İstanbul'dan Elbistan'a Selam Var

“…………
Diyebilir misiniz, gördüğünüzde yığınla onca kurbanı:
“Bedelidir ölümleri suçlarının, Tanrı öcünü aldı?”
Bu çocuklar hangi suçu, hangi hatayı işlemiş,
Şu zavallılar kan içinde annesinin göğsünde ezilmiş?
Daha çok mu batmıştı ahlaksızlığa, şimdi yok olmuş Lizbon,
Sefahat içinde yaşayan Londra’dan, Paris’ten?
Lizbon yerle bir şimdi, oysa Paris’te dans ediyorlar.
…………..”
( Voltaire,Lizbon Felaketi Üzerine Şiiir,Çeviren:Metin TOPUZ)

“Ne kaderdir Ne Allah’ın Gazabı…”
6 Şubat 2023:hatırası hafızalarımızdan asla silinmeyecek bir tarih.
Nükleer bir savaştan çıkmışçasına ağır kayıplara uğradığımız, memleket olarak akıl ötesi bir acının içinde kıvrandığımız bir süreç yaşadık.
Felaketler toplumlarda dayanışmayı artırır ve acılar insanları birleştirir. Kötü günde herkes ihtilafları unutur ve kötülüğe karşı komşunun yardımına koşar. Elinden geldiğince acıya ortak olmak, yaşanan ıstırabı paylaşmak ve yaraları sarmak felaket zamanlarında insanları harekete geçiren temel duygudur. Doğal olan da budur; aksini düşünmek bir milletin yokluğuna yahut geleceğini kaybetmiş bir yığının varlığına işaret eder ki, acıda ortaklaş(a)mayanın sevinçte ortaklaşacağı bir geleceği inşa etmesi mümkün değildir.
6 Şubat Depremleri bütün Türkiye’yi harekete geçirmiş ve Türk halkı gösterdiği içten dayanışma ile güçlü bir seferberlik örneği ortaya koymuş, gelecekte sevinçte de ortaklaşabilecek bir millet olduğunu, Türk milleti olduğunu bir defa daha ortaya koymuştur.
Yıkılan Elbistan’ın depremde akrabalarını yitirmiş bir evladı olarak bu noktanın altını çizmek ve bütün milletimize şükranlarımızı sunmak vicdani bir vecibedir benim için.
Biliyoruz ki bu acının yaraları hep kanayacak, ne kadar tevekkül etsek de bu gerçek değişmeyecek. Kaybettiğimiz canlarımızın hatıraları her zaman içimizde yaşayacak, onların siluetleri bir gün hayalimizden silinip gitse dahi bizden onları alan bu felaketin acısı hep içimizde kalacak . Konuşmasak, dillendirmesek de bu böyle olacak: kaybettiklerimiz, ağızdan kolayca çıkıveren istatistiki ruhsuz rakamlar değil hayatı paylaştığımız varlığımızın, kimlik ve kişiliğimizin parçalarıdır. Onlardan boşalan yer hiçbir zaman tam anlamıyla dolmayacak, bunu biliyoruz…
Yazımıza girişte alıntı olarak kullandığımız dizeler, 60000 ile 100000 kişinin öldüğü tahmini yapılan 1755 Lizbon Depremi için Fransız düşünür Voltaire’nin yazdığı şiire ait. Dönemin Avrupa’sında depremin sebepleri ile ilgili patlayan zihniyet tartışmalarını özetliyor:
Kilise , “işlenilen günahlardan dolayı Tanrı’nın Portekiz’i cezalandırdığını söyleyip insanları daha fazla ibadet ve tövbeye” çağırıyor. Bunun karşısında aydınlanmacı filozof Voltaire soruyor; “Daha çok mu batmıştı ahlaksızlığa, şimdi yok olmuş Lizbon,/Sefahat içinde yaşayan Londra’dan, Paris’ten?/Lizbon yerle bir şimdi, oysa Paris’te dans ediyorlar.”
O dönem Portekiz Katolik Hristiyanlığın en sofu en takva ülkesi sayılıyor . Tahtta ise “ Kralımız o kadar takvadır ki bir bina yaptıracak olsa kilise yaptırır, bir metres tutacak olsa rahibe bulur” sözleriyle dindarlığı dillere pelesenk olmuş I. Jose bulunuyordu. Deprem tam tamına Pazar günü kiliselerde ayin yapıldığı saatte oluyor. İlaveten, kiliseye gitmeyip evlerinde mum yakarak ayin yapan insanların da varlığı nedeniyle mumların devrilmesi büyük yangını çıkarıyor, depremin yangını tetiklemesi ise felaketi daha da ağırlaştırıyor.
1755 Depremi bütün Avrupa’da kilisenin vazettiği kader anlayışının sorgulanmasını derinleştirdi. Varılan sonuç; “Tanrı’nın hiçbir kulunun kötülüğünü istemeyeceği çünkü Tanrı’nın katil değil sevgi ve adalet olduğu, insana kendini koruyacak bütün araçları başta akıl olarak verdiği dolayısı ile Yaradan’ın verdiği aklı kullanmayan insanın onu suçlayamayacağı, bundan ötürü doğanın yıkıcı gücüne karşı akla ve bilime dayalı çareler aramak gerektiği” yargısı oldu. Dindarlıksa mesele Portekiz Fransa’dan kıyas kabul etmeyecek derecede dindardı ama “Lizbon ağlarken Paris dansa devam ediyordu”? Demek ki mesele ne dindarlık ne de Allah’ın gazabı idi. Mesele aklın yolunu takip edip etmemeye gelip dayanıyordu.
İnsan hangi dinden ve milliyetten olursa olsun insan olarak hikâyesi ortaktır. Felaketler karşısında verdiği tepkiler, ürettiği çözümler her yerde aynı mantık biçimlerinden hareket eder. Bizde de hala doğanın bu tahripkâr gücü karşısındaki çaresizliğimizi kadere Allah’ın takdirine bağlayanlar var. Sanki haşa cenabı Hakk’ın bize garezi varmış gibi. Biz onun bize verdiği aklı, vicdanı ve adalet duygusunu hayatımızdan çıkarmanın cezasını çekiyoruz.
Sonuçta büyük çoğunluk itibariyle “ortalama, normal, sıradan” denilen insanlarız. Hepimiz hayatımızı emeğimizle kazanıp başımızı iyi kötü sokacak bir ev sahibi olup bunu da çocuklarımıza bırakmak için çalışarak hayatımızı tamamlarız.
Felaketlere maruz kaldığımızda kayıplarımızın acısıyla baş etmek kadar, elimizden geldiğince insanlara yardım etmeye çalışırız. Fakat hepsi bu kadar! Bütün bunlar felaketin yenilenmesi durumunda aynı acıları, kayıpları yaşamayacağımızın teminatı değildir.
Felaketten ders çıkarmak; yapılaşma yasalarından, bu yasaların uygulayıcısı kurumların görev ve yetkilerinin tanımlanmasına kadar bütün iskân mevzuatının tartışılıp gözden geçirilmesi ve bilimsel bilginin tartışmasız şekilde bütün iş ve işlemlerin temeli olarak kullanılmasıyla olur.
Değilse acının şiddeti geçinceye kadar konuşur, sonradan yeni bir felaketle karşılaşıncaya kadar unutmaya/nisyana terk ederiz olup biteni. “Balık hafızalı” dediğimiz sosyal zafiyetimiz özünde budur: Çözüm üretmediğimiz felaketi unutmak, çareyi unutmakta aramak.
Yaşananların unutulması böyle durumlarda geçici olarak insanlara huzur verir: Unutmak insanı ayakta tutan en önemli özelliklerden biridir bu yönüyle. Büyük felaketler büyük travmalar yaşayıp o travmalarla baş etme becerisi geliştirememiş, köklü çözümler üretemeyen toplumlar unutarak ayakta kalma yoluna yönelirler. Unutmadan yaşamak mümkün değildir çünkü.
Biz Türkler de yaşadığımız beşeri kıyımları olduğu kadar doğal felaketleri de çoğu defa unuttuk. Unutmayı tercih ettik. Lakin, felaketler yine gelip bizi buluyor çünkü unutmak başlı başına çözüm olmadığı gibi senin düşman yahut tabiat tarafından unutulduğun anlamına da gelmiyor.
Öyleyse ne yapmalı?
Öncelikle bu soruyu sormaya ve değişik cevaplar aramaya devam etmeli. İse yöntemi değiştirmekle başlamalıyız öncelikle: Doğaya mahkûmiyet kaderimiz değildir! Neden aynı şiddete bir deprem Japonya’da insanlar da paniğe bile neden olmuyor da bizde yüzbinlerce can alıyor?
Şu gerçeği net olarak kabul edelim artık: Allah’ın insanoğluna verdiği en yüce nimet olan akıl ve onun ürünü olan bilime dayalı bir fiziki ve beşeri düzen inşa edemezsek, hayatımızı dünyada başka milletlerin yaptığı gibi akıl, bilim ve mantık kurallarına göre kurmazsak gelecekte hem doğal hem beşeri felaketler karşısında ağlaşmaktan başka bir şey yapamayacağız.
Sonuç olarak,
Acımız büyük ve derin, yaramız hala kanıyor. Üstelik yaralarımızın sarılması kolay olmayacak.
Osmanlı asırlarında bir yere ev, bağ bahçe yapmaya, imar işlerine ŞENLENDİRME denilirdi. Ben de Elbistan’ın bir evladı olarak bu yazının ekinde mahalli seçimlere giderken Elbistan için bir şenlendirme önerisi hazırlamak istedim ve hemşerilerimin takdirine sunuyorum.
Hani deriz ya kaybettiğimiz bir yakınımızın yasını tutmanın akabinde; “HERŞEYE RAĞMEN HAYAT DEVAM EDİYOR” diye, işte bu da öyle bir şey: kaybettiğimiz canların aziz ruhları şad olsun ve şen olsun Elbistan’ımız, aziz Türkiye’miz şen olsun.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Ali Mazhar KARPUZOĞLU / İşletme-Sosyoloji - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Elbistanın Sesi Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Elbistanın Sesi Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Haber ajansları tarafından servis edilen tüm haberler Elbistanın Sesi Gazetesi editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Elbistanın Sesi Gazetesi değil haberi geçen ajanstır.

05

gımı ismail - yine her zaman ilif gibi doğru olan savunduğun için tşkler üstadım

Yanıtla . 0Beğen . 0Beğenme 04 Nisan 11:24
02

Elbistanlı - Bilimsel olarak yapılan yeni binalardan çok fazla ağır hasarlı bina var hatta yıkılıp içinde ölende var. Eski olup ayakta kalanda çok ev var. Bu deprem her şeyi ters düz etti. Sebepleri, bilimi hepsini susturdu.

Yanıtla . 0Beğen . 0Beğenme 24 Mart 09:16
01

İsmet - Senin DOĞA dediğin şey zaten Allahın bir mahlukudur Allahın emri dışında hareket edebilir mi?

İnsan elbette tedbirini alır sağlam yapılar yapar ama Allahın takdiri karşısında kimse duramaz. Adıyamanda fay mı geçiyor yok elbistanda fay mı geçiyor yok ama en çok zayiat orada oluyor.

Maraş iki büyük depremi daha çok hissetti diğer yerlere göre daha az hasar oldu.

Yanıtla . 1Beğen . 0Beğenme 23 Mart 21:37