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Ramazan Taşpınar 5 ay önce

Allah en azından Kur'an-ı Kerim'nde, örneğin Yılkı Atlarına veya Arslanlara, Sırtlanlara hitap etmiyor, hayatlarına karışmıyor...Bu hayvanlar kadar "Zararsız" insan varsa, ona da kesin olarak karışmaz..

Avatar
MD 4 ay önce

Sayın Hocam,Kaleminize,yüreğinize sağlık.Size teşekkür ediyorum.

Avatar
İlhan Akar 4 ay önce

Saygıdeğer okurlarımıza ve dostlarımıza biz teşekkür ederiz.