TECRÜBE İLE SABİT -46-

Mi­sa­fi­rin Ya­şı­na Ba­kıl­maz


Ma­ra­buz; Sarız, Afşin, El­bis­tan ara­sın­da ol­duk­ça da­ğı­nık ve bir o ka­dar­da dağ­lık bir köy. Afşin’e 30 km. me­sa­fe­de olan köyün hemen gi­ri­şin­de yer alan ve is­mi­ni, ku­rul­du­ğu te­pe­nin üç ta­ra­fı­nı saran Hur­man ça­yın­dan alan Hur­man Ka­le­si yer al­mak­ta­dır. Bu ka­le­nin hangi dö­ne­me ait ol­du­ğu tes­pit edi­le­me­se de Roma dö­ne­mi­ne ait ol­du­ğu tah­min edil­mek­te­dir. De­fi­ne­ci­le­rin eliy­le yı­kı­mı hız­lan­dı­rı­lan bu kale Hur­man Ka­le­si is­mi­nin yanı sıra Ma­ra­buz Ka­le­si ola­rak da anıl­mak­ta­dır. Do­ğu­yu ba­tı­ya bağ­la­yan ker­van yolu üze­rin­de bu­lu­nan ve ol­duk­ça gör­kem­li olan bu kale, ti­ca­ret yol­la­rı­nı em­ni­yet al­tı­na almak ve ile­ti­şim sağ­la­mak dı­şın­da, ya­pı­sal bü­tün­lü­ğü­ne ba­kı­la­rak gar­ni­zon ve sa­vun­ma amaç­lı­da kul­la­nıl­dı­ğı ka­na­ati uyan­dır­mak­ta­dır.
Yüklü deve ka­tar­la­rı­nın yanı sıra Yörük ker­van­la­rı­nın da geçiş gü­zer­gâ­hı olup Adı­ya­man’ı Kay­se­ri’ye bağ­la­yan bu yol, eş­kı­ya­la­rın ve asker ka­çak­la­rı­nın ba­rın­ma­sı­na ol­duk­ça el­ve­riş­li bir ya­pı­ya sa­hip­tir. Bu tip ka­ran­lık adam­la­rın, ka­ran­lık­ta ka­ran­lık iş[1] çe­vir­me­le­ri da­ha­da kolay ol­du­ğu için bu­ra­lar­da ge­ce­le­ri se­ya­hat etmek pek tekin bu­lun­maz­dı. Onun için ak­şa­ma yakın va­kit­te ilk köyde mi­sa­fir olu­nur, tek­rar yola revan olmak için yer­le­rin ağar­ma­sı, gü­ne­şin ışı­ma­sı bek­le­nir­di.
Dev­le­tin kol­luk kuv­vet­le­ri­nin kâfi gel­me­di­ği, vahşi ba­tı­yı an­dı­ran bu böl­ge­de ya­şa­yan Me­mi­li Kâye (1846-1908)’nin ha­nı­mı Dudu Hatun(1844-1927), Sarız’ın İnce­de­re kö­yün­den Ömer Ağa­la­rın kı­zı­dır. 13 ya­şın­da gelin gelen Dudu hatun dokuz oğlan beş de kız olmak üzere on dört ço­cu­ğun ana­sı­dır. İşte o dokuz oğ­lan­dan bi­ri­si de Haşim Ağa­dır(1878-1960).
Aslı Avşar olan Dudu hatun ola­bil­di­ği­ne çö­mart[2] ol­ma­sı­nın ya­nın­da ol­duk­ça mahir ve bir o ka­dar­da bilge bir ha­tun­dur. Ge­lin­lik çağa ge­lin­ce­ye kadar yay­la­lar­da geçen genç kız­lık yıl­la­rın­da bü­yük­le­rin­den gör­dü­ğü her şeyi ka­fa­sı­na nok­ta­sı nok­ta­sı­na kay­det­miş­ti. Şehre in­me­den, mek­tep-med­re­se gör­me­den bir insan nasıl bu kadar kendi ken­di­ne yeter bi­ri­ki­me sahip olur, şaş­ma­mak müm­kün değil. Tam ola­rak oba­lar­da bu­lu­nan ve her işe aklı eren bilge ka­dın­lar­dan­dı. Kimin akla ih­ti­ya­cı olsa onu bulur, kimin başı sı­kış­sa ona ge­lir­di.
O va­kit­ler bu­ra­lar ten­ha­lık yer­ler­di. Yok-yok­luk için­dey­di. Hasta olan­lar dok­to­ra gi­decek im­kâ­nı bulsa dö­necek vakti bu­la­maz­dı. Sabah eza­nın­da kal­kı­la­cak, hay­van sır­tın­da yola çıkıp 75-80 km me­sa­fe­de­ki tek dok­tor­lu şehre gi­de­rek mu­aye­ne olup ilaç­la­rı­nı ala­cak, o gün handa ya da şehre yakın bir köyde mi­sa­fir ola­cak, dev­li­si[3] gün sabah eza­nın­da kal­kıp Ma­ra­buz’a ge­le­cek­sin. Bunun kışı var, fır­tı­na­sı var, ayazı var eş­kı­ya­sı var, hır­lı­sı-hır­sı­zı var… var da var.
İşte böyle me­şak­kat­li bir dö­nem­de dağ köy­le­ri kendi ken­di­ne ye­tecek be­ce­ri­si olan in­san­la­rı kendi için­de ye­tiş­ti­rir­di. Ne­sil­den ne­si­le ak­ta­rı­lan şi­fa­cı­lık ge­le­ne­ği bu in­san­lar eliy­le devam et­ti­ri­lip in­san­lar te­da­vi edi­lir­di elden gel­di­ğin­ce. Bu der­viş gö­nül­lü bilge ki­şi­le­re top­lum içe­ri­sin­de haklı ola­rak çok da saygı du­yu­lur­du.
Nasıl du­yul­ma­sın ki; kolu kı­rı­lan ona ge­lir­se, karın ağ­rı­sı çeken ona mü­ra­ca­at eder­se, vü­cu­du­nun her­han­gi bir böl­ge­sin­de bir şiş­lik olu­şan ondan medet[4] umar­sa, çıban çıkan ona ko­şar­sa ve hep­sin­den daha önem­li­si onun­da bun­la­ra çare ol­du­ğu bi­ri­ne saygı ve hür­met gös­ter­me­nin dı­şın­da başka ne se­çe­nek ola­bi­lir­di ki?
İşte bu say­gı­yı faz­la­sıy­la hak eden Dudu ha­tu­nun evi doğal ec­za­ne gi­biy­di. Karnı ağ­rı­ya­na varsa ebem­gü­me­ci veya ıh­la­mur, daha da ol­ma­dı kekik kay­na­tı­lıp suyu içi­ri­lecek, sızı olan­la­rın sız­la­yan yer­le­ri­ne ko­yun­gö­zü [5]ezi­le­rek sa­rı­la­cak, başı ağ­rı­ya­na belli oran­da ısı­tı­la­rak tuz ve­ya­hut pa­ta­tes di­lim­le­ne­rek bez ara­sı­na ko­nu­la­rak bağ­la­nı­la­cak, ya­ra­lan­ma so­nu­cu ka­na­yan yere tütün ba­sı­la­cak, her hangi bir yeri kı­rı­lan olur­sa doğ­ran­mış sa­bu­na yu­mur­ta akı ka­tı­la­rak yoğ­ru­lan macun kü­çük­baş hay­va­nın karın zarı ile sa­rı­la­rak bağ­la­na­cak, çıban çıkan ki­şi­nin çı­ba­nı ye­te­rin­ce ol­gun­la­şın­ca yağlı hamur veya közde piş­miş soğan sa­rı­la­rak çı­ba­nın pat­la­ma­sı sağ­la­na­cak, elin­de sinil (siğil) çı­ka­nın si­ni­le­ri (si­ğil­le­ri) sa­yı­la­rak her biri için bir ar­pa­ya bir Elham üç İhlâs oku­na­rak su değ­me­yen bir yere -ge­nel­de temel taş­la­rı­nın ara­lı­ğı­na- bı­ra­kı­la­cak, ma­ya­sıl olana kirpi eti ye­me­si tav­si­ye olu­na­cak, kro­nik ro­ma­tiz­ma ağ­rı­sı olan­la­rın ba­cak­la­rı­na la­ha­na yap­ra­ğı sa­rı­la­rak ha­vay­la te­ma­sı ke­si­lecek şe­kil­de bağ­la­nıp ak­şam­dan sa­ba­ha kadar çö­zül­me­me­si tav­si­ye edi­lecek, daha bu da yet­mi­yor gibi gö­zü­ne boz at­tı­ğı için görme ye­ti­si­ni kay­be­den koyun, keçi ve dahi bu­za­ğı­la­ra için ha­van­da dö­vü­len cam tozu tül­bent­ten ele­ne­rek ko­yun­la­rın gö­zü­ne üf­le­ne­rek gö­zü­nü -halk di­lin­de boz attı diye tabir edi­len ka­ta­rak- ka­pa­tan per­de­den kur­ta­rı­la­cak, doğum ya­pa­cak olan ge­lin­le­re ebe­lik ya­pı­la­cak. Kud­re­ti yeten has­ta­lar Dudu ha­tu­nun ya­nı­na gelir, ge­le­me­yecek du­rum­da olan has­ta­nın ya­nı­na Dudu hatun gi­der­di.
Tüm bun­la­rın yanı sıra ümmi ol­ma­sı­na rağ­men iyi de bir şa­ir­dir Dudu hatun. ‘İrti­ca­len söy­le­di­ği de­yi­şet­le­ri­ni ak­lın­da tutar, yeri gel­dik­çe de tek­rar söy­ler­di,’ diyen babam Osman (Opbam)’dan din­le­dim,’ diyen Haşim ağa­nın oğlu Osman (1913-1981)’dan olma to­ru­nu Haşim Ka­len­der (1952) ho­ca­mın ağ­zın­dan din­le­ye­lim ya­şan­mış­lı­ğın ge­ri­si­ni. Söz artık Haşim Ka­len­der’in;
‘Bizim aile­ye şa­ir­lik Da­da­loğ­lu so­yun­dan olan Dudu Ha­tun­dan geç­miş­tir der­sek doğru bir tes­pit­le hakkı tes­lim olu­ruz.
Beş kız­dan bi­ri­si olan Zilfi kızı, Tür­koğ­lu’nun Ha­cı­be­bek kö­yü­ne gelin eder­ler. Bah­se­di­len köy ile Ma­ra­buz arası 220 km. O vak­tin şart­la­rın­da gidip gelme büyük me­şak­kat­li iş­le­rin ba­şın­da gel­mek­te­dir. Ha bu yaz ha bu güz der­ken bir türlü gör­me­ye gi­di­le­me­yen Zilfi ya­ka­lan­dı­ğı aman­sız has­ta­lık­tan kur­tu­la­ma­ya­rak vefat eder. Vefat ha­be­ri anası Dudu Ha­tu­na ula­şır. Gelin edip gön­der­di­ği, bir defa bile gör­me­ye gi­de­me­di­ği Zilfi için yanıp tüten Dudu Hatun ne dedi, ne kadar dedi de bize bu kadar ulaş­tı orası bize ka­ran­lık.
Opbam’dan din­le­di­ği kadar not eden Osman oğlu Haşim Ka­len­der’in not def­te­rin­de şu ağıt ya­zı­lı­dır:
Aççı[6]'ya Pınar eş­tir­dim
Zil­fim gelip içer deyi.
Daha umut edi­yo­rum
Sehil evi göçer deyi.

Gel Memi ya­nı­ma otur
Seni de kur­ban ede­rim
Ev se­nin­de emek benim
Kor da kı­zı­ma gi­de­rim.

Zil­fim'in sefil em­mi­si
İk’elin sok­muş koy­nu­na
Get kı­zı­mın evin getir
Ve­ba­li senin boy­nu­na.

Gece get­tim günüz get­tim
Va­ra­ma­dım handa yat­tım
Benim gibi ana bat­sın
Abi­zet’i kur­ban ettim.


Zülfi kı­zı­nın ağ­zıy­la:


Hur­man üstü ko­nal­ga­mız
Nasip olup ko­na­ma­dım.
Bey ba­ba­mın ko­na­ğı­na
Sal­la­nıp da ene­me­dim.

Bir taş di­ker­ler ni­şa­na
Anam ağlar yana yana
Ağa babam yar­dım etsin
Bibim oğlu pe­ri­şa­na.

Meş­hur Lor­şun’lu Dir­gen Ali’nin ha­nı­mı Haçce -Ha­ti­ce- Ba­ba­mın bi­bi­si,[7] Haşim Ağa­nın ba­cı­sı, Dudu ha­nı­mın da kı­zı­dır.
Dir­gen Ali gibi bir ada­mın ha­nı­mı ol­ma­nın ya­nın­da şa­ir­li­ğiy­le de öne çıkan Hacce Ha­tu­nun mi­sa­fir kon­du­rup gö­çür­me­si­nin ya­nın­da o dö­ne­mi an­la­ma açı­sın­dan de­yi­şet­le­ri de bir o kadar kıy­met­li­dir.
Ba­ba­sı Me­mi­li gibi Haşim ağada Ma­ra­buz kö­yün­de bir­den fazla dönem muh­tar­lık yap­mış­tır. Köy en­ge­be­li arazi üs­tü­ne kon­du­ğu için ge­nel­lik­le ge­çi­mi hay­van­cı­lık üs­tü­ne­dir. Yani yay­la­cı­lık üst se­vi­ye­de­dir. Her­kes işin­de gü­cün­de­dir ama yine de kav­ga­lar, çe­kiş­me­ler eksik ol­mu­yor doğal ola­rak. Ve ne yazık ki her za­man­ki prob­lem yani güç­lü­nün haklı ol­du­ğu prob­le­mi yine kar­şı­la­rın­da­dır köy­lü­le­rin. Bu dönem hiç bit­me­miş­tir. Yine güçlü olan hak­lı­dır. Hak­sız­lı­ğa uğ­ra­dı­ğı­nı dü­şü­nen karşı ta­ra­fın der­di­ni dev­le­te an­la­ta­cak im­kâ­nı da yok­tur. Zen­gin var­ken fa­ki­ri kim din­ler. Bütün bu şart­lar haklı ama zayıf ola­nın hak­kı­nı kendi eliy­le alma ci­he­ti­ne git­me­si­ne yol açmış, bu da kavga ve gü­rül­tü­nün hiç bit­me­me­si­nin temel se­bep­le­rin­den biri ol­muş­tur. Dağ­lık ve bir o ka­dar­da da­ğı­nık olan köy­ler­de ya­şa­yan köy­lü­ler Cuma na­ma­zı için cu­ma­dan cu­ma­ya bir araya gel­mek­tey­di­ler. Has­mı­na diş bi­le­yen­ler de’nasıl olsa o Cuma na­ma­zı­na köye gelir. Ya Allah ona verir ya bana,’ di­ye­rek öf­ke­si­ni bi­le­ye­rek cuma gü­nü­nü bek­ler­di. Bek­len­di­ği­ni bile bile na­ma­za gelen ha­sım­lar ya ab­dest alır­ken ya da al­dı­ğı ab­des­tin ya­şı­nı yü­zün­den si­ler­ken ya si­lah­la ya da ucu eğri han­çer­le kan revan için­de ka­lır­dı. Vu­ku­at­sız Cuma geç­mez­di dense ye­riy­di.
Hur­man ça­yı­na ka­rı­şan Ör­dek­li de­re­si üze­rin­de su de­ğir­me­ni olan Haşim ağa kü­se­ni ba­rış­tır­mak­tan, dö­vü­şe­ni ka­ra­kol­dan al­mak­tan usan­mış­tı artık. Yok­luk bir yer­den, bunca hu­zur­suz­luk bir yer­den ada­mın ca­nın­dan bez­di­ği bir dö­nem­di dönem. De­ğir­men var ama un öğüt­me­ye ge­ti­recek kadar buğ­da­yı veya ar­pa­sı ol­ma­yan kom­şu­la­rın için­de ya­şa­mak­ta­dır Haşim ağa. Evde bir de mi­sa­fi­ri var­dır. Evde bu­lu­nan son undan üç baz­la­ma yapan ha­nı­mı Sel­ver hatun bi­ri­ni ken­di­si alır, bi­ri­ni mi­sa­fi­re, bi­ri­ni de Haşim ağaya verir. Mi­sa­fir ve Sel­ver hatun ek­mek­le­ri­ni yer­ken Sel­ver Hatun Haşim ağa­nın ek­me­di­ği­ni ye­me­di­ği­ni görür ve se­be­bi­ni sorar. Sa­bah­tan bu ta­ra­fa bir şey ye­me­yen Haşim ağa, ‘ben­den daha aç bi­ri­si ge­lir­se ona ne ve­re­ce­ğiz Sel­ver hatun. Siz ye­di­niz, benim ek­me­ği­me ka­rış­ma­yın,’ der. Ara­dan bir saat geç­me­den uzak­tan bir adam si­lu­eti be­li­rir. ‘Sel­ver Hanım ek­me­ğin sa­hi­bi ge­li­yor,’ der Haşim ağa. Gelen yolcu yak­la­şır, elin­de­ki değ­ne­ği ona mı yük, yolcu değ­ne­ğe mi yük tam belli değil. Selam ve­re­rek ken­di­ni zor yere atan yol­cu­nun,’üç gün­dür hiç­bir şey ye­me­dim. Allah rı­za­sı için bana bir ekmek ve­re­mez mi­si­niz?’ de­me­si kar­şı­sın­da ve­recek ek­me­ğin ol­ma­sın­dan ötürü ke­yif­le­nen Haşim ağa Sel­ver’e,’hele bir tas çal­ka­ma yap, ek­me­ğin sa­hi­bi geldi,’ di­ye­rek ses­le­nir­ken­key­fi­ne di­yecek yok­tur. Elin­de­ki ek­mek­ten başka yi­yecek bir şey­le­ri­nin ol­ma­yı­şı ne gam. ‘Rızık ve­ri­ci var­ken kay­gı­lan­ma­ya ne hacet,’ di­ye­rek iç hu­zu­ru­nu dışa yan­sı­tır.
Vakit ikin­di­yi biraz geçer:
Ma­ra­buz’un daha üs­tün­den Ar­mu­ta­lan ta­ra­fın­dan de­ğir­me­ne üze­rin­de sek­lem[8] yüklü eşek önde, adam ar­ka­da de­ğir­me­ne doğru ge­li­yor. Haşim ağa de­ğir­me­nin kaç gün­dür dön­me­yen ta­şı­na yol ve­ri­yor, buğ­da­yı un ede­rek gelen yol­cu­yu uğur­lu­yor. Her öğü­tü­len undan de­ğir­men­ci hakkı diye bir hak vardı. Un sa­hi­bi­nin de rıza gös­te­re­ce­ği bir mik­tar un Haşim ağaya ka­lı­yor. De­ğir­men ta­şı­nın et­ra­fı­nı ve un tek­ne­sin­de kalan un toz­la­rı­nı da te­miz­le­ye­rek bi­rik­tir­di­ği un ile doğ­ru­ca eve va­rı­yor. Ha­nı­mı Sel­ver’e uza­ta­rak,’tez hamur yoğur, bu günkü mi­sa­fi­ri­mi­zin kıs­me­tin­den biz de na­sip­len­dik,’ di­ye­rek gelen mi­sa­fi­rin rız­kıy­la gel­di­ği­ni ve ken­di­le­ri de bu rı­zık­tan na­sip­len­dik­le­ri için Allah’a hamd edi­yor.
Sel­ver hanım gelen unu bir le­ğe­nin için­de yo­ğu­rur ve yo­ğur­du­ğu ha­mur­dan dört adet baz­la­ma ya­pı­yor. Bi­ri­ni mi­sa­fi­re, bi­ri­ni ken­di­ne ayı­rır, iki­si­ni de Haşim ağaya verir.
***
Dedem Haşim Ağa­nın mi­sa­fi­ri ol­ma­dı­ğı bir günde -ki mi­sa­fir­siz gün geç­mez­miş- ebem Sel­ver ya­tak­la­rın yüz­le­ri­ni yı­ka­mak için yor­gan­lar­dan sö­kü­yor. Dı­şa­rı kur­du­ğu don ka­za­nı­nın ate­şi­ni har­lı­yor. Isı­nan su ile meşe kü­lüy­le yı­ka­yıp ikin­di gü­ne­şi­ne karşı ser­mek­te­dir. Yol ça­tı­na çok yakın olan ev­le­rin­den, yol­dan bir yol­cu­nun yü­rü­dü­ğü­nü gören Haşim ağa yol­cu­ya ses­le­ne­rek;’yol uzun vakit dar. Bu saat de yola devam etmen doğru değil. Hır­lı­sı var hır­sı­zı var. Dağ­lar eş­kı­ya dolu. İki saate kal­maz gün aşar. Bugün bizim mi­sa­fi­ri­miz ol. Yola sabah revan olur­sun,’ diyor. Sel­ver ebem te­laş­la­nı­yor. ‘Haşim ağa, ya­tak­la­rın yüz­le­ri­ni yı­ka­dım. Mi­sa­fir ala­cak du­rum­da de­ği­liz,’ dese de Haşim ağa­nın ıs­ra­rı kar­şı­sın­da adam eve doğru yü­rü­me­ye baş­la­mış­tır bile. Yak­laş­tı­ğın­da ge­le­ni ta­nı­yor­lar ama Sel­ver Ha­tu­nun bu durum hiçte ho­şu­na git­mi­yor doğ­ru­su. Çünkü gelen adam dü­ğün­ler­de zurna ça­la­rak ge­çi­mi­ni sağ­la­yan ve el­bi­se­le­ri­nin kir­li­li­ğin­den do­la­yı her­ke­sin Kirli Bayro diye ta­nı­dı­ğı Bayro idi.
Sel­ver ebe­min te­la­şı bo­şu­na değil an­la­ya­ca­ğı­nız.
Küs­te­re[9]den fark­sız içi kir­den sim­si­yah tır­nak­la­rı, kir­den ten ren­gi­ni yi­tir­miş el­le­ri, giy­di­ği es­vap­la­rın ren­gi­ni tes­pit et­mek­te zor­la­nıl­dı­ğı, kı­lı­ğıy­la kı­ya­fe­tiy­le bitli ol­du­ğu ha­lin­den belli olan Bayro’yu mi­sa­fir et­me­nin doğru ol­ma­dı­ğı­nı dü­şü­nen Sel­ver ebem; ‘Haşim ağa, ben ya­tak­la­rı yeni yı­ka­dım. Bayro ye­me­ği­ni yesin direk git­sin. Vakit ikin­di yeni oldu. Gi­de­ce­ği yere daha ka­vu­şur,’ diyor. Haşim dedem:
‘Sel­ver, bu Bayro değil, bu Hızır aley­his­se­lam.’ der Sel­ver Ebem:
‘Hızır aley­his­se­lam’ın böyle kirli tır­nak­la­rı, böyle kirli sa­ka­lı, es­va­bın­dan bı­çak­la ka­zı­na­cak kadar kirli üstü mü olur? di­ye­rek kar­şı­lık ve­rin­ce Haşim dedem:
‘Allah bizi sı­na­mak için Hızır aley­his­se­lam’ı böyle kirli tır­nak­lı, uzun sa­kal­lı gön­de­re­bi­lir. Ta­nı­maz­sak nasıl dav­ra­na­ca­ğı­mız ko­nu­sun­da im­ti­han edi­yor bizi,’di­ye­rek ko­nu­yu ka­pa­tır.
Sel­ver ebem mi­sa­fir et­mek­ten ka­çın­dı­ğın­da değil, ya­ta­cak yor­gan­la­rın yüz­le­ri­nin ol­ma­yı­şın­dan ötürü te­dir­gin olu­yor. Me­le­fe­nin yüzü kir­len­se çı­ka­rıp çı­ka­nır, me­le­fe­nin kı­lı­fı kir­le­nir­se daha çok iş çı­ka­ca­ğı için yat­ma­sı­na gönlü razı gel­mi­yor. Dedem Haşim ağa:
‘Sel­ver Hanım, bu arada yeni ek­me­ğin ya­nın­da ay­ran­da getir, Bayro kar­nı­nı do­yur­sun. Bugün mi­sa­fi­ri­miz yok diye dü­şü­nür­ken, Allah’a hamd olsun Bayro’nun kı­lı­ğın­da Hızır aley­his­se­lam’ı gön­der­di.’ de­yin­ce ebem yine da­ya­na­maz ve:
‘Yahu Haşim ağa, etme, bu her­ke­sin bil­di­ği kirli Bayro,’ der, de­me­si­ne de… sonuç de­ğiş­mez tabi ki.
Dedem o gün Bayro’yu mi­sa­fir edi­yor. ‘Su Ör­dek­li de­re­sin­den, kül ocak­tan, bir daha yı­kar­sın,’ di­ye­rek mi­sa­fir ko­nu­sun­da­ki tu­tu­mu­nu or­ta­ya koyup ko­nu­yu ka­pa­tı­yor.’
****
‘Biz dost­lu­ğu, ya­ren­li­ği, mi­sa­fi­re hür­me­ti, ata­dan böyle gör­dük,’ diyen Haşim Hocam an­lat­ma­ya devam edi­yor:
‘Biz­le­ra­ile ola­rak böyle gö­rün­ce kar­şı­mız­da­ki in­san­la­rın­da böyle dav­ran­dı­ğı­nı-dav­ra­na­ca­ğı­nı dü­şü­nür­dük doğal ola­rak. Bu dü­şün­ce­nin aksi yö­nün­de bir dav­ra­nış­la kar­şı­laş­mak, bizim gibi ye­tiş­miş in­san­lar için ke­li­me­nin tam an­la­mıy­la büyük bir hayal kı­rık­lı­ğı­dır. ‘Kişi kar­şı­sın­da­ki­ni kendi gibi bilir.’ der­ler ya o hesap bi­zim­ki­si. Biz böyle gör­dük, böyle bilir ve her şeye rağ­men böyle ya­şa­ma­ya gay­ret gös­te­ri­riz. Ge­ri­si her­ke­sin kendi bi­le­ce­ği…bizde mi­sa­fir, onu gön­de­re­nin ha­tı­rı­nı tem­sil eder, ha­tı­rı her şeyin üs­tün­de ola­nın ha­tı­rı­dır bu!
Emmim Hacı Ahmet (1930-1986)Sa­rız- B.Sö­be­çi­men’de ika­met eden tey­ze­si­nin oğlu Şükrü Kılıç’ın evine uğrar. Ka­pı­yı çalar, Şükrü’nün ikin­ci ha­nı­mı ol­du­ğu­nu tah­min et­ti­ği bir kadın açar ka­pı­yı ve kim ol­duk­la­rı­nı sorar içe­ri­ye davet et­me­den. H. Ahmet emmim ka­dı­na Şükrü’nün nerde ol­du­ğu­nu so­run­ca kadın Şükrü’nün evde ol­ma­dı­ğı­nı söy­ler. Söy­le­me­si­ne söy­ler ama zi­ya­ret­çi­ler, buyur et­me­ye ni­yet­li ol­ma­yan bu ka­dı­nın gön­lü­ne bı­rak­ma­ya­rak tek­lif­siz­ce içeri gi­rer­ler. Gi­rer­ler di­yo­rum çünkü H. Ahmet em­mi­min ya­nın­da bir de ar­ka­da­şı var­dır.
Evin ha­nı­mı da em­mim­de bir­bir­le­ri­ni ilk defa gö­rü­yor­lar. Çünkü Şükrü’nün ilk ha­nı­mı vefat etmiş o da bu ha­nım­la ev­len­miş­ti.
Em­mim­le­rin içeri da­vet­siz gir­me­si kar­şı­sın­da yüzü ası­lan hanım aç mı­sı­nız, susuz mu­su­nuz demek şöyle dur­sun, em­mim­le­rin girip otur­du­ğu odaya bile uğ­ra­maz. Girip çık­tı­ğı oda­la­rın ka­pı­sı­nı da ol­duk­ça sert açıp ka­pa­ya­rak içer­de­ki mi­sa­fir­le­re gö­nül­süz­lü­ğü­nü açık­ça belli eder.
Emmim çok geç­me­den bu dav­ra­nış­la­rın far­kı­na varır. Daha fazla otur­ma­nın bir an­la­mı ol­ma­dı­ğı­nı dü­şü­ne­rek ar­ka­da­şı­na; ‘hadi kal­ka­lım,’ der. Zira kim­se­nin içeri girip hoş gel­miş­si­niz bile de­me­di­ği bir evde daha fazla bek­le­me­nin ömre ziyan ol­du­ğu­nu dü­şü­nür ve mi­sa­fi­riy­le bir­lik­te ayak­la­nır­lar.
Ken­di­le­ri­ne ya­pı­lan bu mu­ame­le­nin ağır­lıy­la dış ka­pı­yı açar­lar. Mi­sa­fir mu­ame­le­si­ni çok gör­dü­ğü ko­nuk­la­rın kalk­tı­ğı­nı gören kadın on­la­ra doğru yürür ve:’Şükrü’ye ne di­ye­cek­ti­niz, kim­di­niz, Şükrü so­rar­sa kim geldi di­ye­yim?’ der. H. Ahmet emmim de:
‘Bak bunu ha­tır­lat­tı­ğı­na iyi ettin. Ben Haşim'in oğlu Hacı Ahmet'im. Tey­ze­min oğlu Şükrü'ye selam söyle. Mi­sa­fi­ri ile be­ra­ber geldi, çok se­la­mı var der­sin. Haa, bir de seni Şükrü'nün ye­ri­ne bo­şu­yo­rum, bunu da Şük­ri­ye söyle,’ der ve ora­dan ay­rı­lır­lar.
Şükrü akşam olup eve ge­lin­ce ye­me­ği­ni ye­dik­ten sonra…
‘Ben evde yok­ken eve gelen giden oldu mu? der.
‘Haşim’in oğlu Hacı Ahmet diye biri geldi, se­la­mı var. Deli mi akıl­lı mı ne? Seni Şükrü'nün ye­ri­ne bo­şu­yo­rum dedi gitti,’ der. Şükrü de:
‘Hacı Ahmet bo­şa­dı ise ben de üçten do­ku­za seni bo­şu­yo­rum, boş­sun!’ der. Ha­nı­mı­nı boşar.’
Bu­ra­da oku­yu­cu­ya Hz. İbra­him’le il­gi­li bir kıs­sa­yı ha­tır­lat­mak­ta fayda gö­rü­yo­rum:
Hz. İbra­him ka­rı­sı­nı ve oğlu İsmail’i Mekke ci­va­rın­da bir yere yer­leş­tir­miş ve on­la­rı Allah’a ema­net ede­rek geri dön­müş­tü. Hz. İsmail orada bü­yü­müş ve ora hal­kın­dan bir kızla ev­len­miş­ti. Ken­di­si av­cı­lık­la ge­çi­nen bir kim­sey­di. Bir gün ava çık­tı­ğın­da ba­ba­sı İbra­him pey­gam­ber ken­di­le­ri­ni zi­ya­ret için oraya geldi. Hz. İsmail’in eşi mi­sa­fi­re karşı ge­rek­li hür­met ve say­gı­yı gös­ter­me­di­ği gibi İbra­him pey­gam­be­rin du­rum­la­rıy­la il­gi­li sor­du­ğu so­ru­la­ra da şi­kâ­yet­çi ola­rak ce­vap­lar verdi. Gün­yü­zü gör­me­di­ğin­den, yok­luk­tan, is­te­di­ği­ni elde ede­me­mek­ten dem vurdu. Hz. İbra­him fazla otur­ma­yıp tek­rar geri dön­me­ye karar ver­di­ğin­de ge­li­ni­ne:
‘Eşin ge­lin­ce ona, ih­ti­yar bir adam geldi ve sana eşi­ği­ni de­ğiş­tir­me­ni söy­le­di der­sin,’ der.
Hz. İsmail akşam evine gel­di­ğin­de bir gelen olup ol­ma­dı­ğı­nı sorar ve eşin­den bu ce­va­bı alın­ca:
‘O gelen ih­ti­yar benim babam Hz. İbra­him’di. Ben­den seni bo­şa­ma­mı is­te­miş,’ der ve eşini boşar…yu­kar­da­ki olayı bi­raz­da bu me­se­lin ışığı al­tın­da de­ğer­len­dir­mek ge­re­kir diye dü­şü­nü­yo­rum.
***
Ma­ra­buz’da sürüp giden ve bir türlü bit­mek bil­me­yen düş­man­lık­lar­dan bıkıp usa­nan bu sözü din­le­nir, hük­mü­ne uyu­lur aile 1957 yı­lın­da Ma­ra­buz’dan göç­me­ye karar ve­rir­ler. Her kav­ga­nın ar­ka­sın­dan iki ta­ra­fın­da yar­dım is­te­ği, halk ara­sın­da ha­tır­lı ve bir o ka­dar­da dev­le­tin ya­nın­da iti­bar­lı olan -üç göbek Muh­tar­lık eden- Me­mi­li Kaye, Haşim Ağa ve dahi Obbam la­ka­bıy­la anı­lan Osman (1913 - 26 Nisan 1981) kendi ara­la­rın­da yap­tık­la­rı is­ti­şa­re ne­ti­ce­sin­de bu göç ka­ra­rı­nı almak zo­run­da ka­lır­lar.’Biz bu köy­den göç­mez­sek or­ta­lık ya­tış­ma­ya­cak. Bize gü­ve­nip kav­ga­ya ka­rı­şan­la­rın sa­yı­sı her geçen gün ar­ta­rak devam edi­yor. Ya­ra­la­na­nı has­ta­ne­ye götür, ya­ra­la­ya­nı ka­ra­kol­dan çıkar, kav­ga­lı ta­raf­la­rı bir araya ge­ti­re­rek ba­rış­tır… bu daha ne­re­ye kadar sü­recek? Yi­ğit­li­ğin, doğ­ru­luk­tan daha fazla rağ­bet gör­dü­ğü yerde iyi ol­ma­nın yet­me­ye­ce­ği gün gibi aşi­kâr. En iyisi bizim göç­me­miz,’ di­ye­rek Ma­ra­buz’dan ay­rıl­ma­ya karar kı­lar­lar. Haşim ağa­nın üçü evli biri bekar olmak üzere dört oğ­lun­dan Bekir, Hacı Ahmet ve Yusuf kar­deş­ler Tanır ile Ma­ra­buz ara­sın­da saha -çi­pil- de­ni­len Hur­man Ça­yı­nın hemen yanı ba­şı­na yer­le­şir­ken, kar­deş­le­ri Ob­bam-Os­man- da gö­çü­nü Tanır’a in­di­rir.
****
İyilik ışık gi­bi­dir. Her şart­ta ışı­ma­ya devam eder.
Da­vet­li­ler ara­sın­da Türk ede­bi­ya­tı­nın Beyaz Kar­ta­lı mer­hum Ba­ha­et­tin Ka­ra­koç’unda -1930-2018- bu­lun­du­ğu bir grup ar­ka­daş 29 Ekim 2013 günü mer­hum Hacı Ahmet da­yı­nın o an kim­se­nin otur­ma­dı­ğı Saha’daki evi­nin bah­çe­sin­de pik­nik yap­mak için Hacı Ahmet oğlu Şair Haşim Ka­len­der’in da­ve­ti üze­ri­ne bir araya gel­miş­tik.
Söz sözü açtı ve söz kar­şı­lık­sız iyi­lik yap­ma­nın ne büyük bir erdem ol­du­ğu­na geldi. Haşim Ka­len­der bir yan­dan mi­sa­fir­ler için ha­zır­la­ma­ya ça­lış­tı­ğı ye­mek­le uğ­ra­şı­yor bir yan­dan da ko­nuş­ma­la­rı­mı­za kulak ve­ri­yor­du. Mi­sa­fir­le­ri­ne hiz­met et­mek­ten duy­du­ğu mem­nu­ni­ye­ti yü­zün­den gö­re­bi­lir­di­niz. İçten, sa­mi­mi ve is­tek­le ya­pı­lan bir uğ­ra­şıy­dı onun ki. Biz kendi ara­mız­da soh­be­ti iyice ko­yu­laş­tır­dı­ğı­mız bir sı­ra­da bize dö­ne­rek, ‘ar­ka­daş­lar’ dedi. ‘Rah­met­li babam mi­sa­fir­siz sofra açıp yemek ye­me­yi zarar sa­yar­dı. ‘Mi­sa­fi­rin yaşı olmaz, yaşı kaç olur­sa olsun mi­sa­fir her daim ev sa­hi­bin­den bü­yük­tür. Çünkü o Tanrı mi­sa­fi­ri­dir. Tanrı ta­ra­fın­dan gön­de­ri­le­ne karşı bü­yük­lük tas­la­mak, ha­fi­fe almak Allah’ın gü­cü­ne gider derdi.’ şek­lin­de bir anek­dot ak­tar­dı bize. Ne kadar naif, zarif ve kibar bir dü­şün­ce bi­çi­mi… Yunus Emre de ‘ya­ra­tı­la­nı se­ve­riz ya­ra­tan­dan ötürü’ ifa­de­si­nin en açık pra­ti­ği bu olsa gerek. Mi­sa­fi­ri bize gön­de­re­nin ha­tı­rı­nı say­mak, mi­sa­fi­re saygı gös­ter­mek…muh­te­şem bir ifade, muh­te­şem bir an­la­yış…
Tanır’lı ol­ma­sı­na rağ­men me­mu­ri­ye­ti se­be­biy­le Kah­ra­man­ma­raş’ta ika­met eden Bün­ya­min Boz­kurt -1962- isim­li ar­ka­daş Haşim Bey­den sonra söz ala­rak ço­cuk­ken ba­şın­dan geçen bir olayı an­lat­tı orda hazır bu­lu­nan­la­ra. Bün­ya­min beyin an­lat­tık­la­rı­nı da din­le­yin­ce bu mi­sa­fir­per­ver­li­ğin öy­le­si­ne bir şey ol­ma­dı­ğı­nı, ciddi bir du­yar­lı­lı­ğın, derin bir hik­me­tin ifa­de­si ol­du­ğu fikri her­ke­sin ortak ka­na­ati­ne dö­nüş­tü. Bün­ya­min bey biz­zat şa­hi­di ol­du­ğu aşa­ğı­da­ki olayı an­lat­tı. Şahit ol­ma­sı her­kes­te merak uyan­dır­mış­tı.
‘Ben Haşim beyin an­lat­tı­ğı mi­sa­fir­per­ver­li­ği biz­zat ya­şa­dım. Bugün bu anımı siz­ler­le pay­laş­mak­tan mut­lu­luk du­yu­yo­rum.’ Derin bir iç çekti, göz­le­ri bu­lut­lan­mış­tı. ‘Ha­yır­dır, nedir sana böyle iç çek­ti­ren?..’ diye sor­du­ğum­da, ‘Sorma Meh­met Hocam…’ der­ken, an­la­ta­ca­ğı şey­le­rin içine sığ­ma­ya­cak bü­yük­lük­te ol­du­ğu his­si­ni ve­ri­yor­du.
‘Henüz çocuk de­necek yaş­lar­day­dım…’ diye baş­la­dı tek­rar an­lat­ma­ya:
‘Bir gün, iki ar­ka­daş, Tanır’dan Ma­ra­buz is­ti­ka­me­ti­ne, Hur­man’ın kı­yı­sı­nı takip ede­rek olta ata ata iler­li­yor­duk. Ne hik­met­se, bu mev­ki­ye kadar tek bir balık dahi ya­ka­la­ya­ma­mış­tık. Bu­ra­ya gel­di­ği­miz­de, aç­lı­ğı­mı­zı gi­de­re­bil­mek için, yeşil so­ğan­la­rın­dan ek­me­ği­mi­ze katık yap­mak üzere, Haşim’in ba­ba­sı rah­met­li Ha­cah­met Da­yı­nın bos­ta­nı­na gir­dim. Tam so­ğa­nın ba­şı­na geç­miş­tim ki Ha­cah­met Dayı beni ko­lum­dan ya­ka­la­dı. ‘Ne ya­pı­yor­sun?’ dedi. Ben de ‘Acık­tık, balık da tu­ta­ma­dık; ek­me­ği­mi­ze katık olsun diye yeşil soğan ala­cak­tım…’ dedim. ‘Gel ba­ka­lım, eyle ko­la­yı var mı?’ di­ye­rek, beni şu köp­rü­den ge­çi­re­rek ev­le­ri­nin bu­lun­du­ğu ta­ra­fa doğru gö­tür­me­ye baş­la­dı. Doğ­ru­su­nu söy­le­mek ge­re­kir­se kork­muş­tum. ‘Yal­nız de­ği­lim, bir de ar­ka­da­şım var…’ de­mem­le, ‘Onu da çağır gel­sin!..’ dedi. Ar­ka­da­şı­ma ses­len­dim, o da geldi. Eve iyice yak­la­şın­ca ‘Oğlum Mâm­met!.. Ço­cuk­lar acık­mış; mi­sa­fi­rin bü­yü­ğü kü­çü­ğü olmaz. Şu oğ­la­ğı kes de biz de yi­ye­lim, onlar da…’ dedi. Bir oğlak kes­ti­re­rek bizim kar­nı­mı­zı do­yur­du. Ar­dın­dan, ‘Hah, işte şimdi gi­de­bi­lir­si­niz!..’ dedi. Bunu ha­ya­tım bo­yun­ca unu­ta­ma­dım. Her ne zaman söz cö­mert­lik­ten açıl­sa bu olayı an­la­tı­rım. Her tür­lü­sü­nü gör­düm de, iki ço­cu­ğa oğlak ke­se­ni­ni gör­me­dim… Yat­tı­ğı yer nur olsun!..’
Sö­zü­nü bi­tir­di­ğin­de an­lat­tı­ğı şey­den et­ki­len­me­yen hiç kimse yoktu ara­mız­da. Ger­çek­ten hik­met­li hi­ka­ye­ler ki­tap­la­rı­na ge­çecek bü­yük­lük­te bir olay­dı bu an­lat­tı­ğı.
Yu­ka­rı­da­ki ya­şan­mış­lık­tan yola çı­ka­rak Sö­be­çi­men’deki ha­di­se­ye dik­ka­ti­ni­zi tek­rar çek­mek is­ti­yo­rum. Mi­sa­fi­re bu na­zar­la bakan bi­ri­si­nin, mi­sa­fi­re Şükrü da­yı­nın ha­nı­mı gibi bakan bi­ri­ni bo­şa­ma­sı çok da ya­dır­ga­na­cak bir ha­di­se ol­ma­sa gerek.
***
Osman -Ob­bam- oğlu Haşim Ka­len­der aile­si­nin ka­dir­şi­nas­lı­ğı­nı, an­lat­ma­ya devam edi­yor.
‘Kö­tü­lük ken­di­ni giz­ler, iyi­lik­se ken­di­ni faş eder. İyi­li­ğin ay­dın­lı­ğı­nın or­ta­ya çık­ma­sı için ka­ran­lı­ğa ih­ti­ya­cı yok­tur. Oysa kö­tü­lük öyle mi?
Kö­tü­lü­ğün me­sa­isi ge­nel­de gün bat­tık­tan sonra baş­la­dı­ğı için ata­lar; ‘ge­ce­nin hay­rın­dan­sa sa­ba­hın şerri’ de­miş­ler. Bir yerde iş­le­rin yo­lun­da git­me­si için sa­de­ce bi­ri­le­ri­nin iyi ol­ma­sı yet­mi­yor. Or­ta­mın kirli ol­du­ğu yerde temiz gi­yin­men kir­len­me­ne mani ol­mu­yor. Kar­şı­nın an­la­dı­ğı dil­den ko­nuş­ma­nın ka­çı­nıl­maz ol­du­ğu anlar var­dır. Adam gü­cü­nü senin üze­rin­de de­ne­ye­rek iti­bar top­la­ma­ya ça­lı­şı­yor­sa, orada is­te­sen de ka­ça­ma­ya­ca­ğın ha­di­se­ler­le baş başa ka­lı­yor­sun. Bu üstü ka­pa­lı an­lat­tı­ğım se­bep­ler­le babam tam ye­di­de­fa El­bis­tan ce­za­evin­de yat­mak du­ru­mun­da kalır. Ye­din­ci kez gir­di­ği ce­za­evin­den çıkma vakti gel­di­ğin­de içer­den çıkar, daha ön­ce­den ka­rar­laş­tı­rı­lan yere ge­ti­ri­len atına binip, mav­ze­ri­ni ve mer­mi­le­ri­ni de ala­rak Ma­ra­vuz’a doğru yola çıkar.
Yaz günü Tanır’ın Ma­ra­vuz yo­lun­da­ki Ku­ru­han mev­ki­in­de yo­lu­na devam eder­ken, ar­ka­dan gelen ses­le­rin hiç far­kın­da olmaz.
Ge­len­le­rin at­la­rı­nın toy­nak­la­rı­nın çı­kar­dı­ğı ses­le­rin far­kı­na va­ra­rak dön­dü­ğün­de ise bir sürp­riz­le kar­şı­la­şır. Ge­len­ler bir yüz­ba­şı ve bir manga jan­dar­ma­dır çünkü. Yeni ceza evin­den çıkan, om­zun­da mav­zer, dö­şün­de çap­raz ta­kıl­mış fi­şek­lik­le bir yüz­ba­şı ve bir manga jan­dar­ma ile kar­şı­la­şan biri nasıl bir şaş­kın­lık içe­ri­si­ne dü­şer­se o da öyle şaş­kın­lık yaşar.Yüz­ba­şı ba­bam­dan tü­fe­ği ve mer­mi­le­ri ister ve:
‘Bizim gel­di­ği­mi­zi duy­du­ğun halde neden kaç­ma­ya ça­lış­ma­dın, bu dal­gın­lık niye?’ der. Babam;
‘Mal-i hülle efen­dim,’ der. Ko­mu­tan an­la­maz ve sorar:
‘Mal-i hülle ne ev­la­dım?’ der. Babam da:
‘Hayal ku­ru­yor­dum efen­dim,’ der.
‘Ne ha­ya­li ku­ru­yor­dun?’
‘Bu benim ye­din­ci defa ha­pis­ten çı­kı­şım. Usan­dım, bu sı­kın­tı­dan nasıl kur­tu­lu­rum, ço­cuk­la­rı­mı bu be­la­la­ra nasıl bu­laş­tır­mam, diye ka­fam­da hayal ku­ru­yor­dum.’
Nal­dö­ken de­ni­len yere var­dık­la­rın­da Ma­ra­buz ka­ra­ko­lu gö­rü­nür. Ko­mu­tan ba­ba­ma;
‘Ev­la­dım sen bu­ra­da biz­den ayrıl, evine git, biz ka­ra­ko­la gi­di­yo­ruz,’ der. Babam:
‘Ko­mu­ta­nım, ben bu­ra­da evime yal­nız ba­şı­ma gi­de­mem, düş­man­lar benim ce­za­evin­den çık­tı­ğı­mı öğ­ren­miş­ler­dir. Beni yolda pusu kurup öl­dü­rür­ler. Beni ba­ba­mın ya­nı­na, evi­mi­ze siz gö­tü­rüp tes­lim edin,’ der. Ko­mu­tan:
‘Peki ev­la­dım, biz seni ba­ba­na gö­tü­rüp evine tes­lim eder­sek sen ne ya­pa­cak­sın, tü­fe­ği­ni ve mer­mi­le­ri­ni biz aldık.’ der. Babam:
‘Yedi tane ke­çi­miz var, on­la­rı sa­ta­rım, tü­fek­le mermi alı­rım ko­mu­ta­nım,’ der.
Ko­mu­tan bu söz üze­ri­ne ba­ba­mın tü­fe­ği­ni ve mer­mi­le­ri geri verir. Mer­mi­le­ri ve­rir­ken as­ke­rin bi­ri­si ba­ba­mın mer­mi­le­rin­den bir ta­rak­lık çekip alır. Ko­mu­tan as­ke­rin mermi al­dı­ğı­nı görür ve ‘verin ev­la­dım ada­mın mer­mi­si­ni,’ der. Aka­bin­de babam as­ker­ler­den ay­rı­la­rak daha em­ni­yet­li bul­du­ğu gü­zer­gâh­tan Ma­ra­buz’a gelir.
Ka­ra­kol ko­mu­ta­nı ka­ra­kol­da­ki iş­le­ri­ni bi­tir­dik­ten sonra as­ker­ler­le be­ra­ber muh­ta­rın evine mi­sa­fir olmak için yola çı­kı­yor. Ba­ba­mın ba­ba­sı dedem Haşim ağa o zaman muh­tar­mış. Bu arada babam yolda ba­şın­dan geçen bu ha­di­se­den de­de­me hiç bah­set­mi­yor.
Ak­şa­mü­ze­ri ka­ra­kol ko­mu­ta­nı yüz­ba­şı ve as­ker­ler de­de­min evine ge­li­yor­lar. O za­man­ki adet üzere ba­bam­da koşup mi­sa­fir iner­ken ge­rek­li hür­me­ti gös­te­re­rek ko­mu­ta­nı atın­dan in­di­ri­yor. Ko­mu­tan selam verip iner­ken ba­kı­yor ki 3-4 saat önce ya­ka­la­dı­ğı ve tü­fe­ği­ni alıp tek­rar ver­di­ği insan.’ Oo ev­la­dım, sen ne iş gö­rü­yor­sun bu­ra­da, biz muh­ta­rın evine gel­dik,’ diyor. Babam da;’ben muh­ta­rın oğ­lu­yum,’ diyor. O gün ko­mu­tan ve as­ker­ler ba­ba­mın ve de­de­min mi­sa­fi­ri olu­yor­lar.
Babam bir ön­ce­ki gün ba­şın­dan ge­çen­le­ri an­la­tı­yor. Dedem oğ­lu­na karşı ya­pı­lan bu ik­ra­mı kar­şı­lık­sız koy­ma­nın doğru ol­ma­dı­ğı­nı dü­şü­ne­rek o zaman evde bu­lu­nan Acem ha­lı­sı­nı sarıp atın ter­ki­si­ne ko­yu­yor. Yüz­ba­şı sa­bah­le­yin ata bi­ne­cek­ken ter­ki­de­ki ha­lı­yı gö­rü­yor.’Haşim ağa, bu ne?’ diyor. Dedem,’Yüz­ba­şım, sen oğ­lu­mu ya­ka­la­yıp tek­rar bı­rak­mış­sın, bu bizim size he­di­ye­miz olsun,’ diyor. Yüz­ba­şı almak is­te­me­yin­ce dedem, ‘o zaman oğ­lu­mu al götür, tek­rar dö­ve­rek tü­fe­ği­ni al,’ diyor. ‘İyi­le­rin kadri bi­li­nir­se, iyi­lik ya­pan­la­rın sa­yı­sı artar. Ben de sen de bi­li­yo­ruz ki oğ­lu­ma yap­tık­la­rın için bir kar­şı­lık bek­le­ye­rek yap­ma­dın. Hiç şüp­he­siz ya­pı­lan iyi­li­ğin Hakk ka­tın­da bir de­ğe­ri mut­la­ka var­dır ama kulu ta­ra­fın­dan da fark edil­me­si daha çok ho­şu­na gider. Bunu bize çok görme.’ Bu açık­la­ma kar­şı­sın­da yüz­ba­şı çok et­ki­le­ni­yor, de­de­me te­şek­kür ede­rek ve­da­la­şı­yor­lar.
De­de­min ve ba­ba­mın ba­şın­da geçen bunun gibi on­lar­ca hi­kâ­ye var.
İşte 1957’de bu ve buna ben­zer ha­di­se­ler­den uzak­laş­mak için Tanır’a gö­çü­yor babam.
Tanır gibi tu­tu­cu bir yerde Ta­nır­lı­lar ta­ra­fın­dan ka­bul­le­nil­me­si fazla uzun sür­mü­yor.
İlk gel­di­ği va­kit­ler dö­şe­ği­nin al­tın­dan eksik et­me­di­ği mav­ze­ri­nin artık ge­rek­siz ol­du­ğu­nu dü­şü­ne­rek ilk fır­sat­ta ondan kur­tul­du.
Köy­de­ki üç-beş köy oda­sın­dan bi­ri­si­de bize aitti. Biz­ler­de gelen mi­sa­fir­le­re hiz­met eder­dik. Odaya gelen her mi­sa­fi­re çay ve kahve ikram edi­lir, bunun dı­şın­da ta­ba­ka­sı­na da tütün ko­nu­lur­du. Maddi du­ru­mu ba­bam­dan daha iyi olan köy oda­mı­zın mü­da­vim­le­rin­den bi­ri­si­nin ta­ba­ka­sı­na tütün kor­ken biraz gev­şek koy­du­ğu­mun far­kı­na varan babam, ‘oğlum, iyice tü­tü­nün üze­ri­ne bas, ta­ba­ka­mı ver­dim­de Obbam’ın oda­sın­da tü­tü­nü gev­şek koy­du­lar de­dirt­me,’ dedi.
Babam Haşim de­dem­den ne gör­düy­se aynı adet­le­ri ya­şa­dı­ğı Tanır’da devam et­tir­di. Anam –Mer­yem- ba­ba­mın em­mi­si kı­zıy­dı. Mi­sa­fi­re hiz­met eder­ken anam da babam kadar is­tek­li dav­ra­nır­dı. Daha bir gün zor­sun­du­ğu­nu be­lir­ten bir çift sö­zü­ne rast­la­ma­dım. Akşam ol­du­ğu vakit babam biz­le­ri,’hele gidin bakın, dı­şa­rı­dan gelen mi­sa­fir varsa alıp eve gelin,’ diye yol­lar, biz de akşam na­ma­zı ce­ma­ati­nin so­nu­na kadar bek­ler, varsa mi­sa­fi­ri alıp eve ge­ti­rir­dik.
Hatta biz ge­tir­me­sek bile Ta­nı­ra gelen mi­sa­fir­le­ri köy­lü­ler bizim eve yön­len­di­rir­ler­di. Buna örnek olsun diye şu ka­da­rı­nı da an­la­ta­yım. Köyde Kıyan abi diye bir adam vardı. O, köyde gör­dü­ğü di­len­ci­le­ri bizim evi işa­ret ede­rek, ‘bu­ra­sı benim ba­ba­mın evi,’ diye ge­ti­rip bizim eve yön­len­di­rir­di.
Yine böyle bir günde akşam gön­der­di­ği mi­sa­fir­ler­den bi­ri­si ba­ba­ma hi­ta­ben,’Obbam, senin Kıyan diye bir oğlun var ya, bizi bu­ra­ya o gön­der­di,’ diyor. Babam da’o benim oğlum değil ama kom­şum, se­ve­rim,’ diyor. Bizde ba­ba­mız­dan böyle gör­dük.
Belli bir dönem dı­şa­rı­da mav­ze­ri om­zun­dan evde ise dö­şe­ği­nin al­tın­dan eksik et­me­yen babam, biz­le­ri eli­mi­ze silah al­ma­dan bü­yüt­tü. Benim aklım yetti ye­te­li evi­mi­zin ka­pı­sı hiç ki­lit­len­me­di. ‘Oğlum kilit dost işi, düş­man du­va­rı da yarar. Oğul, esas me­zi­yet yi­ğit­lik­te değil, doğ­ru­luk­ta giz­li­dir,’ derdi.
Dedem Haşim ağaya, ba­ba­sı Me­mi­li Kaye de söyle der­miş;
‘Ku­ru­nun ya­nın­da yaş yan­sa­da, yaşın yanı sıra ku­ru­nun ye­şer­di­ği gö­rül­müş şey değil.’
Ma­ale­sef mun­dar mus­mul ol­maz­ken, mus­mul mun­dar olu­yor. Bu yüz­den iyi­nin, gü­ze­lin, doğ­ru­nun çok daha fazla dik­kat et­me­si ge­re­ki­yor.’
Haşim Ka­len­der’in an­lat­tık­la­rı bun­dan iba­ret değil şüp­he­siz ki. Sözü ge­re­ğin­den fazla uzat­ma­dan hi­ta­ma er­di­re­lim dü­şün­ce­siy­le şim­di­lik bu ka­dar­la ye­ti­ne­lim.
O güzel gün­le­rin öz­le­miy­le ba­ka­lım şa­irin dili neler söy­le­di.
Cümle geç­miş­le­ri­mi­ze rah­met di­lek­le­rim­le…


Gelen geldi geçen geçti dün­ya­dan
Kimi irem kimi nara yü­rü­dü,
Ecel ile uyan­dı­lar rü­ya­dan
Kimi kolay kimi zora yü­rü­dü.

Gönül denen kuşu kafes tut­ma­dı
Kimi haram, kimi helal yut­ma­dı
Kimi doğ­ru­la­ra eğri kat­ma­dı
Kimi yâre kimi yara yü­rü­dü.

İnsan çeşit çeşit yer damar damar
Gönül bah­çe­si­ni aşk eder imar
Zan­net­me her Sinan ola­cak mimar
Kimi hana kimi tara yü­rü­dü.

As­lı­mız top­rak­tır nes­li­miz âdem
Neyi ye­tiş­tir­dik top­ra­ğız madem
Yan yana bü­yü­yor alıç­la badem
Kimi dolu kimi kara yü­rü­dü.

Is­tı­rap du­ya­nın akar göz­ya­şı
İlahi rı­za­dır her işin başı
Su sön­dür­mez her ya­kı­lan ataşı
Deyip geçti Gö­zü­ka­ra yü­rü­dü.


Not: bu met­nin oluş­ma­sın­da bize kay­nak­lık eden Osman oğlu Emek­li Öğ­ret­men Haşim (1952), Hacı Ahmet Oğlu şair Haşim (1962), Bekir oğlu ozan Seydi Ka­len­der (1962)’e çok te­şek­kür ede­rim.
[1] Ka­ran­lık iş: Ka­nu­na muhal, usul­süz
[2] Cö­mart: Eli açık
[3] Dev­li­si gün: Bir son­ra­ki gün
[4] Medet: Yar­dım
[5] Ko­yun­gö­zü: Pa­pat­ya
[6] Aççı: Bin­bo­ğa dağ­la­rın­da Ma­ra­buz köy­lü­le­ri­nin çık­tı­ğı bir yayla ismi
[7] Bibi: Hala
[8] Sek­lem: İçi dolu çuval
[9] Ren­de­ye ben­zer bir ma­ran­goz aracı.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Mehmet Gözükara - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Elbistanın Sesi Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Elbistanın Sesi Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA), Anka Haber Ajansı (ANKA) tarafından servis edilen tüm haberler Elbistanın Sesi Gazetesi editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Elbistanın Sesi Gazetesi değil haberi geçen ajanstır.

24

Mehmet Türk - Hikayede geçen olaylar özelikle misafir ağırlamak . Mesela dedeme ayıp olur diye kendilerine gelen misafileri dedemin evine getirirlermiş. Alâkası olmadıkları suçtan dolayı iki amcamın herbirinin onar yıl mahkum olduları gibi.Bu hikayeyi en cok ben anlarım beni etkiler teşekkürler aziz kardeşim selam ve dua.

Yanıtla . 1Beğen . 0Beğenme 14 Mayıs 10:56
23

Yusuf Gülden - Kalemine sağlık. çok güzel bir gerçek aile yazısı. Benim anamda lorşunlu.Dirgen Alinin kardeşi Hafızın torunu.Anam Habibe Binboğadan bu hikayeleri dinledim. Allah geçmişlerimizn mekanlarını cennet eylesin.

Yanıtla . 3Beğen . 0Beğenme 12 Mayıs 23:07
22

Cakabey Gözükara - Kalemine sağlık. Bu yazılanlar o bölge için çok kıymetlidir.

Selamlar

Yanıtla . 3Beğen . 0Beğenme 12 Mayıs 23:06
21

Zekeriya Çakabey Gözük - Kalemine sağlık. Bu yazılanlar o bölge için çok kıymetlidir.

Selamlar

Yanıtla . 3Beğen . 0Beğenme 12 Mayıs 11:07
20

Halil İbrahim Kahraman - Kalemine kuvvet adeta olayları bire bir yaşattınız, ders verici bir yazı. Var olasın Gözükara

Yanıtla . 3Beğen . 0Beğenme 12 Mayıs 09:38
19

Sefa Doğan - Ellerine kollarına emeğine yüreğine sağlık kardeşim

Yanıtla . 3Beğen . 0Beğenme 11 Mayıs 23:46
18

Kadir Köse - Tecrübeyle Sabit adlı hikayelerin 46. Sayısında Köyümde yaşanılanlara yer vererek tarihe not düşmeniz bizi ziyadesiyle memnun etmiştir. Hikayede geçenlerin bir kısmı bizler doğmadan olduğu için babadan, dededen dinleyerek büyüdük. Bununla beraber hikâyedeki iki konunun biri olan ve Hacı Ahmet Amcanın teyzesinin oğlu, Söbeçimenli Şükrü amca, dedemin de (annemin babası) teyzesinin oğluydu. Rahmetli dedem Kurt Hüseyin, teyzesinin oğlu Şükrün'ün hanımını misafire ilgisizliğinden ve aynı zamanda Hacı Ahmet amcadan dolayı boşamasını zaman zaman anlatırdı. Hatta Hacı Ahmet Amca bizim obaya geldiğinde kadınların bir kısmı bahsedilen boşama olayından dolayı Hacı Ahmet Amcadan çekinirlerdi. Hikâyenizin beni en çok etkileyen tarafı ise Cuma günleri yaşanılan hesaplaşmalardı. Ben bu olaylara çocukluğumda defalarca şahit oldum. O günleri sizin hikâyenizle hatırladığımda yaşanılanların ne kadar cahilce ve acı olduğunu şimdi daha iyi anlıyorum. Hele hele bir olayı hiç unutmuyorum: Yine Cuma günüydü, namaz vaktine yakın bir zamanda, caminin abdest alma yerinde abdest alan genç bir kişinin yine genç bir kişi tarafından yanımda kafasına kuşun sıkılarak öldürülmesi beni derinden etkilemiş ve yıllarca unutamamıştım. Bu yaşanılan acıları Köyümü anlattığım şiirimde bir dörtlükte şöyle anlatmıştım.

O yıllarda dövüş yapmak ün idi

Kâbileler göstetirdi gücünü

Cuma günü Teksas'tan bir gün idi

Hasım olan almalıydı öcünü.

Sonuç olarak bu derlemenizden dolayı size teşekkür ederim. Bizi o günlere gòtürdügünuz Üstadım! Elinize emeğimize sağlık...

Yanıtla . 3Beğen . 0Beğenme 11 Mayıs 21:00
17

Kerem Akpınar - Eline sağlık. Her şey unutulur yazı kalır

Yanıtla . 3Beğen . 0Beğenme 11 Mayıs 20:56
16

Hacı Aygün - Bu güzel anekdot için teşekkür ederim kalemin kavi olsun arkadaşım

Yanıtla . 3Beğen . 0Beğenme 11 Mayıs 20:12
15

Rukiye Gözüküra Ceren - Eline emeğine yüreğine sağlık.

Zoru başarmak çok güzel.

Öyle güzel insanlar nerede kaldı ki?

Yanıtla . 3Beğen . 0Beğenme 11 Mayıs 20:11
13

Seydi Kalender - Kıymetli gardaşım kalemine yüreğine emeğine sağlık saygılar selamlar

Yanıtla . 3Beğen . 0Beğenme 11 Mayıs 19:36
12

Osman Uzunlu - Degerli kardeşim kalemine yüreğine sağlık süper bir yazı olmuş kitabini ne zaman çıkarıp gönderecen

Yanıtla . 3Beğen . 0Beğenme 11 Mayıs 19:35
11

Erol Giryani Boyunduru - Kardeşim sana, Seydi'ye ve Hâşim'e teşekürler. Sağ olun

Yanıtla . 3Beğen . 0Beğenme 11 Mayıs 19:34
10

Bünyamin Bozkurt - Haşim abinin nezih anlatımından akıcı bir yazıya dönüştürdüğünü ders niteliğinde ibretlik bir yazı yazmışsınız. Gardaş onca güzel yaşanmışlık içinden bizim anlattığımız anekot yazınızın başlığı olmuş. O güzel insanların oğullarını tanıyoruz. İki Haşimi yakından tanırım. Onlarda babaların dan dedelerinden miras aldıkları emaneti layıkıyla sürdürüyorlar. Onlardan Allah razı olsun. Size de bu gelecek nesillere bu güzellikleri ölümsüzleştirdiğiniz için teşekkür ederiz. Beni tanıyan herkese Hacı Ahmet emminin bize yaptığını anllattım. Ama siz hem kalıcı ettiniz hemde binlerce kişiye ulaştırdınız.

Sağolun var olun.

Yanıtla . 2Beğen . 0Beğenme 11 Mayıs 19:28
09

Tayyip Atmaca - Eyvallah azizim. Haşim Kalender'i kocalttın elleham

Yanıtla . 3Beğen . 0Beğenme 11 Mayıs 18:39
08

Haşim Kalender - Kardeşim diline yüreğine sağlık ancak bu kadar güzel anlatılırdı

Yanıtla . 3Beğen . 0Beğenme 11 Mayıs 17:28
07

Ömer Kaya - Kaleminize yüreğinize sağlık üstad tebrik ediyorum...

Yanıtla . 3Beğen . 0Beğenme 11 Mayıs 17:28
06

Şevket Çiçek - Hikayede ismi geçenlerin hayatta olanlara selamlar, vefat edenlere rahmet dilerken; Sn Gözükara yenilerini yazman için size ve kaleminize güveniyorum pek yakinda inşallah

Yanıtla . 3Beğen . 0Beğenme 11 Mayıs 17:27
05

Oğuz Alp Paköz - Bu yazı öncekilerden de daha etkili. Kutluyorum.

Yanıtla . 3Beğen . 0Beğenme 11 Mayıs 16:28
04

Ahmet Söyler - Allah cc. razı olsun kardeşim benim, okul arkadaşım Haşim Kalender'i ve ailesini, özellikle dedem merhum Menzoğlu Ahmet Efendi'nin dostlarından Haşim Kâyeyi yakından tanıma fırsatı buldum. Emeğine yüreğine sağlık.

Yanıtla . 3Beğen . 0Beğenme 11 Mayıs 16:14
03

Haşim Kalender Mersin - Üç neslin izlerinin silinmeye yüz tutmasına gönlüm razı olmamıştı.

Mehmet beye anlattım .Yaşarken kıymetini bilemediğimiz büyüklerimizin hatırası anladım Kİ ; bize ders olacak nitelikte.

Bir kaç kesit halinde anlatmaya gayret ettim.

Şairimiz Mehmet beyin emeğine ve gönlüne sağlık.

Yanıtla . 3Beğen . 0Beğenme 11 Mayıs 15:28
02

Cemal Yılmaz - Bir hikaye okudum, on akıl aldım. Allah razı olsun sizden inşallah

Yanıtla . 3Beğen . 0Beğenme 11 Mayıs 15:25
01

Erol Giryani Boyunduru - Üç neslin izlerinin silinmeye yüz tutmasına gönlüm razı olmamıştı.

Mehmet beye anlattım .Yaşarken kıymetini bilemediğimiz büyüklerimizin hatırası anladım Kİ ; bize ders olacak nitelikte.

Bir kaç kesit halinde anlatmaya gayret ettim.

Şairimiz Mehmet beyin emeğine ve gönlüne sağlık.

Yanıtla . 2Beğen . 0Beğenme 11 Mayıs 14:49