KAVRAMLARIN DİLİ VE KAVRAM KİRLİLİĞİ

Bizim gibi kavramları kirleten, iğdiş eden; ideoloji, siyâset ve dînî çıkarlara âlet eden başka bir ülke ve toplum yok sanırım. Öyle ki, kavramlar üzerinden herkes bölünmüş ve savrulmuş durumda. Bu durum, tam bir çılgınlık ve delirmişlik hâli değil de nedir, Allah aşkına!

Bu konuyla ilgili olarak birkaç örnek verecek olursak, sanırım merâmımız daha iyi anlaşılacaktır.

Birkaç örnek:

Cemaat

Bir amaç uğruna “biz” duygusuyla hareket ederek bir araya gelen insan topluluğu demektir. Ağırlıklı olarak dînî ve İslâmî bir kavram olmasına rağmen bu kavram kullanıldığında spesifik olarak hemen akla mâlûm yapı gelir: “The Cemaat” ya da nâm-ı diğer “FETÖ”. Sanki bu kavram bu yapının tekelindedir. Hâlbuki daha başka dînî cemaatler de vardır. Meselâ “Nur Cemaati”, “İsmail Ağa Cemaati”, “İskenderpaşa Cemaati” gibi.

Ayrıca, “cemaat” kavramı sosyolojik bir kavramdır. Bu kavram bir takım toplumsal oluşumları sembolize ettiği gibi, câmi cemaatine de “Cemaat” denilir.

Ancak, ülkemizde din istismarı had safhaya ulaştığı için, bu kavram aslından ve özünden koparılarak kirletilmiştir. Başka bir deyişle kelime ve kavramın etimolojik ve epistemolojik ya da lugâvî ve ıstılâhî yapısında önemli değişim ve dönüşümler olmuştur.

Tarikat

“Tarik” kelimesiyol anlamındadır. Tasavvufî mânâda Allah’a ulaşmak için bir mürşidin yolunu takip edip onun izinden gitmektir.

Tasavvufun İslâm’a (aslında doğru söylem, Müslümanların yaşadığı kültürel İslâm’a) girişinden bu tarafa onlarca, yüzlerce “mürşit” gelip geçmiştir. Bu şu demektir: Ne kadar mürşit varsa, o kadar da yol var demektir. Hâlbuki Allah’a ulaşmanın yolu tektir. O da Kur’ân’da gösterilen “Sırât-ı Müstakîm”dir.

Bu yol, tahkim edilmiş olan dosdoğru ve tek yoldur. Bu tek yol dururken onlarca, yüzlerce mürşidin, onlarca, yüzlerce yoluna sapmak akıl kârı değildir. Eğri büğrü yollara sapmaktansa Allah’ın dosdoğru ve tek yolu olan “Sırât-ı Müstakîm” yolundan gitmek hem akıllıca, hem de üzerimize farz olan bir durumdur.

Zâten “Rasûllerin Yolu” da bu yoldu. Yâni Kur’ân’ın yolu. Ama tasavvufî anlayışta “mürşidi olmayanın mürşidi şeytandır”. Diğer bir deyişle mürşitler, şeyhler müritlerini ve diğer insanları kendilerine tâbi olmaya çağırır. Sanki slogan şudur: “Biat et, itaat et, rahat et!”

Hâlbuki İslâm’da Kur’ânî mânâda Allah’tan ve Rasûllerinden başka hiç kimseye “mutlak” olarak itaat ve biat edilemezdi. Çünkü Rasûller de Allah’tan başka hiç kimseye itaat ve biat etmediler. İşte “Sünnet” tam da buydu. Yâni Râsûl’ün Sünneti Kur’ân’a uymak ve Kur’ân’ın emir ve yasaklarını harfiyyen yerine getirerek hayatına taşımak ve yaşamaktı.

İşte “Sünnet” kavramının da içini boşaltarak istismar eden “İslâm Ümmeti”, Sünnet’i yemeye içmeye, sarığa sakala indirgedi. Böyle olunca da ne oldu: Zelîl ve acınası bir duruma düşüldü.

Mürşitler ve şeyhler, müritleri ve insanları kendilerine, kendi tarikatlarına çağırırken, Rasûller ise insanları sadece ve sadece Allah’a ve Kur’ân’a dâvet ediyorlardı. İşte aralarındaki temel fark buydu ve dâvâ denilen şey de böyle bir şeydi.

Tabiatıyla mürşitlerine ve şeyhlerine itaat ve biat eden müritler de sorumluluktan kurtularak (!) bu dünyada rahat edeceklerdi. Nasıl olsa Cennet de garantiydi (!). Zâten mürşit ve şeyhler de bu işi kolaylıkla hallediveriyorlardı.

Ümmet

Kur’ân’î bir kavram olan “Ümmet” kavramını da Müslümanlar istismar ederek “ümmetçilik” yaptılar. Bu güzelim kavramı siyâsete âlet ettiler. Dünyevî hevâ ve hevesleri uğruna feda ettiler. Bundan nemalandılar. Hâlbuki İbrahim (selâm üzerine olsun) gibi “tek başına bir ümmet”, tek “hanîf” olmak gerekiyordu. Bu da ancak Allah’ın ipine (Kur’ân’a) sımsıkı sarılmakla mümkündü. Ama Müslümanlar dinlerini bölük pörçük ettiler, hizipleştiler (partileştiler), gruplaştılar, paramparça oldular.

Çünkü Kur’ân’dan uzaklaştılar. Kur’ân’ı anlamak için okumadılar. Anlamadan sadece yüzünden okuyarak kendilerini tatmin ettiler. Hâlbuki Allah’ın mesajlarını anlamadan hayat Kitabı olan Kur’ân’ı hayatlarına nasıl taşıyacaklardı? Bunu hiç düşünmediler. Bu durum Müslümanlara hiç yakışmadı. El âleme rezil ü rüsvâ oldular. Din istismarcıları da bu durumdan alabildiğine faydalandı ve dünyevî saltanatlarının devamını daha da muhkem ve kavî hâle getirdiler.

Saray ya da Külliye

Saray kelimesi Farsça, Külliye ise Arapçadır. Târihten gelen ve günümüzde yapılan birçok saray ve külliye vardır. Meselâ İspanya Granada/Gırnata da El Hamra Sarayı, İstanbul’da Topkapı Sarayı, Fransa’da Versailles Sarayı, İngiltere’de Buckingham Sarayı, Rusya’da Kremlin Sarayı, Amerika’da Beyaz Saray gibi.

Ama ülkemizde bu kavramlar da siyâsete bulaştırıldı ve insanlar kullandıkları ve tercih ettikleri kelime ve kavramlara göre tanımlandı ve mimlendi. Buradan hareketle insanlar bölündüler ve neredeyse birbirlerine düşman oldular. Tercih edilen bu kavramlar üzerinden saflaştılar, gruplaştılar ve siyasallaştılar.

İşte bu durum tam bir cinnet ve çıldırmışlık hâlidir. Bu mânâda bu örnekleri daha da çoğaltmak mümkündür. Ancak, meramım anlaşılmıştır sanırım.

Daha akl-ı selîm üzere düşünmek ve hareket etmek dilek ve temennilerimle…

29 Kasım 2022

İlhan AKAR

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar İlhan Akar - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Elbistanın Sesi Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Elbistanın Sesi Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA), Anka Haber Ajansı (ANKA) tarafından servis edilen tüm haberler Elbistanın Sesi Gazetesi editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Elbistanın Sesi Gazetesi değil haberi geçen ajanstır.