Şair Mustafa Uğur İle Şiir üzerine Söyleşi

Türk halk şiirinin önemli duraklarından biri olan Elbistan, yöresel şairlerinin şiirdeki başarısıyla sizi her an şaşırtabilir. Yeni tanıştığınız birinden hiç beklemediğiniz düzeyde bir şiir dili görebilir ya da uzun zamandır görmediğiniz bir şairin şiirde nasıl merhaleler katettiğini fark ederek şaşkınlığa düşebilirsiniz.

Bu şaşkınlığı ben de Elbistan’ın Sesi gazetesinin arşivini tararken gördüğüm ve şiirlerini okuduğum Mustafa Uğur amcada yaşadım açıkçası. Özellikle ağabeyi olan Hasan Uğur’un şiirdeki yerini bilen birisi olarak Mustafa Amcayı bu yönüyle tanımamış olmamdan dolayı hayıflanmadım desem yalan olur. Kendisiyle duygu ve düşünce dünyası, yetişmesi, şiiri, hayata bakışıyla ilgili olarak 17Ekim 2022 tarihinden yaptığımız ve aşağıda okuyacağınız söyleşiyi gerçekleştirdim.

Umarım okurken keyif alırsınız. 

Mustafa Amca öncelikle Şair Mustafa Uğur’un kim olduğunu sizin ağzınızdan dinlemek isteriz. Bize kendinizi nasıl anlatırsınız, kimdir Şair Mustafa Uğur?

Ambarcık köyünden 14 çocuklu bir ailenin -8 erkek6kız-sekiz erkekten beşincisi olarak dünyaya gelmişim. Her ne kadar nüfusta 1945 doğumlu olarak yazılmış olsam da sanıyorum sonradan sehven böyle yazılmış, doğum tarihimin 1942 falan olması lazım.1942’nin şubat mart aylarında diye biliyorum. Çünkü rahmetli Anam ‘oğlaklar, kuzular doğarken doğdun’ derdi.

Mustafa Amca size kimler derler, soyunuzdan ailenizden bahseder misiniz?

Bize Çerçiler derler, böyle biliniriz. Bizim aile vaktiyle çerçicilik yaparmış. Bundan mütevellit bize de çerçiler derlermiş. Kızılcaoba'dan kalkar, köy köy gezerek çerçicilik yaparlarmış büyüklerimiz. Onun için bizim sülale eskiden “Çerçiler” namıyla anılırdı. Yani eski sülale ismimiz Çerçiler. Köylerde gezerek çerçicilik yaptıkları için bu isim aile ismi olarak kalmış ve yıllar yılı böyle tanınmışız. Büyüklerimiz köy köy gezerken gördükleri Ambarcık köyünün yerleşmek için çok müsait bir yer olduğunu görürler. Ambarcık, Söğütlü çayının can verdiği sulak ve bir o kadarda yeşil güzel bir köy. Gelmişler bu köye yerleşmişler. Daha sonra dedemin ismi öne çıkmış. Dedemin ismi Nuri Şah. Nuri Şah dedemden itibaren kabile ismimiz de Nurişahlar olarak anılmaya başlanmış. Dedemin dışındaki aile kolları halen Çerçiler diye anılmaktadır. Biz dedemin ismini, kabile ismi olarak almışız. Tabii soy isminizde Uğur olunca Uğurlar da deniyor ama daha çok kabile ismimiz olan Nurişahlar olarak anılıyoruz. Oradan da Çerçiler. Çerçiler de Kızılcaoba'ya dayanıyor. Kızılcaobada da akrabalarımız var.

Kızılcaoba daki akrabalarımız derken kimleri kast ediyorsunuz?

Benim bilebildiğim kadarıyla Gıcılar, Akatlar, Yinançlar, İnançlar, Çiçek köyünde Gönenler..daha var ama aklıma gelmiyor, rahmetli babam hepsini bize tek tek anlatırdı. Ancak zamanla unutuluyor.

Bildiğimiz kadarıyla sizin hem anneniz hem de babaanneniz tarafından Kozan oğullarına, dolasıyla da Avşarlara dayanan bir yanınız var. Mutlaka bunu düşünmüşünüzdür, şairliğiniz de oradan mı geliyor? Bu konuda ne söylemek istersiniz?

Sanıyorum ilgisi var yani. Ben biraz irsi olduğuna inanıyorum. Çünkü dayılarım şiir yazamazlardı ama çok güzel türkü söylerlerdi, düğünlerde oyun yaparlardı, köye geldikleri zaman tiyatrocu gibi oyun kurarlar bütün köy de bizim eve ‘Kozanlar gelmiş’ diye akın ederdi. Onlar sabaha kadar türkü söyler, çeşitli oyunlar oynarlardı. O günlerde teyp yok, televizyon yok, radyo yok, bir şey yoktu yani. O günlerde eğlenceyi ve şamatayı halkın kendisi yapardı. Yapanları da diğer kalanlar seyrederdi. Dayılarımın çığırdığı türküler benim yüreğimi Söğütlü’nün baharda coşan suları gibi bir coşkunluk oluştururdu. Tabii böyle bir sanatçı yanları vardı, yani öyle bir kabileden geliyorum.

Yeri gelmişken söyleyelim, ana ve babaanne tarafından Dadaloğlu soyundansınız dersek hilaf etmiş olmayız sanırım. Doğru mu?

Dadaloğlu, Kozanoğlunun ozanı sadece. Asıl aşiretin ismi Kozanoğlu. Kozanoğulları Adananın Sis kazasına gelip yerleşmelerinin akabinde, Sis olarak adlandırılan kaza Kozanoğularının yerleşiminden sonra Kozan ismini almıştır. Yani Kozana ismini veren Kozanoğlu aşiretidir. Deyişetleri ve koçaklamaları ile öne çıkan Dadaloğlu da bu aşiretin er badeli bir ozanıdır. Dadaloğlu ile biz aynı aşirete mensubuz dersek, daha doğru söylemiş oluruz.

Mustafa Amca Kozanoğulları ile alakalı soyunuzu anlatan bir şiirin var mı?

Benim dedem to­ros­la­rın as­la­nı
Gen­le­rin­de Ko­za­noğ­lu geni var.
Da­da­loğ­lu, Av­şar­la­rın ozanı.
Gen­le­rim­de Da­da­loğ­lu geni var. 

Ce­ha­let elin­den, aklım ka­çık­tır,
Be­den­ler bü­yük­te, beyin kü­çük­tür.
Gözüm gör­me­se de gön­lüm açık­tır,
Gen­le­rim­de Âşık Vey­sel geni var.

Yar ya­nın­da altın idim, pul oldum.
Bazen evli oldum, bazen dul oldum.
Gü­zel­le­re kur­ban, oldum kul oldum.
Gen­le­rim­de Ka­ra­ca­oğ­lan geni var. 

Sı­ğa­mam, dün­ya­ya geniş olu­rum.
Ol­ma­dı nef­sim­le tef­tiş olu­rum.
Gün gelir, bi­ça­re der­viş olu­rum.
Gen­le­rim­de Yunus Emre geni var. 

Uğur’um gel ödün verme ma­şa­ya
Neler gör­dük bak ya­şa­ya ya­şa­ya
Karşı koy­muş, pa­di­şa­ha, pa­şa­ya
Gen­le­rin­de Pir Sul­tan'ın geni var. 

Ey­val­lah üs­ta­dım. 

Bir başka de­yi­şet­te an­lat­tı­ğım bir dört­lük daha var:
Aşi­ret ovalı dağlı
Boz­lağ'ın da mav­zer bağlı
Ka­ra­ca­oğ­lan Da­da­loğ­lu
Ko­za­noğ­lu dayım benim

Eyvallah. Mustafa Uğur şiire nasıl başladı dersek ne anlatırsınız Mustafa amca:

Şiire başlamamda ağabeyimin büyük etkisi olabilir.-Ağabeyim derken merhum Hacı Hasan Uğur’dan bahsediyor-Rahmetli babam şiire ve şaire fazla ilgi duyardı, meraklıydı. Şiir yazamazdı ama türkü söylerdi, şiir okurdu. Rahmetli Ahmet Çıtak babamla arkadaştı. Sık sık bize gelir, misafir olurdu. Babam o zamanlar beni oturdukları odaya çağırır, benim yazdığım bir iki şiiri okuturdu. Rahmetli Ahmet Çıtak da,“Ahmet Ağa bu iyi bir şair olabilir” derdi babama. İlkokul yıllarında yazmaya başladığım şiir serüvenim, daha çok okuyup kendimi geliştirmemle de ilgili. Benim çocukluk yıllarımda koyun sürülerimiz vardı. Yayla zamanı köyümüzden ayrılarak yaylaya gidiyorduk. Yaylada büyükler koyunlardan yün, peynir, yağ çökelek gibi süt ürünlerinin her türlüsünü yapardı. Yaylanın bana bakan yönü ise Darendeli çerçilerin yolunu gözlemekle geçmesiydi benim için. Çünkü bu çerçiler cıncık, boncuk, saçtokası, ilmeçer, tırnak makası, tarak, arkası horozlu cep aynası, cımbız, düğme, iğne, iplik, yüksük, makas, vesaire aklın almadığı kadar çeşidin içinde yer aldığı iki camekânla satış yaparlardı, eşeğin iki yanına bağlayarak köy köy gezerdi çerçiler. Yolunu gözlediğim bu çerçiler tüm bunların yanı sıra kitapta getirirdi. Yani okula gidiyordum ama yaylada okuyacağın kitabı hemen hah demeye bulamazdın. Darendelilere bu açıdan müteşekkirim. Dua ederim devamlı okumama sebep oldular diye. Yaylaya gelen bu çerçilerden diğer çocuklar mantar tabancası, şeker gibi ilgi alanlarına giren şeyleri alırken ben de kitap alırdım. Bunlar Hz. Ali’nin cenk kitaplarının yanı sıra farklı hikâye ve şiir kitapları olurdu. Ben okuma sevgisini yaylada okuduğum kitaplardan aldım diye düşünüyorum. Çerçiler haftada bir gelirdi. Onlar tekrar gelinceye kadar ben aldığım5-6 kitabı bitirir, geldiklerinde tekrar kitap alırdım. Yani okuma zevkini ben onlardan tattım diye düşünüyorum. Ondan sonra da tabii Karacaoğlan'ı falan okudukça etkilendim. Ağabeyim de şiir yazıyordu. Benden önce yazıyordu o, akabinde de türkü olarak da söylüyordu. Büyük etkisi olmuştur abim Hacı Hasan Uğur’un.

Çocukluk ve gençlik yıllarınızdan da bahsederseniz okuyucumuz sizin hakkınızda biraz daha malumat sahibi olur. Çünkü yeni nesil ağabeyiniz Hacı Hasan’ı yakinen tanımasına rağmen, siz 1986 yılında İstanbul’a taşındığınız için pek fazla tanı/ya/mıyor. Ne dersiniz bu konuda?

İlkokuldan sonra okuyamadım. O tarihlerde çocuklara iş gücü olarak bakılıyordu. Kimin ne kadar çocuğu varsa kadar iş gücü demekti. 14-15 yaşlarında evlendirildim. Hayvancılıkla uğraştığımız yıllarda çobanlık yaptım. Sonra aile tarıma geçti, traktör, biçerdöver ile çiftçilik yaptım. Askerlikten sonra köyde market işlettim. 1974-77 yılları arasında köyde muhtarlık yaptım. Yerel gazetelerde şiirlerim ve yazılarım yayınlanıyordu. Bu sebeple matbaa ile tanıştım. 1986 yılında İstanbul'a taşındım. “Ekran” isimli yerel bir gazete yayınladım. Halen İstanbul Sultanbeyli'de Kozanoğlu matbaa-reklam firmasını işletmekteyim. Evliyim, 8 çocuk babasıyım.

Verdiğiniz bu bilgiler için teşekkür ederim. Kökez yaylasında tutulduğunuz kışa karşılık söylediğiniz deyişeti, 20Haziran2011 tarihinde Gökceören köyünün Kökez mezrasında ikamet eden Hacı oğlu Hasan Binboğa'nın (1950) ağzından Elbistan ağıtları için derlemiştim. O güne kadar yüz yüze görüşmediğimiz bir şairin bu denli içli ve bir o kadarda sağlam söyleyişi beni heyecanlandırmıştı. Bu olayı Hasan Binboğa’nın anlatımıyla nakletmek istiyorum izin verirsen. 

“1958-59 yılarında Ambarcık köyünden kalkıp Gökceören köyünün Kökez yaylasına gelen yaylacılar içinde Mustafa Uğur da vardır. O sene, çok sert geçen hava muhalefeti yüzünden yaylacılar perme-perişan olmuşlardı. Çadırlar su içinde kalıyor, kuzular soğuktan telef olup gidiyordu.” Kökezli Hasan Binboğa'nın anlattığına göre, havanın yine bozduğu bir gün sazak fırtınaya dönmüş, yağmur seyrek seyrek atıştırırken birden bire her düşen damla değdiği yerde iz edercesine yüzlerine çarpmaya başlamıştır. Bu telaş arasında Hasan kuzuları sürmeye çalışırken, elini kulağına atan Mustafa Uğur şu ağıdı yakar. O zaman ezberine alan Hasan Binboğa yanık sesiyle o ağıtı bizler için okumuştu:

Gözel Am­bar­cık'ta oynar ge­zer­ken
Kökez yay­la­sı­nın dö­şün­de kal­dım
Her zaman gü­ler­dim et­mez­dim figan
Ağ­lı­yor göz­le­rim ya­şın­da kal­dım

Ben kuru dağ­la­rın ba­şın­da kal­dım
Yel esi­yor ben de sa­nı­yom ki kar
Dağ­la­rın arası ev­le­ri pek dar
Her­ke­sin bir baş so­ka­cak yeri var

Ben de öksüz gibi dı­şın­da kal­dım
Ben kuru dağ­la­rın ba­şın­da kal­dım
Av­rat­lar da âri bağ­lar ba­şı­nı
Yel din­dir­mez göz­le­ri­min ya­şı­nı

Ben de orda iken gör­düm dü­şü­nü
Kazma dahi geç­mez ta­şın­da kal­dım
Ben kuru dağ­la­rın ba­şın­da kal­dım
Mus­ta­fa'm bu sana büyük bir zulüm

Dö­kül­dü yap­ra­ğım kal­ma­dı dalım
Ne kadar ça­lış­san âhi­rin ölüm
Bit­me­yen dün­ya­nın işin­de kal­dım
Ben kuru dağ­la­rın ba­şın­da kal­dım 

Mustafa Uğur bu şiiri söylediğinde, nüfus kaydına göre 13-14, anasının tarifine göre 16-17 yaşlarında. O yaşta birinin bu kadar ayağı kafiyesi ve iskeleti sağlam bir şiiri ağıt şeklinde, türkü olarak çığırması kim olsa onun dikkatini çekerdi. Bu türküyü 8-9 yaşlarında dinlediğinde ezberine alarak bize ulaştıran Hasan Binboğa’yıda ayrıca tebrik etmek gerek.

Mustafa Uğur’un ağzından o günkü yaşanmışlıkları dinlerken, sesine yansıttığı samimiyet, yüzüne takındığı masumiyet, beni alıp Kökez yaylasına götürerek, kendisiyle birlikte üşüttü.

1984 yılında çıkardığı “Âlemin Âlemi” isimli cep defteri ebadındaki kitabına ulaşarak şairi tanıma fırsatım oldu. Uğur’un evrensel bakışının getirdiği felsefi söyleyişlerle şekillenen şiirler, okuyucuya daha samimi geliyor.

Âle­min Âlemi
Sey­rey­le­dim âle­min âle­mi­ni
Gör­düm ki âle­min, âlemi bozuk
Taşa çal­dım fe­le­ğin ka­le­mi­ni
Kır­dım ki âle­min, âlemi bozuk
(…)
Mus­ta­fa Uğur’um bu nasıl yapı
Sığ­ma­dı ak­lı­ma dün­ya­nın çapı
Ahi­ret de­di­ler açıl­dı kapı
Gir­dim ki âle­min, âlemi bozuk

Uğur’un bu tarz şiirlerinin ezber bozan bir yanı var. Yeni söyleyişe talip, eşyanın farklı boyutlarının önyargıyla görülemeyeceğini, peşin hüküm marazının hastalık seviyesinde toplumu sarıp sarmaladığı, birinin diğerine tahammül et/de/mediği bir dönemde ister istemez şiirin şairini yalnızlaştırmaktadır.

Mahlûku insan, toprağı vatan, mezarı türbe yaptıran sırla, aklın ötesindeki bir irfan ve sezgiyle, duygunun ötesindeki bir izan ve duyuşla yazılan şiir aynı yerden beslenir.

Şairi ayrıcalıklı kılan bu hâl, hissetmeyen, farkına varma gibi bir çaba ve idrâkdan uzak çevrelerin içerisinde şairin merhaba diyeceği birileri olsa gerek. Bakalım şairimiz kimleri merhaba demeye layık buluyor.


MER­HA­BA [1]

Size ayrı bize ayrı de­me­yen
Sır­rı­mı­za eren­le­re mer­ha­ba
Yüze ayrı ize ayrı de­me­yen
İçten selam ve­ren­le­re mer­ha­ba 

Dost yo­lu­na akar iken kan­la­rım
An­la­ta­mam ama biraz an­la­rım
Mer­ha­ba ey ca­nan­la­rım, can­la­rım
Ah­bap­la­ra, ya­ran­la­ra mer­ha­ba 

Köy­lü­le­rim baş­la­yın­ca ekime
Adi­la­ne karar veren hâ­ki­me
Dert­li­le­re der­man olan he­ki­me
Ya­ra­la­rı sa­ran­la­ra mer­ha­ba 

Yok­sul­luk hal­ka­sı geç­miş boy­nu­na
Saman ala­mı­yor iki ko­yu­na
Umudu bağ­la­mış şans oyu­nu­na
Kuru hayal ku­ran­la­ra mer­ha­ba 

Böyle git­miş biz­den önce gi­den­ler
Odun diye ke­si­lir mi be­den­ler
İkrar verip ik­ra­rı­nı gü­den­ler
Söz­le­rin­de du­ran­la­ra mer­ha­ba 

Kimi hızlı, kimi yavaş dese de
Kimi barış kimi savaş dese de
Kimi ayık, kimi ayyaş dese de 
Biz­le­ri hoş gö­ren­le­re mer­ha­ba 

Uğur’umda ya­ra­ta­nın ku­lu­dur
Gönlü top­rak, gözü çeşme su­lu­dur
Hak ma­ka­mı ulu­lar­dan ulu­dur
O di­va­na va­ran­la­ra mer­ha­ba

Sanatçılar aykırı adamlardır. Onlar kolay beğenmezler. Toplum tarafından kabul gören birçok olguya sanatçı kesimi muhalefet eder. Bu kesimin en başında şairler gelir. Bu aykırılık; aklettiğini, irfan süzgecinde süzdüklerinde elde kalanla alakalı olsa gerek. Halk arasında “Göz görünce gönül katlanmıyor” şeklinde dab-ı mesel haline getirilen ederi fazla bir deyim var. Karakoç’un: Bana çirkin, elin güzel dediği / Ya aklım yok ya gözlerim kör benim” dediği şiirin tamamını okuyalım. 

Ya­ra­dan’a Di­lek­çe 

Yer­le­ri gök­le­ri ya­ra­tan Mevla’m
Sana sen’den şi­kâ­ye­tim var benim
Hâ­kim-i mut­lak­sın hak­tır ka­ra­rın
An­la­ta­yım hâl­le­ri­mi gör benim 

Bir gönül ver­din ki oldum esiri
Bulur ku­sur­suz­da yüz bin ku­su­ru
Biri bire böl­sen çıkar ke­si­ri
Bu gi­diş­le iflâh olmam zor benim 

Üf­le­dim, öt­me­di aşkın dü­dü­ğü
Aşa­ma­dım arpa boyu ge­di­ği
Bana çir­kin, elin güzel de­di­ği
Ya aklım yok ya göz­le­rim kör benim 

Ya­la­nı ger­çek­te sak­lan­mış gör­düm
Gün­düz­ler­de gece, yazda kış gör­düm
Hayat diye ver­di­ği­ni düş gör­düm
Tüm ne­den­ler ben­li­ği­mi yer benim 

Hava gur­bet, top­rak gur­bet, su gur­bet
Alev alev sardı beni bu gur­bet
Esas der­dim ne sı­la­dır, ne gur­bet
Dost ufuk­lar dü­şün­ce­me dar benim. 

Yani demem o ki; şairler muhalif adamlar. Kâinattaki mükemmelliğin müptelası olan kişinin zevki ile toplumun zevki arasında küçümsenemeyecek bir mesafe var. Hatta şu kadarını da söylemede bir mahsur olmasa gerek: Şair zaman zaman kendine de muhalefet eder. Nasıl derseniz, gönlüne ikazlarda bulunan Uğur’un şiiri buna iyi bir örnek. Buyurun birlikte okuyalım:

 

GÖNÜL[2] 

Kendi bil­di­ği­ne gitme
Gel gaf­let­ten uyan gönül
Olur olmaz yerde ötme
Yok se­si­ni duyan gönül 

Cil­ve­len­se Eşe Fatma
Cev­he­ri­ni pula katma
Her de­li­ğe el uzat­ma
Çıkar yılan, çayan gönül 

Ça­ğı­rı­şın fer­yat gibi
Bek­le­yi­şin fır­sat gibi
Kerem gibi, Fer­hat gibi
Var ca­nı­na kıyan gönül 

Ne kadar dav­ran­san kibar
Se­ve­me­den eder firar
Es­ki­den­miş sağ­lam ikrar
Çok sö­zün­den cayan gönül

Do­ğun­ca sevda gü­ne­şi
Yok bel­le­din başka eşi
Sen is­te­din bu ateşi
Haydi, şimdi dayan gönül 

Kırk ya­şa­dım us­lan­ma­dım
Yo­rul­ma­dım usan­ma­dın
Elâ­lem­den utan­ma­dım
Belli senin foyan gönül 

Dos­tum de­me­din mi bıl­dır
Yâr koy­nun­da namaz kıl­dır
Ağ­la­tır mı bunca yıl­dır
Ha­tı­rı­nı sayan gönül 

Gez­din gü­zel­ler ka­tı­nı 
Bi­le­me­din kıy­me­ti­ni
Kov­dun, yor­dun aşk atını
Kal­dın şimdi yayan gönül 

Uğur'a ver­me­ye­ne hak
Ka­le­si­ne dikme san­cak
Ben an­la­rım seni ancak
Halin bana ayan gönül 

Söyleşimizin merkezine şiiri ve şairi aldığımız için birkaç kelam etmenin mahsuru olamayacağı kanaatiyle yorum yapma gereği duydum. Şimdi tekrar söyleşimize dönelim. 

Mustafa amca kendi döneminizdeki şairlerden sizi ayıran en büyük özellik nedir dersek ne dersiniz?

Ben kendimi ayrıcalık tanımam hiçbir zaman. Yalnız benim beslenme kaynağım belki farklı olabilir. Ben dini eğitimi aldım, diğer eğitimi aldım, halk eğitimini aldım. Bu farklı söyleyiş dediğiniz söylediğim söz kalıbını daha çok okumama borçluyum. Okumadan arif olmaz diyor ya eskiler, beni de okuduğum kaynaklar besledi. Benim beslenme kaynağım belki diğer arkadaşlardan biraz daha geniş. Tabii insan okudukça besleniyor, beslendikçe de katkısı daha da çoğalıyor.

Benim felsefem diye şiirin var.

Öyle bir oburlaştım ki, / dostlarım. / okuyorum, okuyorum, okuyorum, / okudukça, acıkıyorum, / uzaklaştıkça, cehaletten, /farkındayım, yaklaştığımın bilime / düşünce alanım genişledikçe, / ters düşüyorum, düşünemeyenlere, / lakin elimde değil, / kader diyemiyorum, onca olup bitenlere / her olayda bir neden, / bir nedende, bin eden arıyorum. / Artık,/ sözlerinde felsefe bulunmayan, / türkülerde, / sazların sesinde ruh olmayan / müziklerde okşamıyor ruhumu, / sözün kısası, dinler, diller, renkler /ve hatta ırklar, bile engel çizemiyorlar, / sınırına sevgimin; / ne demişti Mevlana“yeter ki gel” / gel diyebiliyorum işte, / her şeye rağmen tüm canlıları, / daha çok insanları, / doğayı, doğurganlığı seviyorum. / Öyle ise önemli olan, / sığabilmek değildir, dünyanın içine, / sığdırabilmektir, dünyayı içimize… 

Eyvallah

Demem o ki; okumak, okumak, okumak. Ben bizim geçmiş şairlerimizi araştırırken dış dünyadan da haberdar olmaya çalıştım. Mesela Azerbaycan şairleri, Türkmen şairleri dikkatimi çekti. Onların kitaplarını edindim, onları okudum, bir şeyler almaya uğraştım. Gençlik yıllarımda Rus şairi Yevgeni Yevtuşenkogelmişti Ankara'ya. Tesadüf bu ya bende Ankara'daydım. Onun imza gününe giderek imzalı kitabını kendi elinde aldım.  Sonra beni Rusya büyükelçiliğine davet etti. Davetini kabul ettim. Elçiliğe giderek kendisiyle daha yakından tanıştım, konuştum.

1996'da İstanbul'a yerleştim. İstanbul'da da bizim derneklerimiz vardı. Şairler Derneği, İnsanlık Sanatı Derneği vardı. Oralarda da kendime göre araştırmalar yaptım. Çok yönlü beslenmenin farklı bakış açılarını beraberinde getirdiğini hissediyorum. Var olması yetmiyor, onu sağlıklı besleyebilmek önemli. Var olan şey besledikçe gelişiyor. Yoksa olduğu yerde sayar, ilerleme kaydedilemez. Buna ayrıcalık demeyelim ama günümüzün şairleri okumayı çok önemsemiyorlar, araştırmıyorlar. Okumadan yazanlar var. Bir arkadaşımız gençlik yıllarında bir toplantıda yazmış olduğu bir şiirden şöyle bir bölüm okumuştu.“Bahar geldi güller açtı /yaylaya gidenler geriye döndü”. Bahar gelmiş güller açmışsa, yaylacı yayladan geriye güz sonu döner. Yaylalar çayır çimen iken neden dönsün. Zaman kavramından habersiz şiir yazılır mı hiç? Şiirde kavram kargaşası olmamalı. 

Mustafa Uğur şiire çok emek verdi, az üretti desem ne dersiniz? 

Az değil. Az sayılmaz. Baskıya girenin dışında, baskıya girenden çok daha fazla şiirim var benim. 

O zaman şöyle desek uygun düşer mi? Mustafa Uğur çok şiir yazdı az paylaştı.

Çok şiir yazmaktan çok, özlü kalıcı şiir yazmak önemli! Şiirin mesajı, felsefesi olmalı! Mesela Ömer Hayyam bir dörtlükte bir kitap kadar şey anlatmış. Yani önemli olan o. Ömer Hayyam'ın şiirindeki felsefeyi, dünyada bana göre Ömer Hayyam'dan daha iyi anlatan yok. Haa düz yazı olarak çok felsefe kitapları yazılmış. Ciltler dolusu yazılmış. Ömer Hayyam'ın bir dörtlükle anlattığı çok farklı. O bir dörtlükte bir kitabı anlatırken, kitabı yazanlar, kitapta dörtlüğü anlatmış bana göre. Buradan hareketle tekraren bir daha söylüyorum, çok şiir yazmak önemli değil, özlü, sözlü, kalıcı şiirler yazmak önemli. 

Mustafa amca günümüz şiirini nasıl değerlendiriyorsunuz? Günümüz şairlerine ne söylersiniz?

Teknoloji bazı şeyleri götürüyor diye düşünüyorum. Günümüzün çocukları apartmanlarda yetişiyor. Karacaoğlan apartmanda yetişseydi o şiirleri yazabilir miydi? Yazamazdı. Yaylayı gördü, çadırı gördü, çeşmeyi gördü, doğayı gördü de onları yazdı. Ben şiir yazacağım diye gidip parka oturmakla olmuyor yani. Günümüz şiirini yazmanın güçlüğü, şartların olumsuzluğundan dolayıdır diye düşünüyorum. Şiirin dinleyicisi de azaldı. Şiir dinlemek isteyen kişi elindeki telefonundan istediği şiiri, türküyü açıp dinliyor.

Alıcısı olmayan mal zayi olur demiş atalar. Alıcısı olmayınca, günümüz şairleri eski şiirlerin kıvamına sözü yetiremiyor. Bundan 500 yıl önceki ozanların yazdığını yazamayız. Yeni söyleyişlere ihtiyaç var. O söyleyiş içinde doğa ve hayvan sevgisi çok önemli. Ben ilkokuldan sonra okumadım. Okumadığımın sebebini anlattım. O vakitler hayvancılık koyunculuk yapıyorduk. O zaman bizim 300'den fazla kuzu vardı. Bu kuzuları ben otlatıyordum. 300 tane kuzuyu hiç saymazdım. Tek tek tanırdım. Yani o kadar haşir neşir olmuşum. Şundan güzel koç olur, şundan güzel koyun olur diye tek tek sıvazlardım. Koyunu, kuzuya emzirdikten sonra bir birkaç saat kuzuların içinden çıkmazdım. Bunları tek tek okşayarak severdim. Köpeklerimizin yanı sıra diğer hayvanlarımız vardı. Hayvan sevgisi ve doğa sevgisi benim okumamın önüne geçti. Ben okula gitseydim bugünkü yazdıklarımı yazamaya bilirdim. Okuduğun dalda, ihtisas yaptığın konuda yetişir gidersin ama dünyan bu kadar genişlemez. Köyü tanımadan, toprağa basmadan, pınardan su içmeden, tabiatı belgesellerden seyrederek yazılan günümüz şiirleri gönle dokunmuyor. Dokunması için çok okumak lazım.

Eski ozanlardan, ben onların hepsinden ilham aldım. Hala alıyorum. Onları okuyan illa da onlara benzemek zorunda değildir. Ancak o kaynaklardan beslenmemiz lazım. Yani 3 tane 5 tane kitap okumadan yaz sevgiliye mektup, böyle olmuyor Mehmet Bey. Onu söylemek isterim. Bizim Türk geleneğimizde ozanlık var. Bu bitmez ama bazen yavaşlar bazen hızlanır, böyle gider. Ben isterim ki her zaman güzel şiir yazılsın. Sadece benim şiirler güzel olsun diye düşünmem. Mesela Karakoç'la biz siyasi olarak pek anlaşamazdık ama ben Karakoç’u, yazdığı şiirleri severim. Karakoç'u severim. Ben derdim ki Karakoç'un kaportası ayrı, motoru ayrıdır. Yazdığı şiirler sol içerikli ama kendisi sağcıydı. Onun için çok severim. Mahsuni ile beraberliğimiz çok oldu. Âşık Hüdayi vardı Göksun’lu. Bizim rahmetli Hacı Yener, Afşin’den Hayati Vasfi Taşyürek vardı. Yani sohbet edeceğimiz şair topluluğumuz da vardı. Yani zaman zaman buluşurduk, birleşirdik, dertleşirdik, bir araya gelip söz alış-verişi yapması da ozanların önemli yani. Ben seksen yaşındayım hala öğreneceklerim var. Ben her şeyi yazdım, her şeyi bitirdim diyemem.

 

Mustafa Uğur'un şiirin dışında, günlük hayatı nasıl geçiyor. Tabii aynı zamanda bir şair şiirsiz olmaz, hayatın içerisinden bizlere ne söylemek istersiniz

On yaşından beri şiir yazıyorum. Tabii bunu zaman içerisinde geliştirmeye, beslemeye çalıştık, bu hale getirdik. Ben çocukluğumda yaylada kuzuları otlatıyordum. Hayatımın bir bölümünde çobanlık, çiftçilik, bakkallık, muhtarlık yaptım. Biçerdöverlerimiz vardı, Adana'dan girer Malatya'dan çıkardık. Daha sonra köyde muhtarlık yaptım. Bir dönem muhtarlıktan sonra, Cumhuriyet Halk Partisi'nden milletvekili adayı oldum. Onu da “köylü büyür büyür muhtar olur”“Ben milletvekili olamasam bile aday olurum” diye kendime adadım daha doğrusu. Tüm bunlardan sonra 1996 yılında İstanbul'a gittim. Rahmetli Hanifi Göçer’in teşvikiyle matbaa kurdum. Çocuklara onu öğrettik. 2015 yılına kadar da çocuklarla birlikte çalıştım. İstanbul’daki işimiz hala devam ediyor. İş yerlerimizi çocuklara bıraktım. Ben artık köye döndüm. Köyde küçük bir bahçe, yani büyük dünyayı küçük bahçeye sıkıştırdım. Artık fazla büyüklerle işim olmuyor. Böyle daha güzel, daha rahat oluyor insan.

Yeri gelmişken rahmetli Hayati Vasfi ile alakalı bir hatıramı anlatayım. Hanifi Göçer’le bir gün Afşin'e gittik. Rahmetli Hayati Vasfi ile görüştük. O vakitler Afşin’de gazete çıkarıyordu. Orada sohbet ettik. Karşılıklı şiirler okuduk. Bana döndü dedi ki;“Uğur’cuğum (Yaşı benden büyüktü bu arada.)öyle aşk şiirleri yazıyorum ki,” dedi,“gençliğimde böyle aşk şiirleri yazamadım” dedi. Ben de“Ağabey belkide âşıksın” dedim. Neyse biraz daha sohbet ettikten sonra, bana döndü “Uğur’cuğum, ben gerçekten de aşığım” dedi. Ben “aşkın yaşı yok ki” dedim. Karacaoğlan diyor ki;

“Atıma binip gi­de­yim ma­za­maz
Her yiğit sev­di­ği­nen ge­ze­mez
Sıfat kocar ama gönül ko­ca­maz
Şimdi gön­lüm bir yos­ma­ya vur­gun­dur”

Ben bu şiiri okuduktan sonra Hayati Vasfi, “Uğur’cuğum, ben gerçekten aşığım” dedi tekrar. Rahmetli ile o gün hoş bir sohbetimiz olmuştu.

Ben bir ara Elbistan'da restoran açtım. Mahzuni ile de çok sık bir araya gelirdik. Çok güzel hatıralarımız oldu. Birlikte türküler okuduk. O zaman kaset vardı. Kasetlere türküler okuduk ama onları da yeterince koruyamadık. Kaybolup gitti. Bu birliktelikte yaşanılmış anılarımız, temiz hatıralarımız, sevgi dolu muhabbetlerimiz oldu. Rahmetliyi çok çok severdim.

Beraber türkü söylerdik diyorsun. O zaman senin sesin de güzel. Rica etsek bizim için bir türkü seslendirir misin?

Böyle bir talepte bulunacağım aklına gelmediği için, bir süre zihnini yokladı

Hazırlıksız yakalandın galiba Mustafa amca, kendi şiirlerinden olursa çok daha güzel olur.

Kendi şiirlerimi mırıldanarak yazdığım için, dörtlükler besteye uygun zaten. Zaman zamanda söylüyorum. Kendi şiirimden okuyacağım.

Şöyle bir şey yazmıştım: 

Çok olur dağ­la­rın karı bo­ra­nı
(Çok olur dağ­la­rın karı bo­ra­nı)
Dik ba­şı­nı al­çak­la­ra eğ­dir­me
Eğer unu­tur­san hatır so­ra­nı
El­le­ri­ni el­le­ri­me değ­dir­me dost, dost (değ­dir­me dost dost, değ­dir­me dost dost)

Çok mu uzak­ta­sın du­yul­maz sesin
Se­vi­yo­rum eller ne derse desin
Var­sın ce­se­di­mi as­lan­lar yesin
Beni ça­kal­la­ra boğ­dur­ma dost, dost (boğ­dur­ma dost, dost boğ­dur­ma dost, dost)
Beni ça­kal­la­ra boğ­dur­ma dost, dost (boğ­dur­ma dost, dost boğ­dur­ma dost, dost)

Uğur’um ya­nı­na gel­mek is­te­rim
Yeter ağ­la­dı­ğım gül­mek is­te­rim
Di­zi­yin di­bin­de ölmek is­te­rim
Öyle diyar diyar kov­dur­ma dost, dost (kov­dur­ma dost, dost, kov­dur­ma dost, dost) 

-Kendine has bir kaide ile söylediği türkü biterken, söyleşimizin de sonuna gelmiştik.- 

Diline gönlüne sağlık. Gösterdiğiniz misafirperverlik ve ayırdığınız vakit için teşekkür ediyorum Mustafa Amca

Buraya kadar yorulup, benimle yaptığınız söyleşi için asıl ben teşekkür ediyorum. 



[1]M. Gö­zü­ka­ra’nın ga­ze­te ar­şi­vin­den. El­bis­tan'ın Sesi,28 Ekim 1985 Pa­zar­te­si, yıl: 26, sayı: 2646
[2]M. Gö­zü­ka­ra’nın ga­ze­te ar­şi­vin­den. El­bis­tan'ın Sesi, 4 Kasım 1985 Pa­zar­te­si, yıl: 26, sayı: 26 47

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Mehmet Gözükara - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Elbistanın Sesi Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Elbistanın Sesi Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Haber ajansları tarafından servis edilen tüm haberler Elbistanın Sesi Gazetesi editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Elbistanın Sesi Gazetesi değil haberi geçen ajanstır.

03

Yusuf Gülden - Allahdan başarılar diliyorum, Sevgili öğrencim

Yanıtla . 3Beğen . 0Beğenme 13 Ekim 18:00
01

Can Uğur - Amcamla çok güzel söyleşi yapmışsınız sayın hocam.

Emeğinize yüreğinize sağlık.

Rabbim yolunuzu açık eylesin.

Yanıtla . 3Beğen . 0Beğenme 11 Ekim 15:13