UÇURUM ÇİÇEĞİ

         Tam tepemde öylece duruyor. Bir rüzgâr esse ya da herhangi bir kuvvetle zemin sarsılsa alnımın tam ortasına saplanacak sanki, gözümü kırpmaya korkuyorum. Ya şu saate ne demeli koca dünya da bir onun sesi var. Tik tak, tik tak, tik tak …  Şeffaf duvarları olan demir direkli bir odaya hapsolmuşum. Dışarda gürül gürül akan bir hayat var. Ah şu tepemde asılı duran dikenli top bir de şu saat olmasa bırakacağım kendimi o akışın içine ama gözümü ayıramam ki sarkaçtan. Ben bakmazsam bakacak beni koruyacak kimsem yok ki, koca evrende bir başımayım. O günden bu yana yapayalnızım sahi kaç zaman geçti, Mehmet en son ne demişti? Hatırladım “on yıldır şu odadan adımını atmadın daha ne kadar sürecek bu “sanki ben biliyorum. Kendi kendine söylenir durur zaten bir tek bu sorusu değişmez. Söyleneceğine şu dikenli topu indirse ya başımdan ne bileyim en azından kontrol etse ben de kurtulmanın bir yolunu bulurum ya neyse. Tik tak, tik tak, tik tak… yine belirginleşti sesi belli ki fazla kalmadı. Mehmet ‘in söylenme zamanı yakın olsa gerek bu sefer de on bir yıl oldu diyecek. Her yıl temmuzun onunda gelir sarılıp ağlar, bir kendisinin canı yandı bir kendi üzüldü ya sızlansın. O gün bugündür dört duvar arasında tepesinde dikenli bir topla kan ter içinde yaşayan benim ağlayan o … ben mi dedim ona gece karanlığında yola düşelim diye hem arabayı o kadar hızlı sürmenin ne anlamı vardı. Hoş olan bana oldu. Uçurumun dibinde ayaz vurdukça kanım dondu sanmıştım oysa kanımda canım boğuluyordu çok sonra öğrendim.  Her şeyimi kaybettim ben o gün gençliğimi, yaşama sevincimi, kadınlığımı, canımı aldı benden. Şimdi gelmiş ne kadar sürecek ne zaman çıkacaksın diyor bana yaşananların hala yaşadığım cenderenin müsebbibi değilmiş gibi.  Ah! O gün sözüm ona tatile gidiyoruz köye, köyüne … Munzur’un kıyısından uçurumların kenarından geçiyoruz. Sabaha karşı alaca karanlık, yavaş diyorum bu kadar hızlı gitmeyelim diyorum. ‘’İçim kıpır kıpır baba olacağım anam ne çok sevinecek gör bak seni nasıl karşılayacak, bacım el üstünde tutacak ne de olsa biricik yengesi hamile’’ diyor. ‘’Munzur durulmuş baksana ama benim içim bir çağlayan Şevin hissetmiyor musun ellerim titriyor görmüyor musun’’ diyor. Bilmiyor ki gördüğümden korkup yavaş diyorum. Anlamıyor beni zaten günler öncesinde gördüğüm rüyadan korkuyordum şimdi bu karanlık bu hız göğüs kafesime ağır bir yük olmuştu nefes alamıyordum. O rüya… cennetten bir köşe gibiydi bir bahçenin içinde geziyordum. Rengarenk çiçekler, kuş sesleri köpük köpük akan ırmaklar, ufukta ışıldayan yeni doğan güneş … Birden fırtına çıkmıştı. Uçurumdan aşağı düşerken o en güzel çiçek uçurum çiçeği… eteğime takılan o dikenler parçalamıştı onu. Ben ırmağın kenarında acı içinde kıvranırken çiçeğin parçalanan yaprakları avuçlarıma düşüyordu ben gülümsüyordum acı içinde. Aynı acı boğazımda bir yumru oldu gözümün karanlıktan başka bir şey görmez olduğu anda savrulmuştu araba. Çalıların arasında acı içinde kıvranarak karnıma sardığım elerim kana bulanmıştı. Ayaz vuruyordu donacağımı sanıyordum. Gözlerimden yaşalar süzülüyor kanıma karışıyordu göz yaşlarım. Kaç gün geçmişti bilmem burnuma sinen o acı kokuyla uyandığımda hastanede olduğumu biliyordum. Oldum olası sevmezdim hastaneleri ve ilaç, serum kokan koridorları.  O günde Mehmet sarılıp ağlamıştı anlamıştım daha cinsiyetini bile bilmediğim çocuğumun benden ayrıldığını, çok sonra öğrendim bir daha asla anne olamayacağımı. Bu odanın içinde söylemişti Mehmet. Çocuk odası olacaktı kocaman penceresinin önünde sarıp sarmalayacaktım, kucağımda ninniler söyleyip camdan dışarıyı gösterip konuşacaktım akıp giden zamanı onu bekleyişimi anlatacaktım. Onun ilk hallerini bu odada görecektim bu odada onunla yeni bir dünya kuracaktım. Tavana yıldızlar asacaktım, duvarlara bulutları güneşi ağaçları çizecektim. Duyduklarım karşısında önce acı içinde inledim sonra bağıra çağıra ağladım. Duvarlara çığlıklarım sindi tabana göz yaşlarım serildi. Günlerce yemeden içmeden oturdum burada. Son bir kez daha çıktım bu evden yine alaca karanlıkta Munzur’un kıyısına… beni benden alan o çalıları kökünden kesip bir yumak yaptım. Temmuz sıcağı yakacakmış beni hasta olacakmışım öyle dediler. Aldırmadım kan ter içinde elimde bir yumak dikenle girdim bu kapıdan bir daha çıkmamak üzere.

                Ayak seslerini duyuyorum yine hep birlikte gelip sarılıp ağlayacaklar. Birbirlerini teselli edecek, destek olacaklar. Onların payına düşen bu oysa ben yıllardır burada tek başıma bu diken yumağına bakmak zorundayım. Gözümü bile kırpamam ne zaman ne yapacağı belli değil. Bir de şu saatin sesi var tabi insanın ruhunu kemiriyor. Biliyorum bir daha cennet kuşum ötmeyecek, bahçemde elvan çeşit çiçek açmayacaktı benim payıma da bu hayattan uçurum çiçeği düşmüştü. Uçurum çiçeğinin diğer adı ölüm çiçeğidir bilir misiniz? Ya o çiçeği almaya niyet etmeyip uzaklarda yaşayacaktık ya da birimiz ölecektik. Tepemde bir yumak dikenli sarkaç kulağımda bir saat sesi yıllardır bu dört duvarın arasında yaşıyoruz sanıyor Mehmet oysa ben o gün çiçeğimle öldüm kimse fark etmedi.  Yuvama değil mezarıma döndüm kimse bilmedi.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Gülsüm TOPUZ - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Elbistanın Sesi Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Elbistanın Sesi Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Haber ajansları tarafından servis edilen tüm haberler Elbistanın Sesi Gazetesi editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Elbistanın Sesi Gazetesi değil haberi geçen ajanstır.