banner136
banner191

Yalnızdı.

Memleketinden çok uzakta, ücra bir köyde, dillerini bilmediği insanların arasında görev yapıyordu. Öğretmen oluşunun ilk yılıydı.

Gördükleri ve içinde olduğu şartlar, okulda öğrendiği mesleki bilgiler ve öğretmenlerinin tembihleri ile üstesinden gelinecek gibi değildi. Nazariyeler ile gerçekler karşı karşıya geldiğinde ille gerçekler kazanırdı. İkisinin dostlukları belki çok sonra tecrübe adında hayata girince başlardı. Buna rağmen görevini azami dikkatle yapmaya çalışıyor, sosyal ilişkilerinde tecrübesizliğini kılı kırk yararcasına düşünerek attığı adımlarla dengeleme mücadelesi veriyordu. Hiç kimseyi birbirinden ayırt etmemeye çalışıyor, kimseden bir şey istemiyor, ama kim ne isterse imkanı nispetinde ‘yok’ demiyordu.

Hafta sonu gittiği kasabadan bulabildiği üç beş tane kadar hazır yiyecek getirmişti. On kilometrenin üzerinde olan yolu yürüyerek gelip gittiğinden bulsa da fazla alamazdı. Üstelik okul için, öğrenciler için aldığı malzemeler, kırtasiyeler elindeydi…

Ramazanın ilk günü elinde kalan üç yumurtayı tereyağında pişirip yarısını akşama ayırdığı ekmekle yedi. Hatta biraz da artırdı. Günleri böyle geçiyordu. Geldi geleli hiç üç öğün yemek yememişti. Çay demledi. Her akşam demlikteki çay bitinceye kadar içerdi. Bu onun ilacı gibiydi. Arka arkaya tükettiği çaylar aynı zamanda sahur yemeği yerine de geçiyordu. Yatağının yanına artan bir öğrenci sırasını koymuş masa yerine kullanıyordu. Onun üzerinde okul ile ilgili birkaç evrakı tamamladı; hiç sevmediği halde yarınki günlük ders planını yazdı. Yeniden doldurduğu çayını yudumlarken yarım kalan bir öyküyü tamamladı. Şiir ve öykü yazarken inanılmaz duygulanır adeta transa girerdi. Saatin ilerlemiş olmasına aldırmadan, yatağına uzanmadan önce kitapları üst üste koydu, en üste de bardak altlığının içindeki mumu yerleştirdi. Kitap okumak ilkokul dördün sınıftan itibaren onun için hava, su ve beslenme gibi olmazsa olmaz ihtiyaçlardan biriydi. Çok okurdu. Şiir, öykü, deneme ve masal çalışmaları yapardı. Kendi kendine daha önce hiç görmediği İngilizce çalışırdı. Yalnızlığını böyle kalabalıklaştırmaya kendine sayısız arkadaşlar bulmaya çalışıyordu. Onlar kimi zaman öyle arkadaş olurlardı ki anlattıkları ile gözleri dolardı genç öğretmenin, kimi zaman kahkaha attırırlardı. Onlar, kendini sahiplenirlerdi, korurlardı, en daraldığı zamanda adeta bir Hızır gibi yetişirler nice olmazları oldururlardı…

İkinci günü akşam artan ekmekten başka bir şeyi yoktu. Aklına tereyağı geldi. Tuzluydu; ama olsun, ekmeğe bolca sürdü ve çay eşliğinde yedi.

Kalan çayı içerken kendinden üç yaş küçük öğrencisi Ahmet gelmiş, onunla sohbet etmişlerdi. Ahmet giderken sordu: “Öğretmen, bir şey istiyorsun?” Öğretmen gelmeden önce kimseden bir şey istememeyi prensip edinip gelmişti. Ne pahasına olursa olsun istemiyordu. İstemeden ikram edilen bir şey olursa ve o şey makulse kabul ediyordu. “Yok, teşekkür ederim…” dedi. O gidince açlığını unutmak için Peyami Safa’nın “Yalnızız” romanını aldı eline. Buraya ilk geldiği günlerde satın almıştı. O zaman Kültür Bakanlığı “1000 Temel Eser adında Türk Kültürü için gerçekten önemli eserler yayınlıyordu. Yalnızız romanı da o seriden çıkınca bulup almıştı. Okumaya başlamış, ama ilk elli altmış sayfayı okurken o kadar sıkılmıştı, ilerleyememiş ve bırakmıştı. İki gün önce yeniden başlamış ve o sıkıldığı bölümleri aşınca roman kendini öyle sarmıştı ki adeta kahramanlarıyla birlikte yaşamaya başlamıştı. Bırakmak istemiyordu…

Yağmur, öğrencisinin gitmesini bekliyor gibi o çıktıktan ve evine varması için verdiği beş dakikalık mühletten sonra müthiş bir hızla yeniden yağmaya başladı. Üç gündür eksik olmuyordu. Bugünkü çok şiddetliydi. Çatıya düşen damlaların sesi ürkütecek kadar yüksek, yoğun ve farklıydı. Dışarı bakmak istedi. Perdesiz pencere, yukarısı sabit, aşağısı indirilip kaldırılacak şekilde hareketli iki çerçeveden oluşuyordu. Her çerçevede dört eşit cam vardı. Yukarı sürerek açtı ve yandaki kasaya sabitlenmiş, çerçeveyi havada tutacak mandalı altına çevirdi. Güvenlik için gerçekten sağlam yapılı bir de çift kanatlı kepenk vardı. Mandal ile içten kapatılırdı. Mandalı açar açmaz içeriden dışarı inanılmaz bir basınçla hücum eden havayla kanatlar birden ardına kadar dayanasıyla neredeyse üzerine yarım kova su dökülmüş kadar ıslandı. İki yanda duvara yapışmış gibi duran kanatları tek tek uzanıp çekti, yeniden kapatıp mandalladı. Bu arada hemen önündeki bayırdan aşağı sel olup akan yağmuru görüp “Arazide çok zayiat olacak, üstelik doluya çevirecek gibi..” diye düşündü. Artık gök gürültüleri ve şimşekler dışarıda kalmıştı. İkisinin de sıklıkla birbirini takip etmesinden sanki korkmuştu. Yağmurun sacla kaplanmış çatıda tamtamlar çalıyor gibi çıkarttığı sesi ise dışarıda bırakmak mümkün değildi. Tam aksine gittikçe yüreğine beynine işliyordu…

Yatağına uzanıp yeniden kendini kitaba vermişken ‘şap.. şap..’ sesleri duymaya başladı. Sağa sola sonra mumu alıp yere bakınca ıslaklık fark etti. O anda da tavanın aktığını anladı. Bakınca gördü. Tavanda kalbur kadar yer ıslanmış, tam ortasında bir yere biriken nem çoğalıyor, kabarıyor ve uzayıp damlaya dönüşerek düşüyordu. Gittikçe de hızlanıyordu. Bunu hem düşen damlaların hızından hem de yere düştükçe çıkarttıkları “şılap.. şılap..” sesinden anlamak kolaydı. Damlaların insanı rahatsız eden ritmik sesi bir tarafa, sağa sola sıçraması çevreyi ıslatıyordu. Kalkıp tavayı altına koydu. Yatağına uzanıp okumaya başladı. Bu sefer de “tın.. tın.. tın..” sesi adeta kafasının içinde yankılanmaya başladı. Üstelik tavaya düşen damlalar daha çok parçalanıp dört bir tarafa sıçrıyordu. İçinde su biriktikçe damlalar “cump.. cump..” demeye başladı. Havlusu kirlenmişti zaten, isterse temiz olsun; ondan başka kullanacağı yoktu. Onu alıp dörde katladı ve tavanın üstüne koydu. Çok az duyulacak kadar ‘tıp tıp’ sesi vardı. Buna razıydı. Yeniden yatağına uzandı, mumu ayarları ve okumaya başladı. Daha bir sayfa okumamıştı ki o ses “cıp.. cıp.. cıp..”a dönüşmüş, daha sinirle kalkıp otururken “şıp.. şıp.. şıp..” olmuştu bile; az sonra da “şap.. şap.. şap..” olacağı belliydi.

Adeta damlayan su sesi bir fikr-i sabite haline gelmişti. Sinirleri gerilmiş, o düşen damlaların sesinden başka bir şey duymaz olmuştu. Dahası damlaların sesi on kat yüz kat artarak kulaklarında, beyninde çınlıyordu. Hışımla kalktı. Tavanın başına gelip bakmaya ve düşünmeye başladı. Ne yapmalıydı da bu sesi kesmeliydi? Hızla aklına geleni yapmaya başladı: Gazocağının en üstündeki ızgarayı aldı, tavayı koyduğu yere gazocağını koydu, onun üstüne içindeki suyu boşalttıktan ve havlunun suyunu sıktıktan sonra tavayı koydu. Kenarlarına iki tane odun yerleştirip onların da üzerine ızgarayı koydu. En üstüne de mendilini serip köşelerinden ızgaraya düğümledi. Izgaranın ortasındaki beş santim çapındaki delik, tavandan damlayan suyun düştüğü noktayı ortalamıştı. Böylece damla mendile düşüyor ve sessizce alta sızıp orada birikiyordu. Gerçi az sonra mendil ıslandıkça düşen damlalar ‘sırp.. sırp..’ gibi ses çıkartmaya başlamışlardı ama önemli bir buluş yapmakla kendine verdiği aferin moralini yükseltmiş o sesi hoş görmeye başlamıştı…

Ertesi gün, inanılmaz çamurlu bir dünyaya uyanmışlardı. Toprak yolda bir yere gidip gelmek şöyle dursun lojmandan dershaneye kadar bile gitmekte zorlanmıştı.

Ders bitince sınıf ve plan defterleri ile lojmana döndü. Ekim ayı olmasına rağmen hava insanı üşütecek kadar serindi. Dış kapıyı arkasından kilitleyip yorganın içine girdi ve kitabı eline aldı. Okumak, okumaktan çok yalnızlığını, bunalmışlığını, açlığını, bu kasvetli havayı unutmak istiyordu. Gözkapakları ağırlaşmıştı. Okumak, satırlarda bakışlarını sürdürmek, okumak, anlamak çok zorlaşmıştı. Gözlerini iyi görmek için ayırırsa bir an bir şeyler görüyor, bir saniye sonra satırlar, kelimeler birbirine karışıyordu. Taş mı bağlıydı kirpiklerinin ucuna, görünmez eller göz kapaklarına bastırıyor muydu? Açamıyordu bir türlü. Çok da hoştu o kapalı anlar, uykunun tadı bu muydu, acaba… Pes etti sonunda, kitabı göğsüne açık olarak koymaya niyetlenirken uyumuştu. Sorsanız: “Uyumadan önce kitap göğsüne değdi miydi, değmedi miydi?” Bilemez…

Gümmmmm… Harharharhar…” gibi çok şiddetli bir sesle dik-atılı düşmesiyle fırlayıp oturması bir oldu. Gök gürlüyordu. Belki yıldırım düşmüştü. Çatıdan gelen sesler, yağmurun dışarıda taşa, toprağa, su birinkilerine düştükçe çıkarttığı her notadan seslere karışıyordu. Rüzgârın uğultusu, kepeklere baskısı ve onlardan çıkan gıcırtılar daha başkaydı… Saate baktı, tam 02.00’ydi.

Son zamanlarda kendinde var olmaya başlamış farklı bir hali seziyordu. Neredeyse istediği saatte uyanabiliyordu. Yatarken “Saat 08.04’te uyanmak istiyorum” diye içinden geçiriyordu. Uyanır uyanmaz saate bakıyor ve gerçekten tam 08.04 olduğunu görüyordu. Birkaç gün test etti. “Bugün 07.22’de uyanayım” dedi ve uyandı, sonra “Tam 07.00’de uyanayım” dedi ve uyandı. Sonuncu olarak “Gece 03.43’te uyanmak istiyorum” dedi ve tam 03.43’te uyandı.

Yaklaşık iki haftadır saat başlarında uyanmaya programladı kendini ve hiç şaşmadı. Bu saati daha doğru gidiyordu. Bugün ise ne o gök gürültüsünü kendisi ayarlamıştı, ne çakan şimşeği ne de tam saat 02.00’de uyanmayı. İkindi sonrasından beri uyumuştu. Vücudu, bir önceki gün uykusuz kalışının intikamını almıştı... 

Çıktı yataktan. El yordamıyla masanın üzerinde duran kibriti ve mumu kolayca bulup yaktı. Çok susamıştı. Ağzı hatta boğazı kurumuştu. Tükürüğünü bile yutamıyordu. Sürahiye baktı, bir damla bile yoktu. İçinin daha yandığını hissetti. Demliğin altındaki suluğa baktı, yarım bardak ya vardı ya yoktu, musluğundan iki yudumda içti. Sonra demliği aldı ve dayadı musluğunu ağzına, içinde ne kadar çay kalmışsa ağzına gelen çay taneciklerine aldırmadan içti. Bu onun iftarı olmuştu aynı zamanda…

Mendilin altındaki tavayı çıkarttı, içinde biriken suyu döktü. Dökmek için tavayı helaya çevirince “Ay niye döküyorum ki? İçilebilirdi!..” dedi kendi kendine; ama iş işten geçmiş, su dökülmüştü bir kere.. Yeniden getirdi ve düzeneği sağlamlaştırıp damlayan suyun altına koydu…

Bir şeyler yemeliydi. Sağa sola bakındı, bazen leblebi, çekirdek koyduğu pardösüsünün cebini yokladı, dip köşesine gömülmüş bir tane günebakan çekirdeği buldu ve kırıp yedi. Evden getirdiği tek eşya tahta valizini ümitle açtı. Nesi varsa karıştırdı ve dibinde sadece üç tane kuru üzüm buldu. Nasıl sevindi. Görseler bir buçuk döner dürümü buldu sanırlar. Üçünü de eline aldı, toz-moz varsa gitsin der gibi birkaç kere üfürdü ve teker teker ağzında neredeyse eriyip yok oluncaya kadar çiğneyip yuttu. “Daha var mıdır” ümidiyle valizde ne kadar eşya varsa hepsini çıkartıp yatağının üzerine koydu ve birer birer silkeleyerek yokladıktan sonra yeniden valize aktardı. Üzüm kurusu kalmamıştı.

Üç kuru üzüm de sahuru olmuştu.

-Perşembe günü buluşalım-

ELBİSTANLI HANIM ŞAİRLER / 1847-2015

(272 Sayfa, 10 TL)

● ELBİSTANCA

(Kahkahalarla okunan sözlük… Büyük Boy, 350 Sayfa; 15 TL)

● TERK EDEN ELBİSTAN–1

● TERK EDEN ELBİSTAN–2

● TERK EDEN ELBİSTAN–3

(Üç Cilt Toplam 816 Sayfa; 25 TL)

İSTEME VE İLETİŞİM İÇİN:

İstediğiniz Kitap(lar)ın Bedelini

Arif Bilgin’in;

0199-312 78784-5001 Numaralı Elbistan Ziraat Bankası

veya 5185615 Numaralı Posta Çeki hesabına Yatırılıp

Adresinizi

aşağıdaki e-mail adresine bildirmeniz yeterlidir.

[email protected]

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.