banner136
banner191

OSMANLIDAN BUGÜNE BUHRANLARIMIZ!

            Geçenlerde Kara Kuvvetleri teşkilatımızın kuruluşunun 2300. Yıl dönümünü kutladık. Bu, millet olarak ne kadar derin ve köklü bir tarihi geçmişe sahip olduğumuzun bariz bir göstergesidir. Bu kadar derin tarihi köklere sahip bir milletin evlatları olarak, neden bu gün hala muasır medeniyetler seviyesinde güçlü ve kendi ayakları üzerinde durabilen bir ülke olmakta zorlandığımız sorusunun cevaplanması gerektiği kanaatindeyim. Malum bizler Osmanlı bakiyesi bir ülke olmak ile birlikte tarihsel açıdan bakıldığında önemli misyonları yerine getirmiş, adalet, eşitlik ve paylaşım temelinde oluşturduğumuz yönetim anlayışı ile farklı dil, din, kültür ve ırka mensup birçok milletin yüzyıllar boyunca barış ve huzur içerisinde birlikte yaşamasını sağlayan tarihteki ender milletlerden biriyiz. Fakat 19. Yüzyılın başından itibaren düştüğümüz buhranlar ne yazık ki hastalığı doğru teşhis edip doğru tedavi yöntemini uygulayamadığımızdan dolayı birçok sıkıntıyı da beraberinde getirmiştir. Osmanlı imparatorluğunda II. Mahmud dönemi ile birlikte başlayan ve II. Abdülhamit döneminde de devam eden kötü gidişatın hem önüne geçmek hem de batıdaki bilim ve teknolojiyi ülkeye transfer ederek yeni tesisler ve fabrikalar kurmak için bir taraftan reformlar yapılırken diğer taraftan da öğrenciler eğitim için Avrupa’ya gönderilmeye başlandığı bir dönemdi. Bu şekilde hem ülkenin demokratik yapısı geliştirilecek hem de Avrupa’daki teknoloji ülkeye getirilerek yeni fabrika ve tesisler kurmak suretiyle kötü gidişatın önüne geçilecekti. Fakat iyi niyetle başlayan bu sürecin sonuçları pekte beklenildiği gibi olmadı. Çünkü eğitim için Avrupa’ya gönderilen gençlerimizin büyük çoğunluğu Avrupa’daki bilim ve teknolojiden ziyade Avrupa’nın giyim kuşam, yaşam biçimi, kültür vb. değerlerini benimsemiş ve ülkeye geri döndüklerinde ise batının da desteği ile başlattıkları hürriyet ve batılılaşma hareketleri, ne yazık ki bir süre sonra toplumsal kaosa dönüşmüştü. Bu sözde aydın ve vatanperver insanların gözden kaçırdıkları en önemli nokta ise, Avrupa’nın değerleri ile toplumsal yapısının Osmanlının değerlerinden ve toplumsal yapısından çok farklı olmasıydı. Bu durum doku uyuşmazlığına neden olmuştu. Bu yüzden, siyasal, ekonomik, hukuki, eğitim vb. birçok alanda yapılan reformlar, Avrupa’nın toplumsal değerlerine göre hazırlanmış kanun metinlerinin tercüme edilerek üzerinde hiçbir değişiklik yapılmadan topluma yenilik olarak dayatılması, toplum nezdinde kabul görmemiş ve itibarda edilmemişti. Bu süreç, bir taraftan aydın, siyasetçi ve yöneticiler ile ahali arasında giderek artan bir anlayış farklılığına neden olurken, diğer taraftan da huzurun yerini kaos, birliğin yerini ayrımcılık, adaletin yerini hukuksuzluk, barışın yerini iç çatışmalar ve ayaklanmalar almaya başlamıştı. Dönemin küresel güçleri tarafından da desteklenen azınlıklar, bu durumu fırsata dönüştürmüş Balkanlar ve ülkenin diğer birçok bölgesinde ortaya çıkan iç karışıklıklardan faydalanarak bağımsızlıklarını ilan etmiş ve kendi devletlerini kurmuşlardı. Osmanlı ise kaçınılmaz sona doğru giderek nihayet 1922 yılında saltanatın kaldırılması ile birlikte tarih sahnesinden tamamen silinmişti.

Ne yazık ki benzer süreçler cumhuriyet döneminde de devam etmiş, özellikle 1946 yılında çok partili sisteme geçilmesi ile birlikte, ülke uzun yıllar çok kırılgan bir yapıya sahip koalisyon hükümetleri tarafından idare edilmiş, sürekli değişen hükümetlerden dolayı siyasi istikrar sağlanamadığı gibi sanayileşme için hazırlanan birçok proje de hayata geçirilememiştir. Bu durumu fırsata dönüştüren küresel güçler, bürokraside, siyasette, medyada, iş dünyasında, akademide devşirdikleri yandaşların yardımı ile oluşturdukları vesayet sistemi, hem ülkeyi her alanda dışa bağımlı hale getirmiş hem de darbeler, sokak olayları, mezhep çatışmaları, terör eylemleri ile kaos ortamı oluşturmuşlardı. Bu olaylar ülkedeki ekonomik ve siyasi istikrarsızlığı körüklemiş ve ülkenin sanayileşmesini ve üretmesini engellemiştir. Bu süreç hala devam etmektedir. Son zamanlarda gerek içerde ve gerekse dışarıda Türkiye’ye karşı oluşturulan şer cephesinin eylem ve söylemlerinin örtüşmesi bu sürecin hala devam ettiğinin açık ispatıdır. Ülkemizin gelişmesi ve birçok alanda elde ettiği kazanımları daha ileriye taşıması için bu batı taklitçiliği buhranından kurtulunmalı, geçmişte olduğu gibi bugün de adalet, eşitlik ve paylaşım temelinde yeni bir sistem kurularak özümüze geri dönülmeli, mazlumun ve mağdurun daima yanında olmaya devam edilmelidir. Bunun için de tarihten ders alınmalı ve tarihin yeniden tekerrür etmesi engellenmelidir.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
M.Candan 2 ay önce

On numara tespit,tebrikler

Avatar
Kadir Şahin 2 ay önce

İnşAllah sayın hocam. ..