KAZA, KADER, TAKDİR VE ÖLÜM

13 Şubat 2024 târihinde Erzincan’ın İliç ilçesinde vukû bulan ve milyonlarca metreküp toprağın kayarak 9 işçimizin altında kalmasına sebep olan müessif altın madeni kazası (!) üzerine bu makaleyi kaleme alarak düşüncelerimi siz saygıdeğer okurlarımla paylaşmak istedim.

Meselenin daha iyi anlaşılması için öncelikle başlıktaki kavramlar üzerinde kısaca durmanın faydalı olacağına inanıyorum.

Kaza

Olmuş olan, gerçekleşmiş olan bir olay demektir. Meselâ “kaza mahalli” denildiğinde bir olayın gerçekleştiği yer kastedilmektedir.

İki türlü kaza vardır: Birincisi, tabiî (doğal) kazalar. Bunlara, dünyevî olarak tabiatta ve dünya ölçeğinde meydana gelen ve tabiat yasalarına uygun olarak oluşan ve gelişen doğa olayları örnek olarak gösterilebilir. Örneğin deprem, sel, fırtına, hortum ve çığ düşmesi gibi doğa olayları bu cümledendir. Etkileri itibariyle tabiî âfet de denilen bu olaylar Sünnetullah’a (Allah’ın varlığın özüne, cevherine, fıtratına ontolojik olarak koyduğu yasalar) uygun olaylardır.

İkincisi, insan irâdesi ve eliyle meydana gelen kazalardır. Bunun da iki türü vardır: Birincisi, sorumlu ve vazifeli olduğu hâlde beşerin aklını kullanmadığı ve bilim üretmediği için meydana gelen kazalar. İkincisi, bildiği ve bilgisi dâhilinde olduğu hâlde insanın bile bile yaptığı kazalardır. Bunun sebebi ya ihmalkârlık ya da menfaatine uygun olduğu, işine öyle geldiği için insanın göz göre göre yaptığı kazalar bu minvâl üzeredir. Burada tedbirsizlik veya kasıt vardır. Her iki hâlde de sorumlu olan insanoğlunun bizâtihi kendisidir.

Kader ve takdir

Kader, dînî literatürde çok tartışılan bir kavramdır. Kur’ân’ı mânâ, maksat, murad ve hikmet boyutunda ele almayan geleneksel İslâm toplumlarında çok yanlış anlaşılan ve sosyal psikoloji açısından toplumda derin travmalar yaratan bir kavramdır, kader kavramı.

“Kader” denildiği zaman, Allah’ın küllî irâdesi ile insanın cüz’î irâdesi gündeme gelmektedir ister istemez. Allah, mutlak irâde ve faal akıl sahibi olarak elbette bütün irâdeleri kuşatmıştır. Ancak, Allah’ın insanoğluna tanıdığı hürriyetler çerçevesinde insanın cüz’î irâdesini kullanarak yaptığı tercihler ve bu tercihleri neticesinde oluşan fiillerden dolayı sorumlu olan insan, bunun faturasını ödemekle yükümlüdür. Ama bizim geleneksel İslâm toplumları yaptıkları hatalı fiillerin faturasını yine yanlış bir kader anlayışı ile Allah’a kesmekten imtina etmemektedirler. Dînî literatürde bunun adına “takdir-i İlâhî” denilir. Böylece İslâm dünyasında Müslümanlar, Kur’ânî ve aklî istidlâllerden uzak bir şekilde ve fatalist (yazgıcı, alınyazısı) bir anlayışla “miskin” bir toplum olmayı kendilerine uygun görmüşlerdir. Kendi elleriyle yaptıkları hataları- ne yazık ki- Allah’a havâle ederek işin içinden kolaylıkla sıyrılmışlardır.

Mâmâfih, böylesine çarpık bir anlayıştan dolayı çok tabiîdir ki bu tür toplumlarda bilim ve teknoloji gelişmeyecek ve sosyolojinin temel prensiplerine göre gerçek mânâda bir medenîleşme süreci yaşanmayacaktır.

Ölüm

Doğan her canlı ölür. “Her nefs ölümü tadacak...” (Ankebût, 57). Bu, İlâhî bir yasadır. Aristo’nun istidlâle müteallik olan önermesi ve çıkarımı da bu minvâl üzeredir. Kaldı ki diyalektik felsefe de zıddıyla kâim olan bu meseleyi (doğum- ölüm) doğrulamaktan geri durmaz.

Dolayısıyla ölümden kaçış yoktur. Ancak, bir tabiî seyrinde ölüm, bir de kazâen ve kasta yakın olan ölüm vardır.

“Tabiî ölüm”, yaşa veya hastalığa bağlı olarak tekli ya da çoklu organ yetmezliğinden kaynaklanan ölümdür. Belki de “ecel”i en yalın bir şekilde tasvir edecek ölüm, bu tür bir ölümdür.

“Kazâen ölüm”, doğal seyrinde ve tabiî bir sebebe müstenid olarak kendiliğinden vukû bulan ölümdür. Meselâ yolda giderken ve insan dahli olmadan dağdan bir çığ veya bir kaya parçasının insanın üzerine düşerek ölümüne sebebiyet vermesi gibi.

Bir insanın, gerekli tedbirleri almadan diğer insanın ya da insanların ölümüne sebebiyet vermesi kazâen ölüm değil, “taksirli (kusurlu)” ölümdür. Meselâ bir araç sürücüsünün kurallara uymayarak diğer insanların ölümüne sebebiyet vermesi bu cümledendir.

Bir de “kasta yakın ölüm” vardır ki, bu ölüm, bile bile gelen veya bilinç dâhilinde irâdî bir tedbirsizlikle gelen ölümdür. İşte Erzincan- İliç’te altın madeni kazasında vukû bulan ölümler bu minvâl üzeredir.

Sonuç ve değerlendirme

İşte, geleneksel İslâm dünyasında tedbirsizlik veya ihmalkârlıktan dolayı insan eliyle vukû bulan kazalar (!) veya kastî öldürmelerin faturası yine insan tarafından kaderci bir anlayışla Allah’a çıkarılmıştır. Bunun adına da “İslâmî” bir jargonla “takdir-i İlâhî” denilerek güya sorumluluktan kurtulunmuştur.

Bu tür kaderci bir anlayış, yaptığı çirkin işi (Hz. Hüseyin ve yakınlarının şehit edilmesi) ve işlediği fiillerin suçlarını meşrûlaştırmak için İslâm târihinde ilk olarak Yezîd’le başlamıştır.

Bu olaydan sonra geleneksel İslâm dünyasında sorumluluk mevkiinde bulunan tüm idâreciler, yukarıda belirttiğim gibi kendi hata, zaaf ve suçlarından kaynaklanan sorumluluklarını “takdir-i İlâhî” diyerek Allah’a yıkmaya çalışmışlardır.

Hemen hemen tüm İslâm coğrafyasındaki anlayış budur. Devleti idâre edenler, tabiî âfet veya kazalar (!) gelmeden önce üzerlerine düşen vazifeyi yapmayarak hem tedbir almazlar, hem de bu olaylarda ölüm hâdiseleri vukû bulursa bunun adına da “kader” ya da “takdir-i İlâhî” diyerek kendilerini sorumluluktan güya kurtarmış olurlar(!)

Zâten bu gibi durumlarda geleneksel Müslüman toplumları da aynı anlayışa sahip olduğu için, sonucu büyük bir itminan ve huşû içinde kabullenirler. Böylece bu kısır döngü ilânihâye devam eder gider…

Buradan hareketle doğru dürüst hiçbir tedbir alınmayarak yeni kazalara(!) âdeta dâvetiye çıkarılır. Zâten zaman, eski yaşanmışlıkları çok çabuk unutturur. Çünkü “Hâfıza-i beşer, nisyân ile mâlûldür.”

İşte Kahramanmaraş merkezli depremler, Erzincan- İliç altın madeni kazası (!), Afşin- Elbistan kömür madeni kazası (!) ve sair kazalar (!) yıkıcı etkileri itibariyle bu cümledendir.

Bizdeki yönetim felsefesinin mantalitesi önceden tedbir almak yerine, kaza(!) vukû bulduktan sonra harekete geçmek üzerine kurgulanmıştır. Onun için can, mal ve millî servet kayıpları hiçbir zaman önlenemez.

İşte, Batılı ülkelerin yönetim felsefesi ile Doğulu (Şark) ülkelerin yönetim felsefesi arasındaki temel farklardan birisi budur. Bundan dolayı Azrail (Ölüm meleği) hep bizim topraklarda gezer. İşi başından aşkındır. Fırsatını bulup da yolunu bir türlü Avrupa ve Amerika’ya düşürmez. Aslında buna gerek de kalmaz. Çünkü adamlar akıl ve bilim çerçevesinde tedbirlerini önceden aldıkları için bu minvâlde Azrail’e pek iş düşmez.

Sözün özü

Yezîd ölür ama, “Yezîdî anlayış” hep devam eder…

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar İlhan Akar - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Elbistanın Sesi Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Elbistanın Sesi Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Haber ajansları tarafından servis edilen tüm haberler Elbistanın Sesi Gazetesi editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Elbistanın Sesi Gazetesi değil haberi geçen ajanstır.

01

Ali Osman - Çok değerli tespitlerde kaliteli bir yazı.

Teşekkürler...

Yanıtla . 0Beğen . 0Beğenme 06 Mart 17:58