O'NA MEKTUP

BİR GÜN DÖNECEKSİN  

Gece soğuk. Ürküten bir karanlık sarıp sarmalıyor dört yanımı. Sessizliğin ruhumda çıkardığı gürültüyü dinliyorum. Kapana sıkışmış küçük bir farenin son çırpınışları gibi tüm hayallerimin yok olmaya başlayışını seyrediyorum. Oysa ne güzel hayaller kurmuştum yarınlar için.

Gidişin bu kadar ani olmamalıydı. Sahi gelişin de apansız olmuştu. Sen severdin bu tür şakaları. Hiç beklenmediğin bir anda, hiç beklenmediğin bir yerde çıkıp gelirdin. Son tren perondan ayrılmaya başladığında, istasyonda gözü yaşlı bekleşen kalabalığın arasından çıkar bir sevinç olurdun. Bazen küstüğünü sanırdım. Seni kıracak bir tek sözcük çıkmazdı ağzımdan, ama yine de durup dururken bakışların birden değişir, bir bulutun ardından bakar gibi bakardın. O zaman içimde fırtınalar kopardı. Söylenmesi gereken bütün tatlı sözleri bir bir aramaya başlardım. Nedendir bilinmez, zihnimin birden bire boşaldığını, kelimelerin daha dudağıma gelmeden dilimin üstünde eriyip yok olduğunu hissederdim. İşte o an belli belirsiz bir çaresizlikte kıvranırdım. O an hiç yaşamadığım korkularla yüzleşmeye başlardım. Ya seni kaybedersem. Düşünmesi bile insana dayanılmaz işkenceler çektiren bu kaybetme korkusu çok zaman bedenimi saran soğuk bir ter olurken. İçine düştüğüm bu anafordan çıkartıp alan yine sen olurdun. Elimi avuçlarının içine alır yavaşça okşardın.Yağmurda ıslanmış ürkek ve üşümüş bir serçe yavrusunu okşar gibi. O an içime tatlı sarhoşluklar dolar ve kendim olurdum.

Bir eylül akşamıydı. Şehrin sokakları sırılsıklamdı. Evini kaybetmiş bir  çocuk gibi çaresizdim. Birden bütün bir şehir yabancılaşmıştı. Bir sokak lambasının altında öylece kalakalmıştım. İliklerime kadar ıslanmıştım ve üşüyordum. Geç kalmışlığın telaşı içinde yanımdan geçtin.  Başını kaldırsan görecektin. Gidişini uzun uzun seyrettim. Kahverengi bir pardösü vardı üzerinde. Ayaklarında aynı renkten çizmeler. Saçların rüzgârdan darmadağınıktı ve ıslanmıştın eylül yağmurundan. Sen bilmesen de üşüyen bedenime garip bir sıcaklık, yalnızlıktan bunalan ruhuma garip bir aydınlık katmıştın.

Sonra hep o köşede beklemeye başladım. Sokak lambasının altında geleceğin umudunu hiç yitirmeden bekledim. Sen hep geldin. Yağmurla geldin, rüzgârla geldin, güneşle geldin. Her gelişinde ayrı bir heyecan, ayrı bir umut getirdin. Her seferinde mutlaka konuşacağım diyordum. Seni uzaktan gördüğümde zihnimde onlarca sözcüğü yan yana sıralıyor, sen geldiğinde hepsini unutuyordum. Zavallı sözcükler birden buhar olup eylül akşamının ağır havasına karışıyordu.

Artık eskisi kadar yalnız değildim. Eskisi kadar umutsuz, eskisi kadar karamsar değildim. Odamın koyu yalnızlığında sen vardın. Adını bilmesem de, sesini hiç duymasam da her gece esrik sayıklamalarla sen doluyordun odama. Hayallerimin tek konuğu sendin. Düşüncelerimde bütün tuvallere seni çiziyor, bütün şiirleri senin için yazıyordum. Söylenmiş ve söylenecek bütün şarkıları sana adamıştım.

Bazen kendi kendime kızıyor, kendi kendimden utanıyordum. Ya seni düşüncelerimden söküp atmalı, ya da konuşmalıydım. Senin olmadığın bir yerde, sana sevda dolu sözler söylemek sadece ruhuma işkence etmek demekti.

Bir gün izledim.. Amacım çalıştığın yeri görmekti. Sana yakın olan insanlarıgörmek, senin sesini duyan, seninle aynı ortamda yaşayan insanlara bakıp onlara gıpta etmekti. Arkamdan alay edip güleceklerini bile bile yan masada oturan adama aptalca sorular soran beni hiç fark etmedin. Aşk bir aptallık değimliydi ki.

Cuma günüydü. Eylül ayına inat pırıl pırıl bir güneş sarıyordu şehrin sokaklarını. Beşiktaş iskelesinde Üsküdar vapurunu bekliyordum. Birden kalabalığın arasında seni gördüm. Yalnızdın. Aynı vapurla karşıya geçecektin. Deniz dondu. Rüzgar esmez oldu.. Bütün martılar derin bir sessizlik içinde havada asılı kaldı. Bütün kalabalık karakalem resimde gezinen silginin altında yok oldu. Bir sen vardın Beşiktaş iskelesinde bir de ben.

Ürkek adımlarla yaklaştım. Benim bile duymakta zorlandığım bir sesle “Merhaba” deyişime aldırmaz gibiydin. Seni uzun zamandan beri tanıdığımı, bir türlü cesaret edip de konuşamadığımı anlatırken sen boğazın çok uzaklarına bakıyordun. Umursamaz görünüşünün altında gizli bir merak vardı. Heyecanlıydım ve ne konuştuğumu bilmeden durmaksızın konuşuyordum. Sonra birden gözlerimin içine bakarak “biliyorum” dedin. İşte o an, biliyorum diyerek tebessüm ettiğin an içimde hangi baharların çiçek açtığını, hangi kurumuş ağaçların meyveye durduğunu bilemezdin. Meğer çoktandır farkındaymışsın benim. Meğer duygularım yapayalnız değilmiş. Meğer aşk bir aptallık değilmiş.

Eylül biteli çok olmuştu. Takvimler anlamını yitirmişti. Zamanın nasıl geçtiği umurumda bile değildi. Artık seni duyuyor, seni hissediyor ve seni yaşıyordum. Sen konuşurken dudaklarından dökülen kelimeler süzme bal şerbeti olup içime içime doluyordu. İş çıkışlarında yine Beşiktaş iskelesinde buluşuyor Ortaköy’e gidiyorduk. Caminin yanındaki o küçücük meydan, o meydana sıralanmış kumpir fırınları ve banklar arasında dolaşan küçük beyaz kedi. Ve gözlemeci yaşlı kadının ikimiz için yaptığı dualar…

“Aşk, ortak anılarla büyür.” Demişti birisi. Çok haklıydı. Birlikte yaşadığımız o kadar çok anı vardı ki. Odamın siyah yalnızlığında hep o ortak anılarla arkadaşlık ediyorum. Islak ıslak doluyordun gözlerime. Bazen iki damla yaş, bazen de tatlı bir tebessüm oluyordun.  Hep seni yaşamak, hep senin için yaşamak kolaylaştırıyor tüm zorlukları. Akdeniz’in mavisinden Marmara’nın uçuk yeşiline kadar bütün renkleri dolaşıyor ruhum.

XXX

Bir kır lokantasında kahvaltı yapıyorduk. Eylül ayının ılık sabahlarından biriydi. Bulunduğumuz tepeden aşağıya doğru uzanan zeytin bahçesi ve gerisinde Ege denizinin maviliği gün ışığında parlıyordu. Parlayan sularda yavaş yavaş uzaklaşan yolcu gemisinin arkasında bıraktığı köpüklü yola bakıp” Bir gün gideceğim buralardan. “ demiştin. Sanki şimşekler çakmaya başlamıştı. Sanki boğazın suları donmuş, yolcu gemisi hareketsiz kalmıştı. Bunun bir şaka olması için içimden ne kadar yalvarmıştım. İlk o gece yokluğunu düşünerek uyuyamadım. Sen pembe düşlere yelken açarken ben sabaha kadar seni seyredip vücudunun her hattını zihnime işledim.

XXX

Gidişinin üzerinden kaç eylül geçti. Kaç kere yeşilin sarıya çiçeğin meyveye döndüğü izledi dünya. Ben kaç kere öldüm, kaç kere sarıldım hayaline. Saymadım, sayamadım.  Sana gitme kal diyemedim. Giderken benliğimi sıyırıp alacağını, arkanda melankolik bir ruh bırakacağını söyleyemedim. Günlerce hep bekledim. Bunun bir şaka olduğunu, on sekiz onbeş vapurundan ılık tebessümlerle ineceğini, bana beni getireceğin günü bekledim.

XXX

Şimdi küçük bir şehrin yalnızlığını yaşıyorum. Beynimin en karmaşık bölgelerine kadar işlediğim hayalin soğuk odamın tek pırıltısı. Alışamadığım yokluğun içimde ince bir sızı olarak kaldı. Yine bütün şiirleri sana adıyorum, senin için söylüyorum bütün şarkıları ve her yeni günün başlangıcında bir gün bir eylül akşamında yeniden bulacağım umudunu yaşıyorum.

Ne kadar haklıymış “Aşk, yokluğunda da seni yaşamaktır” diyen.

 

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Nazım Altan - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Elbistanın Sesi Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Elbistanın Sesi Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Haber ajansları tarafından servis edilen tüm haberler Elbistanın Sesi Gazetesi editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Elbistanın Sesi Gazetesi değil haberi geçen ajanstır.