TEC­RÜ­BE İLE SABİT -47-

Onun aklı yet­mi­yor ebe, o daha çocuk.

Ke­li­me­ler, kav­ram­lar, de­yim­ler, ata­söz­le­ri vb. ken­di­si­ni üre­ten top­lu­mun kül­tür, din, dil ve ha­ya­ta bakış açı­la­rı­nı ne­sil­den ne­si­le ak­ta­ra­rak canlı kal­ma­sı­nı sağ­la­yan en önem­li un­sur­lar­dır. Bu un­su­ru ya­şa­mın her ala­nın­da var­lı­ğı­nı sür­dü­rür bir şe­kil­de canlı tut­mak her şey­den önce mil­li-ah­la­ki hatta dini bir so­rum­lu­luk­tur. Bir top­lu­mun mil­let vas­fı­nı ka­za­na­bil­me­si ancak kendi kül­tür de­ğer­le­ri­ni oluş­tu­ra­bil­me­siy­le müm­kün­dür. Baş­ka­la­rı­nın de­ğer­le­riy­le ayak­ta dur­ma­ya ça­ba­la­yan; kendi kim­li­ği, şah­si­ye­ti ve milli hay­si­ye­ti oluş­ma­mış bir top­lum ta­hak­küm al­tın­da ya­şa­ma­ya mah­kûm olur. Bu milli duruş asır­la­rın bi­ri­ki­miy­le oluş­muş olan dini, ah­la­ki ve milli va­sıf­la­rın ko­ru­nup ge­liş­ti­ril­me­si ve ge­lecek ne­sil­le­re sağ­lam bir dille ak­ta­rıl­ma­sıy­la ko­ru­na­bi­lir. Dil ve dilin oluş­tur­du­ğu kül­tür bu açı­dan özen­le ko­run­ma­yı icap et­ti­rir, aksi tak­dir­de bo­zul­ma, çü­rü­me ve ko­kuş­ma top­lum içe­ri­sin­de ken­di­ni açık­ça his­set­tir­me­ye baş­lar.

      Bir mil­le­ti ayak­ta tutan di­na­mik­le­rin en başta ge­len­le­rin­den bi­ri­si de şüp­he­siz ki din’dir. Din, sa­mi­mi-iç­ten bir ina­nış ve sa­fi­ya­ne bir ya­şan­tıy­la top­lum­sal ha­ya­tın ma­ne­vi sü­ku­nu­nu sağ­la­dı­ğı gibi mil­let­çe bir­lik ve be­ra­ber­li­ği de sağ­la­yan harç­tır. Bu duy­gu­la­rın za­yıf­la­yıp iş­ler­li­ği­ni kay­bet­me­si du­ru­mun­da ma­ne­vi sar­sıl­ma­la­rın ol­ma­sı ka­çı­nıl­maz­dır. Bun­dan do­la­yı­dır ki dinin ko­run­ma­sı-kol­lan­ma­sı huzur ve barış için, da­ya­nış­ma ve zor gün­ler­de bir­lik-be­ra­ber­lik içe­ri­sin­de ha­re­ket ede­bil­mek için za­ru­ri bir du­rum­dur. Ancak, bu an­lam­da dinin ko­ru­na­bil­me­si dilin ko­ru­nup kol­lan­ma­sı­na bağ­lı­dır. Çünkü dinde ken­di­si­ni ifade ede­bil­mek için ke­li­me­le­re ve kav­ram­la­ra ih­ti­yaç duyar.​Dilin bo­zul­ma­sı du­ru­mun­da dinin de bo­zul­ma­sı ka­çı­nıl­maz ola­rak ger­çek­le­şir. ‘Bir mil­le­tin di­ni­ni boz­mak is­ti­yor­sa­nız önce di­li­ni bozun’ de­ni­lir. Rah­met­li Cemil Meriç, ‘kamus na­mus­tur’ hüküm cüm­le­siy­le bunu güzel bir ifa­dey­le or­ta­ya koy­muş­tur.

El­bis­tan ve Ma­lat­ya çev­re­si bazı ilim adam­la­rın­ca eski Türk­çe­nin en doğru ve yay­gın bi­çim­de kul­la­nıl­dı­ğı yer­le­rin ba­şın­da gelir. Ger­çek­ten de bu yöre hem ke­li­me zen­gin­li­ği hem de ağız açı­sın­dan ol­duk­ça zen­gin­dir. Ya­şan­mış­lı­ğın es­ki­li­ği ora­nın­da ata­söz­le­ri, deyim ve kav­ram­lar çok amaç­lı ola­rak halen kul­la­nıl­mak­ta­dır. Özel­lik­le es­ki­ler de­di­ği­miz yaş­lı­la­rı­mız bu dili asli şek­liy­le kıs­men de olsa ko­nuş­ma­ya devam et­mek­te­dir­ler. Ne yazık ki po­pü­ler kül­tü­rün ge­tir­di­ği her alan­da­ki yoz­laş­ma dili de et­ki­le­miş ve geç­mi­şiy­le, geç­miş­le­ri­nin di­liy­le prob­lem­li ne­sil­ler oluş­ma­sı­na yol aç­mış­tır. Dille bir­lik­te kay­bo­lan di­ni-ah­la­ki ve milli de­ğer­le­ri­miz yeri dol­du­ru­la­ma­ya­cak bir bi­çim­de kay­bo­lup git­mek­te­dir. Va esefa de­mek­ten başka ne gelir ki elden!

Şunu da ha­tır­dan uzak tut­ma­mak ge­re­kir. Bu dili bu kadar zen­gin ve güzel kılan in­sa­nı­mı­zın ya­şa­mış­lı­ğı­dır, dili ih­ti­ya­cı­nı kar­şı­la­mak için en ve­rim­li şe­kil­de kul­lan­ma ça­ba­sı­dır. Türk­çe ahenk, kıv­rak­lık, te­laf­fu­zun­da­ki gü­zel­lik açı­sın­dan dün­ya­nın en güzel dil­le­rin­den bi­ri­dir. Bu dili biz­le­re kadar ta­şı­yıp miras ola­rak bı­ra­kan ec­da­dı ta­nı­mak dilin se­rü­ve­ni­ni an­la­mak için özel bir öneme ha­iz­dir. İnsa­nı­mı­zın dert­le­ri, bek­len­ti­le­ri, he­ves­le­ri, umut­la­rı…bun­la­rın yanı sıra de­ğer­le­ri. İşte dili de o dili var eden in­sa­nı da de­ğer­len­di­ren bu duy­gu­lar­dır ki, sa­de­ce bu bile bü­yük­le­ri­mi­zi, bizim ki­şi­lik, şah­si­yet ve er­dem­li­lik ola­rak bü­yük­le­ri­mi­zi ta­nı­ma­yı bizim için bir ge­rek­li­lik kıl­mak­ta­dır.

****

Sev­gi­li oku­yu­cu­lar!

Bu ya­zım­da siz kıy­met­li oku­yu­cu­la­rı­ma ana’dan ebem -an­ne­an­nem-’den bah­se­de­ce­ğim. Ebem ke­li­me­si­ne yük­le­di­ği­miz biz­den­lik an­la­mı­na dik­kat bu­yu­run lüt­fen. Benim ya­şım­da­ki her­ke­sin ebe ke­li­me­sin­de­ki sı­cak­lı­ğı his­se­de­ce­ği­ni tah­min ede­bi­li­yo­rum. Özel­lik­le köy­ler­de ebe, dede, em­moğ­lu, da­yı­oğ­lu gibi içiçe ya­şan­mış­lı­ğı ak­set­ti­ren isim­len­dir­me­ler­de­ki sı­cak­lık adeta his­se­di­lir, elle tu­tu­la­bi­lir bir şey­dir. Bir şey daha var! O da yaşlı ve bü­yük­le­ri­mi­zin bugün bize geç­mi­şin hi­ka­ye­le­ri gibi gelen ya­şan­mış­lık­la­rı­na duy­du­ğu­muz has­ret.

Ebem nüfus ka­yıt­la­rı­na göre 1905 do­ğum­luy­du. Ancak, ger­çek doğum ta­ri­hi ne za­man­dı, onu ne o bildi ne de biz öğ­re­ne­bil­dik. Doğ­du­ğu yılı, tarif et­ti­ği olay­lar­dan yola çı­ka­rak tah­min ede­bi­li­yo­ruz, o tah­min de 1909 yı­lın­da doğma ih­ti­ma­li­ni kuv­vet­li kı­lı­yor.

Çok küçük yaşta yetim kalan ebem (Fa­di­me De­mir­ci) bize, El­bis­tan’ın İnce­cik kö­yün­den Hasan Kiya[1]nın to­ru­nu ol­du­ğu­nu söy­ler­di. Söy­ler­di di­yo­rum, çünkü ka­yıt­lar­da ketum[2] ya­zı­lı ol­du­ğu için geç­mi­şiy­le bağı resmi ola­rak ko­pa­rıl­mış­tı. Ben böyle bir yola baş­vu­rul­ma­sı­nın, De­de­si Hasan Kiya’dan Ba­ba­sı Ali Rıza’ya dü­şecek olan mi­ras­tan pay al­ma­sı­nın is­ten­me­di­ği için ya­pıl­dı­ğı ka­na­atin­de­yim. Ka­pa­lı top­lum­lar­da erkek kar­deş­ler ma­ale­sef bu ve buna ben­zer uy­gu­la­ma­lar ne dinen ne de ka­nu­nen caiz ol­ma­sa da bunu ken­di­le­ri­ne bir hak ola­rak görme gaf­le­ti­ne düş­müş­ler­dir. Gü­nü­müz­de de kız ev­le­nir­ken oğlan ta­ra­fın­dan baş­lık pa­ra­sı alın­ma­sı ve dü­şecek mi­ras­tan pay ve­ril­me­me­si ge­le­ne­ği halen can­lı­lı­ğı­nı ko­ru­mak­ta­dır. Her ne kadar baş­lık pa­ra­sı kalk­mış gibi gö­rün­se de miras işi yine çet­re­fil­li bir iş ola­rak kar­şı­mız­da dur­mak­ta­dır. Kız ço­cu­ğu­na mi­ras­tan pay ver­me­nin ge­rek­siz sa­yıl­dı­ğı o dönem için bunun bir hak ola­rak gö­rü­lüp kısa yol­dan hal­le­dil­miş ol­ma­nın ra­hat­lı­ğı­na eren­ler, şimdi hak dün­ya­da he­lal­le­şi­yor­lar­dır..!

Ol­duk­ça say­gın bir aile­ye men­sup ol­ma­sı­nın ge­tir­di­ği övünç­ten başka elin­de hiç­bir şey kal­ma­yan ebem, El­de­lek kö­yün­den kendi gibi öksüz ve bir o ka­dar­da fakir olan de­de­me (Hacı Durdu Sarı) çocuk de­necek yaşta ko­ca­ya gelir. Ömrü bo­yun­ca yok­sul ol­mak­la be­ra­ber yok­sul­luk­tan ye­rin­di­ği­ne ne şahit oldum ne de duy­dum. Vefat et­ti­ği güne kadar ta­şı­dı­ğı ağa ru­hun­dan zer­re­ce bir şey kay­bet­me­den ya­şa­dı ve yaş­la­na­rak 1997 yı­lın­da vefat etti. Me­za­rı El­de­lek kö­yün­de­dir.

Bu nok­ta­da bir pa­ran­tez aça­rak dedem Hacı Durdu’dan da bah­set­mem ge­re­kecek. Çünkü o kıy­met­li in­san­la­rı, için­de ye­tiş­tik­le­ri top­lum kendi de­ğer­le­ri yö­nün­de ye­tiş­tir­miş­tir. Tek ba­şı­na, özel­lik­le­ri se­be­biy­le nadir ye­ti­şen in­san­lar de­ğil­dir an­la­tı­lan­lar. Ana­do­lu için­de ben­ze­ri in­san­lar­dan çokça bah­se­di­li­yor ol­ma­sı­nın ger­çek ne­de­ni de bu olsa gerek.

Dedem Hacı Durdu bi­le­ği­nin gücü, al­nı­nın teri ile ge­çi­nen bir adam­dı. Bir ev­lek­lik dahi ekecek top­ra­ğı ol­ma­ma­sı­na rağ­men mu­han­ne­te muh­taç ol­ma­dan ge­çi­nir gi­der­ler­di. Benim bu­ra­da özel­lik­le an­lat­ma­yı is­te­di­ğim yönü ise hayli ilgi çe­ki­ci­dir. Ebem­le ev­len­dik­ten sonra, ebe­min al­ma­dı­ğı ya da ebeme ve­ril­me­yen mi­ra­sı hak­kın­da tek bir söz edil­me­me­si­dir. Her aile­de şöyle veya böyle dile ge­ti­ri­len bu husus de­dem­le ebem ara­sın­da bir kez bile olsun ko­nu­şul­muş de­ğil­dir. Hatta ebem yeni gelin gel­di­ğin­de -es­ki­den adet ol­du­ğu üze­re- İnce­cik kö­yü­ne yol açı­ğı­na gi­der­ler. Giden ka­fi­le zi­ya­ret son­ra­sı tek­rar dö­ner­ken bir tane ham düve[3] ve­rir­ler. Dü­ve­yi ala­rak El­de­lek kö­yü­ne gelen ka­fi­le yol açı­ğı­na ve­ri­len dü­ve­yi ge­ti­rip ahıra bağ­lar­lar. Sabah sı­ğı­ra ka­tı­lan dü­ve­yi akşam eve gel­di­ğin­de dedem da­yı­oğul­la­rıy­la bir araya ge­le­rek ke­ser­ler. O sı­ra­da evde ol­ma­yan ebem eve ge­lin­ce ne gör­sün?!. Ka­pı­nın önün­de bir ka­la­ba­lık var. Biraz daha yak­la­şın­ca de­ri­nin üs­tün­de­ki et­le­ri ve hemen yanı ba­şın­da­ki du­va­ra yaslı tır­mı­ğın diş­le­rin­de asılı et­le­ri gör­me­sin mi? Te­laş­la­nır hemen ve ace­ley­le sorar de­de­me: ‘Ha­yır­dır, bu ne durum, sı­ğır­da ayağı kı­rı­lan mal mı var? Dedem,’yok’ der. Bu kısa ve ka­ça­mak cevap kar­şı­sın­da ebe­min şaş­kın­lı­ğı bir kat daha artar.’Kara yonca yiyip şişen mal mı var?’ Dedem yine ‘yok’ der. ‘Yahu adam, de­se­ne sancı tutan mal mı var?’ Dedem ‘yok hatun kişi, hiç biri de ol­ma­dı. Senin İnce­cik­ten ge­lir­ken yol açı­ğı­na ver­dik­le­ri dü­ve­yi kes­tim.’

‘Madem hasta değil, ayağı kı­rıl­ma­mış, sağ­lı­ğı da ye­rin­de, sağ­lam dü­ve­yi niye kes­tin. Sağ­lık­lı malı ke­si­lir mi?’

‘Avrat malı, kapı pa­la­la­rı[4], giren ça­kı­lır, çıkan ça­kı­lır... Benim bir ahır malım olsa lafı olmaz da senin baba evin­den ge­tir­di­ğin ine­ğin her gün lafı olur. Ba­bam­gi­lin ver­di­ği ine­ğin sütü şöyle, bu­za­ğı­sı böyle diye... Ben bir ömür boyu bunu din­le­ye­mem…’

Ebem de­de­min duy­ma­ya­ca­ğı bir ses to­nuy­la ‘kör şey­tan kör gö­zü­ne lanet yü­zü­ne’ di­ye­rek olay ye­ri­ni terk eder. Bir daha da o dü­ve­nin la­fı­nı ne ebem eder ne de dedem. Ben bu ha­di­se­yi rah­met­li an­nem­den din­le­dim. Allah her iki­si­ne de rah­met ey­le­sin. Dedem Hacı Durdu böy­le­si­ne ey­val­lah­sız, böy­le­si­ne iz­zet-i nef­si­ne düş­kün bir adam­dı. Dedem ve ebem bu has­let­le­rin­den ömür boyu zerre kadar ödün ver­me­den ya­şa­dı­lar.

Ebem ve de­de­min ömür­le­ri­nin son dem­le­ri­ne yakın bir mest dik­tir­me hi­kâ­ye­si var. Mü­sa­ade­niz­le onu da an­la­ta­yım. Ebem çok ti­ren­tiz[5] bir ha­nım­dı. Ter­zi­den al­dı­ğı el­bi­se­de bile ken­di­ne göre bir takım de­ği­şik­lik­ler ya­par­dı. Ya kol ağzı geniş, ya etek kısmı uzun. Ama mut­la­ka kendi/ebem/lik bir iş bı­rak­mış­tır terzi.

Ebe­min mes­ti­nin dış kıs­mın­da yer yer day­ra­ma[6]lar olur. Mes­tin yıp­ran­mış kıs­mı­nı de­de­me gös­te­re­rek,’bunu köş­ke­re -sa­ra­ça- gö­tür­sen de biraz daha içten dikiş atsa. Ye­ni­si­ni al­ma­dan bu kışı ge­çi­rir o zaman’ der.

Eline al­dı­ğı mes­tin yıp­ran­mış ye­ri­ni bir aşağı bir yu­ka­rı çe­vi­ren dedem, ‘bura dikiş gö­tür­mez, üze­ri­ne parça atı­la­rak ya­man­ma­sı lazım. Yoksa ilk giy­di­ğin­de yine sö­kü­lür,’ der. Ebem dikiş atı­lır­sa daha iyi ola­ca­ğı­nı dedem yama ya­pı­lır­sa daha sağ­lam ola­ca­ğı­nı söy­ler­ken ses­le­ri yük­se­lir…

İzine gel­di­ği için o an diğer odada yatan Hü­se­yin da­yı­ma kadar ula­şan ses­le­ri­ne ka­yıt­sız ka­la­ma­yan dayım kal­kıp yan­la­rı­na gelir ve işin as­lı­nı öğ­re­nir. İki­si­ni de sa­kin­leş­ti­re­rek:

‘Babam bu mesti köş­ke­re gö­tür­sün. Adam ne ya­pa­ca­ğı­na kendi karar ver­sin. Siz onun ya­pa­ca­ğı iş için bir bi­ri­niz­le kavga et­me­yin.’ der. Dedem ve ebem da­yı­mın bu öne­ri­si­ni kabul ede­rek tar­tış­ma­yı bi­ti­rir­ler.

Baş­ka­sı­nın ya­pa­ca­ğı şey­ler hak­kın­da fikir ay­rı­lı­ğı­na dü­şü­len hal­ler­de bu olay bir darb-ı mesel gibi an­la­tı­lır halen ara­mız­da.

‘Ebe­min mest işine döndü’,’sen us­ta­ya götür, o ge­re­ği neyse onu yapar’ di­ye­rek o güne atıf­ta bu­lu­na­rak üçü de rah­met­le anı­lır.

   ****

Ebem ağa­lı­ğın­dan bir şey kay­bet­me­di der­ken bunu biraz açmam ge­rek­ti­ği­ni dü­şü­nü­yo­rum. Malum ol­du­ğu üzere bizim köy halkı fark­lı ka­bi­le­ler­den oluş­mak­ta­dır. On­lar­dan bi­ri­de Prof. Dr. Sa­det­tin Kü­pe­li’nin men­sup ol­du­ğu Kü­pe­li­ler ka­bi­le­si­dir.

Ebem, Kü­pe­li Duran ağa­nın ha­nı­mı Habba bacı’dan bir yor­gan­lık yün alır. Al­dı­ğı yünü yı­ka­mak için çu­val­dan çı­kar­dı­ğın­da ne gör­sün; hem kı­rık-kır­tık çok, hem de yün çok kirli. Tek­rar yünü Habba ba­cı­ya iade etmek ister lakin Habba bacı razı olmaz, ‘al­ma­yay­dın’ der. ‘Ben sana bak­ma­dan al de­me­dim ki, sen bak­ma­dın’ di­ye­rek yünü almaz. Bunun üze­ri­ne ebem şu de­yi­şe­ti der: 

Senin baban git­miş haca
Benim köküm sen­den yüce
Do­lan­dım evine var­dım
Et­ti­ğin gi­di­yor güce. 

Benim dedem Hasan Kiya (Kaye)
Anam pa­yam­la bana
Dolan bir körü kö­şe­yi
Kırık kır­tık var mı daha. 

Ma­yı­sı­nan kir değil mi?
Bu da sana ar değil mi?
Tart­ma ça­kıl­dak yü­nü­nü
Komşu hakkı zor değil mi? 

Şe­ri­fe bu­la­maz gişi
Ağ­zın­da bu­lun­maz dişi
Du­ra­na min­net ey­le­dim
Habba ala­yı­nın başı. 

Yurum yurum git­mez kiri
Habba da ey­le­mez arı
Du­ra­na min­net ey­le­dim
Meğer geç­mez imiş şoru. 

Habba ba­cı­nın sat­tı­ğı yünü geri al­ma­dı­ğı alış-ve­ri­sin hi­ka­ye­si­ni duyan köy­lü­ler kendi ara­la­rın­da bunun de­di­ko­du­su­nu ya­pa­rak ‘gelin bacı bunu Habba’nın ya­nı­na bı­rak­maz’ di­ye­rek ya­ka­ca­ğı tür­kü­yü me­rak­la bek­ler­ler. Davar ya­ta­ğı­na -ber ye­ri­ne- gelip gi­der­ken bu ko­nu­yu açan komşu ha­nım­lar ebe­min ağ­zı­nı arar­lar. ‘Kele gelin bacı, Habba’ya bir şey de­me­din gitti’ di­ye­rek ha­di­se­nin o ka­dar­la kal­ma­ma­sı ge­rek­ti­ği­ni sık sık ha­tır­la­tır­lar. Yine kom­şu­lar bir gün ko­yun­la­rı­nı sağıp sa­ğı­lan sütü de süz­müş­ler kendi ara­la­rın­da ko­nu­şu­yor­lar­mış. Söz dönüp do­la­şıp bu alış­ve­ri­şe da­yan­mış, yine ‘gelin bacı, bu gün de bir şey de­me­yecek misin?’ de­me­le­ri kar­şı­sın­da yu­kar­da­ki de­yi­şe­ti söy­ler. Bu de­yi­şe­ti din­le­yen ka­dın­lar sağ­dık­la­rı sütün yanı sıra bir müd­det ko­nu­şa­cak­la­rı de­di­ko­du­yu da çıkın edip ay­rı­lır­lar. Sü­tü­nü eve koyup doğ­ru­ca Habba ba­cı­nın ya­nı­na gi­den­ler du­ru­mu Habba ba­cı­ya an­la­tır­lar. Habba bacı oralı[7] olmaz ama tür­kü­sü o sene çapa ya­pan­la­rın, ekin bi­çen­le­rin, nohut yo­lan­la­rın, har­man sa­vu­ran­la­rın dil­le­ri­ne do­la­nır. Ebe­min söy­le­di­ğin­den yük­sün­me­yen bir tek Habba bacı de­ğil­di. Ebemi köy halkı sever ve söy­le­di­ği şey­le­re alın­gan­lık gös­ter­mez­di.

Ebem ümmi bir ka­dın­dı. Ama namaz sû­re­le­ri­ni ve dahi Kunût du­ala­rı­nı ez­be­re bi­lir­di. Üçü oğlan, ikisi kız olmak üzere beş çocuk dün­ya­ya ge­ti­ren ebe­min ismi Fa­di­me ol­ma­sı­na rağ­men kimse is­miy­le ça­ğır­maz­dı. Ken­din­den bü­yük­ler İnce­cik­li, ken­din­den kü­çük­ler ise gelin bacı diye hitap eder­ler­di. İyi bir şa­ir­di aynı za­man­da. Kes­kin ze­kâ­sı­nın ve has­sas yü­re­ği­nin ürünü olan şi­ir­le­ri­ni hi­kâ­ye­le­riy­le bir­lik­te ölene kadar ha­fı­za­sın­da tut­muş­tur.

Söz ebem­den açıl­mış­ken bir yap­rak daha çe­vi­re­rek ya­şa­dı­ğı ha­ya­ta dair bir hi­kâ­ye daha oku­ya­lım. Hi­kâ­ye de­dim­se lafın ge­li­şi. Ta­ma­mıy­la ya­şan­mış bir olay­dır bu ve ebe­min darı tür­kü­sü­nü yaz­ma­sı­na sebep olan olay­dır.

İşte o hi­kâ­ye!

Ko­ca­sı Maraş'ta asker olan Fa­di­me Sarı'nın, biç­me­si ge­re­ken bir tarla gil­gil’i (ufak darı) var­dır. Ka­yın­va­li­de­si darı biçme işine yar­dım ede­me­ye­ce­ği­ni söy­ler. Buna iti­raz edecek gibi olan Fa­di­me ge­li­ne de res­ti­ni çe­ke­rek, ‘Ya bu da­rı­yı bi­çer­sin ya da çe­ki­lir ba­ba­nın evine gi­der­sin’ der ka­yın­va­li­de. ‘Haaa, bir de da­rı­nın iri ko­nak­lı­la­rın­dan to­hum­luk seç­me­yi de unut­ma­ya­sın’ diye tem­bih­ler. Ça­re­siz da­rı­yı biç­me­ye karar veren Fa­di­me gelin tar­la­nın ba­şı­na varır, baş­lar ka­lıç­la pın­na­ta. Yol­dan geçen iki yolcu ba­kar­lar ki koca bir tar­la­nın ba­şın­da tek ba­şı­na bir gelin. ‘Bacı kolay gel­sin’ der­ler. ‘Sağ ola­sı­nız gar­daş­lar’ der Fa­di­me gelin. Yol­cu­lar ‘Bacı, kimin kim­sen yok mu?Bu tar­la­yı tek ba­şı­na nasıl bi­çe­cek­sin?’ de­dik­le­rin­de; ‘Yok, bir kocam vardı, o da asker oldu’ ce­va­bı­nı verir. Yol­cu­lar sa­vu­şup gi­der­ler. Efil efil esen yel­le­rin gön­lün­de oluş­tur­du­ğu dal­ga­lan­ma ile duy­gu­la­rı ka­bar­mış olan Fa­di­me gelin, aşa­ğı­da­ki de­yi­şe­ti, ken­di­ne has ma­ka­mıy­la baş­lar söy­le­me­ye.

Ba­ka­lım için­de bu­lun­du­ğu bu hali nasıl te­ren­nüm etmiş:
 

Darı tür­kü­sü

Bu da­rı­yı biç di­yor­lar
Ko­na­ğı­nı seç di­yor­lar.
Gişi[8]n yok, seni bes­le­mek
Umu­du­nu kes di­yor­lar. 

Bu pın­na­tı et di­yor­lar
Şu iş­le­ri tut di­yor­lar
Ben pın­na­tı bil­mem desem
Ba­ban­gi­le git di­yor­lar. 

Üfül üfül bir yel eser
Ban­na­ğı­mı[9] galıç[10] keser
Kosam babam ev(i)ne git­sem
Oğlan duyar bana küser. 

Emmim dayım yok­tur burda
Onun için kal­dım darda
Yı­kı­la­sı­ca Maraş'ta
Asker ge­le­mi­yor yârda. 

Kal­kar Güllü'mü ya­tır­rım
Gider as­ke­ri ge­tir­rim
Boz as­ke­rim ge­le­ne­çin
Kov­sa­lar gene otur­rum. 

Bu gün ayın on üçü
İçerim der­di­nen dolu
Ben bu elde dur­mam amma
Bek­le­di­ğim asker yolu.

 

****

Ebem sa­de­ce ki­şi­li­ği, şi­ir­le­ri ve tav­rıy­la iz bı­rak­ma­dı için­de ya­şa­dı­ğı top­lum­da. Ki­şi­lik­le­ri­nin oluş­ma­sın­da büyük pay sa­hi­bi ol­du­ğu iki oğ­luy­la da izini devam et­tir­me­yi ba­şar­dı. Kısa da olsa ken­di­le­rin­den bah­set­me­den ge­çe­me­ye­ce­ğim kıy­met­li da­yı­la­rım Hü­se­yin Sarı ve Ali Rıza Sarı. Her iki da­yım­da va­ta­na ve mil­le­te hiz­met ya­rı­şın­da el­le­rin­den ge­len­den faz­la­sı­nı yap­ma­ya gay­ret etmiş iki fe­da­kâr, va­tan­se­ver hiz­met ehli…

Hü­se­yin da­yı­mı nasıl an­la­ta­bi­li­rim bi­le­mi­yo­rum açık­ça­sı. Eği­lip bü­kül­me­yen ki­şi­li­ği; öz­ve­ri­si, di­ğer­kâm­lı­ğı, hiz­met­le­ri, ka­rak­te­ri, yar­dım se­ver­li­ği…daha dile ge­ti­re­me­di­ğim bir çok özel­li­ğiy­le ta­nı­nıp bi­li­nen Hü­se­yin Sarı yük­sel­di­ği hiç­bir ma­ka­mın, mev­ki­in göl­ge­si­ne sı­ğın­ma­mış bir adam­dı.

1975-1980 yıl­la­rın­da Milli Eği­tim Ba­kan­lı­ğı Mer­kez Teş­ki­la­tın­da Şube Mü­dür­lü­ğü, Ba­kan­lık Mü­şa­vir­li­ği, Öğ­ret­men Okul­la­rı Genel Müdür Yar­dım­cı­lı­ğı,, 1984-1986 yıl­la­rı ara­sın­da An­ka­ra Bü­yük­şe­hir Be­le­di­ye­si Genel Sek­re­ter­li­ği, 1986-1989 yıl­la­rın­da Tü­bi­tak Genel Sek­re­ter Da­nış­man­lı­ğı ve Gebze Araş­tır­ma Mer­ke­zi Mü­dür­lü­ğü, Gazi üni­ver­si­te­sin­de öğ­re­tim gö­rev­li­si, Milli Eği­tim Ba­kan­lı­ğın­da mü­fet­tiş­lik ve daha nice üst düzey yö­ne­ti­ci­lik. Bun­la­rın hiç­bi­ri­si da­yı­mı şı­mart­ma­mış, ne oldum de­li­si ya­pa­ma­mış­tır. Nice de­ğer­li san­dı­ğı­mız in­sa­nın as­lın­da ne kadar de­ğer­siz ol­du­ğu­nu makam ve mev­kiy­le sı­nan­dı­ğın­da öğ­ren­di­ği­miz şu gün­ler­de, Hü­se­yin Sarı gibi ma­kam­la yük­se­len değil, bu­lun­du­ğu ma­ka­mı yük­sel­ten in­san­la­ra ne kadar ih­ti­ya­cı­mız var…

1977 se­çim­le­rin­de MHP’den ikin­ci sı­ra­dan Kah­ra­man­ma­raş mil­let­ve­ki­li adayı olmuş ve az bir fark­la mil­let­ve­kil­li­ği­ni kay­bet­miş­ti. Ana­mın ken­di­si­ne;‘kar­deş, emek­le­rin boşa gitti’ de­me­si kar­şı­sın­da; ‘Abla, hiç­bir emek boşa git­mez. Ha­yır­lı­sı böy­ley­miş bacı. İşin ge­re­ği­ni yapıp ge­ri­si­ni ka­de­re ha­va­le ede­rek ha­yır­lı­sı­nı di­le­mek inan­cı­mı­zın bir ge­re­ği,’de­miş­ti. 12 Eylül ih­ti­la­lin­de mec­lis­te­ki mil­let­ve­kil­le­ri­ni tev­kif eden ira­de­yi gö­rün­ce ne kadar haklı ol­du­ğu­nu bir kez daha an­la­mış­tık.

Rah­met­li dayım Hü­se­yin Sarı Ül­kü-Bir’in de ku­ru­cu­la­rın­dan­dır. Ken­di­si Tür­ki­ye’de ku­ru­lan bir­çok mil­li­yet­çi-ül­kü­cü-mu­ha­fa­za­kâr der­nek ve vak­fın ya ku­ru­cu­la­rın­dan ya da üye­le­rin­den ol­ma­ya gay­ret gös­te­rir­di. Ne­re­de bir hiz­met im­kâ­nı bulsa orda bu­lun­ma­ya gay­ret eder, elin­den gelen bir şeyi hiz­me­te ak­tar­mak­ta te­red­düt gös­ter­mez­di. Sa­de­ce bi­yoğ­ra­fi­si­ni bile ancak bir­kaç say­fa­da ya­za­bi­le­ce­ğim rah­met­li dayım inan­cın­dan ve çiz­gi­sin­den hiç­bir şe­kil­de sapma gös­ter­me­den milli ve ma­ne­vi de­ğer­le­ri­mi­ze hiz­met et­me­yi ölene kadar sür­dür­müş­tür. Hü­se­yin Sarı Türk Milli Eği­ti­mi­ne is­mi­ni altın harf­ler­le yaz­dı­ran nadir inan­lar­dan bi­ri­dir. Ken­di­si 1999 se­ne­sin­de Rah­met-i Rah­man’a ka­vu­şa­rak An­ka­ra-Bağ­lum me­zar­lı­ğın­da ebedi is­ti­ra­hat­ga­hı­na def­ne­dil­miş­tir. Allah gani gani rah­met ey­le­ye…

Diğer dayım olan Ali Rıza Sarı ise 1989 yı­lın­da Mer­sin ilin­de yılın öğ­ret­me­ni se­çi­len kıy­met­li bir eği­tim­ci­dir.

İşte ebem bu iki kıy­met­li in­sa­nı ye­tiş­ti­rip Türk mil­le­ti­ne ar­ma­ğan eden yüce gö­nül­lü ka­dın­dır.

***

Ebem bir yer­den bir yere gi­der­ken dol­muş­la git­mek­ten im­ti­na eder­di. Sarı tak­siy­le git­me­yi çok sever, onu şan sa­yar­dı. Ufak kâğıt pa­ra­lar için ‘yerde bul­sam eği­lip almam’ derdi. Sözün kı­sa­sı bey ruhlu bir ha­nım­dı. Her insan gibi sa­yı­lıp se­vil­mek­ten çok hoş­nut olur­du.

Yıl 1992. Ben Afşin El­bis­tan Ter­mik Sant­ra­lı (TEK)’nda ça­lı­şı­yor­dum, evim ise Ço­ğul­han’daydı. El­de­lek’e hafta son­la­rı gi­di­yor­duk. Her hafta âde­ti­miz ol­du­ğu üzere yine bir Cuma günü iş çı­kı­şı köye git­tik. O ara­lar ebem­de an­ne­min ya­nın­da ka­lı­yor­du. Hiç kim­se­nin elini öp­me­den ebe­min elini öptük ve ha­tır­laş­tık­tan sonra diğer aile fert­le­riy­le se­lam­laş­tık. O günün sa­ba­hı­na oğlum Hakan (12.12.1986)’la bir­lik­te evin ih­ti­yaç­la­rı­nı almak üzere El­bis­tan’a gel­dik. Alış-ve­ri­şi­mi­zi yap­tık­tan sonra tek­rar köye dön­dük. İkindi vakti var­dı­ğı­mız iki katlı evde ebe­min dı­şın­da kimse yoktu. Ba­bam­la anam bos­tan­da, kar­deş­le­rim­se başka iş­ler­le il­gi­le­ni­yor. Kimi ahırı te­miz­li­yor, kimi ça­ma­şır yı­kı­yor­du. Ara­ba­dan in­dir­dik­le­ri­mi­zi ikin­ci kata çı­ka­ra­rak mut­fa­ğa bı­rak­tık. Ebe­min ol­du­ğu oda­nın ka­pı­sı açık­tı. Ben­den önce odaya giren oğlum Hakan doğ­ru­ca som­ya­da otu­ran ebe­min eline uza­na­rak öpüp ba­şı­na koydu. Ebem­de yü­zü­nü öptü. Benim de elini öp­me­mi bek­le­di­ği­ni fark et­ti­ğim andan iti­ba­ren ak­lı­ma bir hin­lik düştü. İçim­den ‘dur ba­ka­lım, elini öp­me­yin­ce nasıl bir tepki ve­recek’ diye dü­şü­ne­rek elini öp­me­den av­lu­ya bakan pen­ce­re­nin hemen al­tın­da bu­lu­nan yer min­de­ri­ne otur­dum. Baş­la­dım dı­şa­rı­yı sey­ret­me­ye. Arada göz ucuy­la ebeme ba­kı­yo­rum, bir ta­raf­tan da göz göze gel­me­me­ye gay­ret edi­yo­rum. Nasıl ol­duy­sa bir ara çal­kap ya­ka­la­dı ba­kı­şı­mı.

‘Mam­met.’

‘Buyur ebe.’

‘Hakan’da sen­den akıl­lı haa!’

 ‘Niye ki ebe?’

 ‘O gelir gel­mez elimi öptü, al­nı­na koydu, bende onun yü­zü­nü öptüm.’ Elini öp­me­yi­şi­min içine aç­tı­ğı ha­sa­rı dü­zelt­mek ga­ye­siy­le işi şa­ka­ya vur­mam ge­rek­ti­ği­ni an­la­dım.

 ‘Ebe, onun adına ben özür di­le­rim. Ku­su­ra bakma. Onun aklı yet­mi­yor, o daha çocuk. O da bü­yü­yün­ce öpmez,’ demem kar­şı­sın­da…

Öf­ke­si güneş gör­müş kar gibi eri­yip da­ğıl­dı. Sağ elini ha­va­ya kal­dı­rıp bana doğru ata­rak ‘ilahi Mam­met’ diye omuz­la­rı­na kadar oy­na­ya­rak gül­dü­ğü bu gün gibi gö­zü­mün önün­de.

Kendi aile­miz­de kü­çük­ler­den gelen bu tip jest­le kar­şı­la­şıl­dı­ğı du­rum­lar­da, bu söze atıf­ta bu­lu­nu­la­rak,’o daha çocuk, bü­yü­yüp aklı ye­tin­ce o da yap­maz’ di­ye­rek yüz­le­re te­bes­süm da­ğı­tan bu anıyı ha­tır­la­rız.

Demem o ki; aklın dev­re­ye gir­di­ği an hesap baş­lar. O he­sa­bın için­de sa­yı­lar fink atar, ra­kam­lar kar-za­rar ara­lı­ğın­da gider gelir. Akıl ül­ke­si çıkar ve güç, gönül ül­ke­si saf ve ma­su­mi­yet de­sen­li­dir.

Ko­nu­muz­dan kop­ma­dan siz­le­ri te­bes­süm et­ti­recek bir tem­sil­le bağ­la­mak is­ti­yo­rum.

12Ey­lül 1980’de ger­çek­leş­ti­ri­len as­ke­ri dar­be­nin baş ak­tö­rü Kenan Evren (1917- 9 Eylül 2015) zaman zaman ya­nın­da ya­ver­le­riy­le bir­lik­te kamu kurum ve ku­ru­luş­la­rı­nı de­net­ler, kud­re­ti­ni on­la­ra da his­set­tir­mek­ten zevk alır­dı. As­ke­ri di­sip­lin­den geri kal­ma­yan kapı gi­ri­şi kar­şı­la­ma­la­rı­nın ar­dın­dan mü­dü­rün oda­sın­da az biraz soluk alı­nır­dı. Ata­türk’ün res­mi­nin hemen sağ ta­ra­fı­na kendi res­mi­nin asıl­ma­sın­dan duy­du­ğu ta­rif­siz hazzı tat­tık­tan sonra per­so­ne­lin kı­lı­ğı­na kı­ya­fe­ti­ne ba­ka­rak üç beş kelam eder, bu üç beş ke­la­mın ar­dın­dan bir is­tek­le­ri olup ol­ma­dı­ğı­nı sorar, ‘sağ ol paşam’ ce­va­bı­nın dı­şın­da fikir üre­tecek kadar ce­sa­re­tin ne an­la­ma gel­di­ği­nin far­kın­da ol­duk­la­rı­nı gö­re­rek kud­re­ti­nin yü­rek­le­re kadar si­ra­yet et­ti­ği­ni gör­dük­ten sonra, gel­di­ğin­den daha ih­ti­şam­la uğur­la­nı­lır­dı.

Ev­re­n7 Ka­sı­m­1982 yı­lın­da hal­ko­yu­na su­nu­lan Ana­ya­say­la ile bir­lik­te Cum­hur­baş­ka­nı ola­rak gö­re­ve baş­la­dı. Aynı ka­na­at ve dü­şün­cey­le de­ne­tim­le­ri­ne devam eder. Bu defa de­net­le­di­ği mekan Ba­kır­köy Ruh ve Sinir Has­ta­lık­la­rı Has­ta­ne­si­dir.

Has­ta­ne per­so­ne­li ta­ra­fın­dan kar­şı­la­nan, idari ma­kam­lar­da otu­ran ki­şi­ler ta­ra­fın­dan teş­ri­fat­çı­lık ya­pı­la­rak gez­di­ri­len Sayın Cum­hur­baş­ka­nı ser­vis­le­re de uğ­ra­ya­rak has­ta­la­rı zi­ya­ret eder. Her uğ­ra­dı­ğı odada yatan -ka­lan- has­ta­la­ra üç beş kelam edi­yor… onlar da ‘sağ ol paşam’ ni­da­la­rı ara­sın­da al­kış­lı­yor­lar. Üç beş oda zi­ya­re­tin­den sonra Kenan Evren’in dik­ka­ti­ni beyaz ön­lük­lü, 20-22 yaş­la­rın­da bir kız ço­cu­ğu çeker.

Kız ço­cu­ğu ne te­za­hü­ra­ta ka­tı­lı­yor ne de alkış tu­tu­yor.

Cum­hur­baş­ka­nı Kenan Evren, kıza dö­ne­rek ‘siz neden al­kış­la­mı­yor­su­nuz?’ diye sorar.

‘Kızın ce­va­bı bize ulaş­ma­yı hak edecek kadar mü­kem­mel!..

Ben bu has­ta­ne­de gö­rev­li hem­şe­ri­yim, deli de­ği­lim!!!’

Ebem eyle der. Dayım eyle der. Evren Paşa eyle der. Hem­şi­re eyle derde şair ne der acaba?..

Şair bir ebeyi yazıp da so­nu­nu şi­ir­le bağ­la­maz­sak ya­kı­şık almaz. Böyle bir du­rum­da ebem hoş görse, oku­yu­cu hoş gör­mez.

Sözü özüy­le bu­luş­tu­rup ke­na­ra çı­ka­lım. Suyun bu­lu­ta dö­nüş­tü­ğü gönül ül­ke­sin­den nasıl ses­le­ni­yor acaba şair.

Oku­ya­lım ba­ka­lım neyi nasıl söy­lü­yor: 

Gerek Yok 

Akıl­la ge­li­şir insan bi­lin­ci
Cüm­bü­şe cu­ra­ya saza gerek yok.
Derya dip­le­rin­de bu­lu­nur inci
Avcı değil isen ize gerek yok. 

Ters yer­den eser­se fır­tı­na sazak
Bir müd­det se­çil­mez kara ile ak
Âşık­la­rı zayi etmem diyor Hakk
Sevip se­vil­me­ye göze gerek yok. 

Sa­hil-i se­la­met ar­zum-eme­lim
Sa­mi­mi­yet, iman, ihlâs te­me­lim
Dosta aşi­kâr­dır her türlü halim
Tarif lü­zum­suz­dur söze gerek yok. 

Dünya dö­nü­yor da giden dön­mü­yor
Gönül sı­zı­sı­nın yeri din­mi­yor
Suni iliş­ki­ler cana sin­mi­yor
İlla yan­mak için köze gerek yok. 

Eğ­riy­le doğ­ru­nun sa­va­şı bit­mez
Ocak­lar yan­maz­sa ba­ca­lar tüt­mez
Yaşım iler­le­di gön­lü­mü güt­mez
İşveye, cil­ve­ye, naza gerek yok. 

‘O’ndan gelen lütuf da hoş kahır da’
Dün­ya­lık­tır altın, gümüş, bakır da
Bu na­zar­la bak­tın ku­zu­ya-kurt’a
İçti­ğin süt ise tuza gerek yok.

 Kör­ler çar­şı­sın­da ayna sat­ma­dım
Âlem he­sa­bı­na dert­siz yat­ma­dım
Ada­let­siz he­sap-ki­tap tut­ma­dım
Reh­be­rin Kur’an’sa ize gerek yok. 

Mü’min girse kabir döner sa­ra­ya
Ölüm iyi gelir her bir ya­ra­ya
Lüt­fen gönül koy­man Gö­zü­ka­ra’ya
Ar­lan­maz utan­maz yüze gerek yok.

 

Cümle geç­miş­le­ri­mi­ze rah­met, ka­lan­la­ra se­la­met di­lek­le­rim­le…

 

Ez­cüm­le: Karşı ta­ra­fı hoş­nut etmek için alkış tut­mak akıl­lı adam işi değil.

[1] Kaye, muh­tar
[2] Aile­si­ne ait kayıt bu­lun­ma­ma hali
[3] İki ya­şın­da dişi dana, do­ğur­ma­mış anne adayı
[4] Ker­piç­ten ya­pı­lan ya­pı­lar­da, kapı ve pen­ce­re üst­le­ri­ne ko­nu­lan lata bi­çi­min­de kalın ağaç
[5] Titiz, du­yar­lı
[6] Açıl­ma, di­ki­şin ken­di­ni bı­rak­ma­sı
[7] Söy­le­ni­le­ni üs­tü­ne almaz.
[8]
[9] Ban­na­ğı­mı: par­ma­ğı­mı
[10] Galıç: Kalıç, küçük orak

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Mehmet Gözükara - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Elbistanın Sesi Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Elbistanın Sesi Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA), Anka Haber Ajansı (ANKA) tarafından servis edilen tüm haberler Elbistanın Sesi Gazetesi editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Elbistanın Sesi Gazetesi değil haberi geçen ajanstır.

24

Necati Baykal - Yüreğine diline kalemine sağlık. Sayın Hüseyin Sarı hocamı rahmetle anıyorum sayende. Ülkenin ender yetiştirdiği büyük bir değer. Benimde model aldığım örnek insan Hüseyin Sarı. Hocamı tekrar rahmetle yad ediyorum. Ruhuna elfatiha

Yanıtla . 1Beğen . 0Beğenme 22 Mayıs 22:08
23

Şevket Çiçek - Bana makaleleriniz terapi gibi geliyor. Sağ olun Var olun. Emeğinin karşılığını ödeşip helalleşmek inşallah birgün nasip olur. 79/80 öğretim yılı K.maraş'da beraber gidip geldigimiz İnayet Sarı'ya çok selamlar hürmetler iletirim. tüm olmuslerimize de rabbim merhameti yüce Şanıyla muamele eylesin. Allah 'a emanet olunuz Mehmet bey

Yanıtla . 2Beğen . 0Beğenme 19 Mayıs 21:58
22

Mehmet Türk - Teşekürler Mehmet kardeşim çok önceleri bir bölümünü parca parçada olsa dinlediğim bu güzel anıları derli toplu dile getirmen hemde güzel youm ve şiirinle süsleyerek anlatman beni mutlu etmiştir. Yüreğine sağlık.

Yanıtla . 2Beğen . 0Beğenme 19 Mayıs 21:45
21

Ünsal Doğan - Kardeşim geçmiş günleri okadar güzel anlatmışsın ki kalemine diline sağlık. Canım kardeşim seni seviyorum

Yanıtla . 2Beğen . 0Beğenme 19 Mayıs 21:44
20

Mızrap Taparslan - Yüreğine sağlık sn ozanım hocam her zaman duyguların dili oluyor sunuz iyi ki varsınız

Yanıtla . 2Beğen . 0Beğenme 19 Mayıs 21:43
19

Seydi Kalender - Kalemine yüreğine sağlık can gardaşım. Bizi taaa nerelere götürdün Allah senden razı olsun tebrikler

Yanıtla . 2Beğen . 0Beğenme 19 Mayıs 21:42
18

Birsen Öztürk - Agzına yuregıne saglık Kardesım cok guzel anlatmışsın tekrar sevdiklerimle beraber ooldugumu hısettım basarılar dilerim

Yanıtla . 2Beğen . 0Beğenme 19 Mayıs 21:40
17

Mithat Güzel - Rahmetli Hüseyin Sarıyı tanıma bahtiyarlıgına eriştim...Allahım gani gani rahmet eylesin...

Yanıtla . 2Beğen . 0Beğenme 19 Mayıs 21:39
16

Sumru Eker - Canım kardeşim diline emegine saglık beni cok mutlu ettin ebemi dedemi yadederek onları nasıl güzel anlatmışsın o güzel insanların bir daha yeri doldurulamaz mekanları cennet olsun inşallah kalemin kuvvetli olsun inşallah

Yanıtla . 2Beğen . 0Beğenme 19 Mayıs 11:52
15

Salih Güzel - Abim ellerine saglık. Allah cümle geçmişlerimize rahmet eylesin. Bizler ebelerimiz ve dedelerimiz kadar olamasakda inşallah bir gün bizleride hayırla yad ederler.

Yanıtla . 2Beğen . 0Beğenme 18 Mayıs 23:53
14

Halil Ömer Coşkun - Çok güzel, severek ve biraz da hüzünlenerek okudum.

Allah bütün geçmişlerinize ve tanıştığım Hüseyin Sarı ağabeye gani, gani rahmet eylesin; mekânları cennet olsun.

Yanıtla . 2Beğen . 0Beğenme 18 Mayıs 23:53
13

Bilal Bütün - Değerlerin değerini anlayan ve onları gelecekteki nesillere ulaştırmak en az o değerler kadar değerlidir. Siz bunu fazlasıile yapıyorsunuz. Ne kadar taktir edilseniz az olur. Gerçekten yaşarken bir kısım insanların dışında yeterince değeri anlaşılıp teslim edilemeyen değerli dostumu bilene hatırlatıp bilmeyene bildirdim. Tebrikler ssana.

Yanıtla . 2Beğen . 0Beğenme 18 Mayıs 22:13
12

Ahmet Demirci - Bibimoğlu yüreğine, diline ve kalemine sağlık. Mazimize gittik sayende. Çok duygulandım. Teşekkürler. Selamlar.

Yanıtla . 2Beğen . 0Beğenme 18 Mayıs 22:09
11

Erol Giryani Boyunduru - Teşekürler kardeşim gene beni maziye götüŕďün eyvallah

Yanıtla . 2Beğen . 0Beğenme 18 Mayıs 21:23
09

Fadime Gözükara Yılmaz - Dost insanı en acı yerinden vurur derler. Yine duygulandırdın mendilimizi ıslattın Gözükara

Yanıtla . 3Beğen . 0Beğenme 18 Mayıs 20:54
08

Osman Uzunlu - Kalemine yüreğine sağlık sevgili kardeşim çok güzel

Yanıtla . 2Beğen . 0Beğenme 18 Mayıs 19:07
07

Mehmet Gözüküra Mersin - Emmoğlu kalemine,emeğine sağlık.

Çocukluğumun geçtiği köyümü bana hane hane gezdirdin tüm geçmişlerimize Allah'ım gani gani rahmet eylesin mekânları cennet olsun inşallah.

Rabbim biz ve bizlerede ecdanına yakışan ve bu uğur da yarışan evlatlar nasip.

Devletine hain milletine zalim olanlarada fırsat vermesin inşallah.

Yanıtla . 2Beğen . 0Beğenme 18 Mayıs 17:54
06

Bünyamin Bozkurt - Sen ebene çekmişsin demekki gardaş allah rahmet eylesin mekanı cennet olsun ilgiyle okudum çok güzel bir yazı olmuş elinize sağlık

Yanıtla . 2Beğen . 0Beğenme 18 Mayıs 17:51
05

Haşim Kalender Mersin - Eski kadınların çektiği kahrı, şimdikiler bir gün çekmez.

Şimdi eve gelin de gelmiyor zaten. Ayrı ev tutulup horantaya karışması zorlaştırılıyor.

Yanıtla . 2Beğen . 0Beğenme 18 Mayıs 17:50
04

Abdullah Sermet Demirc - Allah mekanlarını cennet etsin hem bibimgilin, hem Hüseyin dayımgilin hem cümle geçmişlerinin, geçmişlerimizin. Senin de diline sağlık, yüreğine sağlık ağabeyim, bibioğlum, saygılarımla

Yanıtla . 2Beğen . 0Beğenme 18 Mayıs 17:48
03

Kadir Köse - Allah atanıza rahmet eylesin. Elinize emeğimize sağlık Üstadım...

Yanıtla . 2Beğen . 0Beğenme 18 Mayıs 16:55
02

Cemal Yılmaz - Çok duygulandım. Kan bu istesende istemesende çekiyor. Darı tarlasındaki o çaresizliği benim gözlerimi doldurdu. Paylaşmalıyım dedim paylaştım.

Yanıtla . 2Beğen . 0Beğenme 18 Mayıs 14:50
01

Yusuf Gülden - Emeğine kalemine sağlık. Güzel hatıralar.Hüseyin Sarı sevdiğimiz bir abimizdi. O yıllar ben Kahramanmaraş da Ülkü Bir Başkanıyım. Birinci sıranın Hüseyin Abiye verilmesi için çalışıyoruz. Malesef bazı ülkücü arkadaşımız. Bu çalışmamızdan dolayı benim başkanlıktan ayrılmamı baskı yaparak gerçekleştirdiler.

Yanıtla . 2Beğen . 0Beğenme 18 Mayıs 14:49

Kurbanlık: toklu ve kısır koyun bulunur.

Kurbanlık: toklu ve kısır koyun bulunur. Kurbanlıklarımız yaylada beslenmiştir. Akpınar Köyü Ömer Kaya 0543 312 44 84

Kurbanlık

Kurbanlık: toklu ve kısır koyun bulunur. Kurbanlıklarımız yaylada beslenmiştir. Akpınar Köyü Ömer Kaya 0543 312 44 84

Satılık tarla

Pınarbaşı 327 ada 29 parsel 886 M2 lik hisseli tarlam satılıktir.

MUKREMİN ÖZTÜRK

SATLIK TARLA

ELBİSTAN TAŞBURUN 3304 ADA 85 NOLU PARSEL 48774,90 m2 LİK TARLADA 2090 m2 LİK HİSSEM SATLIKTIR. FİYAT İÇİN ARAYINIZ. PAZARLIK PAYI VARDIR

MÜKREMİ̇N ÖZTÜRK

TEMİZLİK VE YEMEK

İSTASYONUMUZDA TEMİZLİK VE YEMEK İŞLERİNDE ÇALIŞTIRILMAK ÜZERE BAYAN ELEMAN ARANMAKTADIR.

ELBİ̇STAN ENSAR PETROL

Eğitim Fakültesi Mezunu/ Okul Öncesi Öğretmeni

Elbistan Bahçelievler mahallesinde bulunan yeni hayat rehabilitasyon merkezine; eğitim fakültesi mezunu veya formasyon almış fen edebiyat fakültesi me...

0 ÖZEL YENİ HAYAT ÖZEL EĞİTİM VE REHABİLİTASYON MERKEZİ

KİRALIK 2+1 3+1 Ev Arıyorum

2+1 veya 3+1 doğalgazli ev ariyorum

MHMUT AYDİN

AKARYAKIT SATIŞ ELEMANI

İSTASYONUMUZDA ÇALIŞTIRILMAK ÜZERE AKARYAKIT SATIŞ ELEMANI ARANMAKTADIR

ENSAR PETROL

Oyun ablası

7 yaşındaki kızım için oyun ablası arıyoruz.Günluk 4-5 saat ilgilenecek,oyun oynayacak,ödev yaptıracak,18-30 yaş arası bayan arıyorum.

0(506) 903 57 70 ÖZGÜL BÖKE

Esentepe Mah 3+1 sobalı kiralık daire

1.Katta 3+1 sobalı dairedir. 2 balkon 1 kileri mevcut. Çelik kapı, taban parke döşeli, camlarında demir korkuluk bulunmaktadır. Binada yalıtım vardır....

ATİLA