banner136
banner191

NEFRET PSİKOLOJİSİ

Geçen haftaki makalemde “İnatlaşma Psikolojisi” üzerinde durmuş, bu psikolojinin müspet ve menfi taraflarını tahlil (analiz) ederek sonuçları itibariyle birey ve toplumlar üzerindeki yansımalarını ortaya koymaya çalışmıştım.

Bu makalemde de insanların ve toplumdaki değişik sosyal grupların çeşitli sebeplerden dolayı birbirlerine karşı hasmâne (olumsuz) duygu, düşünce, tutum ve davranışlarının temelinde ve arka plânında var olan temel saikler üzerinde durarak, bu bağlamda “Nefret Psikolojisi” ni incelemeye çalışacağım.

Gerek nefret duygusu olsun gerekse diğer duygular olsun, tüm duygular ağırlıklı olarak insana dair olan hâllerdendir. Bu da son derece tabiî bir durumdur. Çünkü insan denilen varlık, duygusal ve duygu yoğunluklu bir varlıktır. İnsan olmanın gereği olarak bu özelliğimiz, olmazsa olmaz bir özelliğimizdir. Eğer bu özelliğimiz olmasaydı, insan olarak yaşamamız ve ayakta kalmamız mümkün olamayacaktı.

Zâten yaratan da bizi böyle yaratmıştır. Müspet-menfi, olumlu-olumsuz tüm duygular potansiyel olarak mayamızda vardır. Çünkü fıtrat böyle tanzim edilmiş, ontoloji böyle dizayn edilmiştir. Dolayısıyla burada sorun yoktur.

Peki sorun nerede vardır?

Sorun; toplumsal yaşam biçiminde zorunlu olarak bir arada yaşamak zorunda olan insanların oluşturdukları sosyal yapılarda, sosyal kurumlarda, sosyal sistemlerde, sosyal ilişkilerde, siyasal yapı, sistem ve yönetimsel eylemlerde, siyasal argüman, söylem ve eylemlerde, kültürel, dinsel, etnik ve kimlik üzerinden yapılan ideolojik ve politik mülâhaza, mücâdele ve yaklaşımlarda ve daha birçok kişisel ve sosyal meselelerde vardır.

Dolayısıyla sorun, insanların zihinlerinde ve zihniyet yapılarında mevcuttur. Zihinleri iğdiş ve işgâl edilmiş, beyinleri mankurtlaştırılmış, tıynetleri ve zihniyetleri çürümüş ve ifsada uğramış ya da uğratılmış insanlardan müspet duygular ve davranışlar beklemek hemen hemen imkânsız gibidir.

İnsanlardaki kin ve nefret duygularının oluşması, gelişmesi ve açığa çıkması; gerek kişisel bağlamda gerekse toplumsal bağlamda temel hak ve özgürlüklerin mevcut otorite tarafından (bu otoritenin mevcudiyeti aileden başlayarak her sosyal ve siyasal yapı, grup, kurum, kuruluş ve devlet içinde her an, her zaman ve her dönemde görülebilir ve hissedilebilir) engellenmesi ya da yok sayılmasıyla gerçekleşir.

İnsanoğlu öyle bir varlıktır ki, temel hak ve özgürlükleri kısıtlandığı ya da yok sayıldığı zaman hemen isyan eder. Bu fıtrî ve ontolojik bir durumdur. İnsanoğlunun bu özelliği, onun mayasında, tabiatında, cevherinde ve özünde daha doğuştan vardır. Bu potansiyel, muharrik (tahrik edici, harekete geçirici, uyarıcı) bir unsur olduğunda ve şartlar oluştuğunda insiyâkî (içgüdüsel) olarak açığa çıkar ve harekete geçer.

Bu mânada “isyan etmek”, insan için ahlâkî bir görevdir. (Bu bağlamda N. Topçu’nun “İsyan Ahlâkı” kitabına bakmakta fayda vardır).

Çünkü insanoğlu özgürlüğüne son derece düşkün bir varlıktır. Özgürlük (hürriyet) insan olmanın vazgeçilmez bir gereğidir. İnsan, özgür ise gerçek mânada insandır. Özgürlük; sağlık gibi, sıhhat gibi Cihan’da paha biçilmez bir yere ve değere sahiptir. Diğer yandan dînî ve medenî görevlerini yerine getirebilmesi ve bundan dolayı da bunlardan sorumlu tutulabilmesi için insanoğlunun hür olması şarttır.

İşte bu sebeplerden ve insanoğlunun bu özelliğinden dolayı insanların çoğu ya da bir kısmı, temel hak ve hürriyetleri  kısıtlandığı ve engellendiği zaman ya da çeşitli algı operasyonlarıyla ve ön yargılarla manipüle edilerek böyle olduğuna inandırıldığı ve böyle olduğu varsayıldığı zaman; aşağılanma, yok sayılma, önemsenmeme, adam yerine konmama, dışlanma ve mağdur edilme hissiyatından hareketle isyanları oynayarak büyük bir kin, nefret, öfke ve düşmanlık duyguları içerisinde muhataplarına (bu muhataplar kimler ya da hangi kurumlar olursa olsun) şuursuzca ve akıllara durgunluk veren yöntemlerle saldırıyor ve bu saldırıyı yapanlar gittikçe agresifleştikçe agresifleşiyorlar.

Manipüle edilmiş böyle bir saldırıda yalan, dedikodu, tezvirat, iftira, hakaret, her türlü algı operasyonları, dezenformasyon, psikolojik savaş taktikleri, istihbârî faaliyetler, beşinci kol faaliyetleri, manipülasyonlar, hatta fizikî saldırılar, yani duruma ve şartlara göre küçüğünden büyüğüne kadar her türlü operasyon makyavelist bir anlayışla meşrulaştırılarak uygulamaya konuluyor ve bu konuda hiçbir ahlâkî ilkeye saygı gösterilmeksizin sadistçe ve büyük bir iştaha ile açık ve gizli olarak  gerçekleştirilmeye çalışılıyor.

Ya da insanlar kin, nefret, öfke ve düşmanlık duygularını geçici olarak yüreğine gömüyor, sinsice  içinde gizli tutuyor; vaktâ ki ilk fırsat doğduğunda acımasız bir şekilde intikam alabilmek için!..

Sebebi ne olursa olsun; bütün bunlar bir insan için, bir toplum için patolojik ve anomik (toplumsal normsuzluk, toplumsal kuralsızlık hastalığı) bir durum, bir vak’a ve bir hastalıktır. Tedavisi de oldukça zor ve güçtür. Ve bu hastalığın bulaşıcılık özelliği ve tehlikesi korona virüs illeti kadar tehlikeli ve  pandemiktir. Tüm topluma hızlı bir şekilde sirayet eder. Son derece kalıcı tahribatlar yapar. İnsanlarda ve toplumlarda onarılması güç sosyal yara ve kalıcı izler bırakır.

Onun için toplumsal huzur, barış, kardeşlik ve toplum sağlığı açısından çok dikkatli olunmalı ve bu olumsuz durum ve duygulara meydan verilmemelidir.  Kötü niyetli oluşumların, art niyetli insanların, düşmanca tavır sergileyen kurum, kuruluş ve devletlerin istismarına da zemin hazırlanmamalıdır.

Ülkemizin birliği, dirliği, beraberliği; toplumumuzun huzuru, barışı, kardeşliği ve toplumsal sağlığı buna bağlıdır.

Kaldı ki; Kur’an’ın evrensel mesajı olan “sevdiğini Allah için sevmek, buğz ettiğine de Allah için buğz etmek” temel ilkesi tüm Müslümanları bağlar. Ülkemizin kahir ekseriyeti Müslüman olan bir toplumun, bu temel ilkenin dışına çıkması ve bu evrensel mesaja ters düşmesi düşünülemez.

Şahsî, siyâsî ve dünyevî menfaatler yüzünden hiçbir Müslüman dini, inancı, kökü, kökeni, kimliği ne olursa olsun başka bir insana zarar veremez, kötülük yapamaz ve kötü düşünce içinde bulunamaz.

Ancak; karşı taraf kasıtlı ve taammüden Müslümanlara zarar vermeye, kötülük yapmaya ve Müslümanların can, mal, ırz, namus, din gibi masûn (saklı, korunan, korunmuş) ve mahfûz emniyet ve haklarına tasallut etmeye kalkışırsa, bunlar nefsi müdafaa ve meşru müdafaa çerçevesinde usulünce ve hukuk dairesinde hizaya getirilirler.

Son Söz:

Müslümanlar yeryüzünde yeniden adâlet ve merhamet temelli “İSLÂM İNSANLIK MEDENİYETLERİ” kurmak istiyorlarsa; Kur’an’ın bu evrensel mesajını ve temel ilkesini düşüncelerinin merkezine koyarak ve dahi tüm benliklerine yedirerek, hayal ettikleri hayat nizamlarını öylece tanzim ve tesis etmek zorundadırlar.

12 Haziran 2021

İlhan AKAR

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.