TECRÜBE İLE SABİT-45-

Hasan ile Hüseyin ikiz kardeşler

Anadolu insanı asırlarca karasabanın arkasında karadal[1] oldu. Bir yanda öküzleri koşturdu tarlayı sürebilmek için, diğer yandan kendisi kan ter içinde kaldı bir avuç ürün alabilmek adına. Yokluk yılları her şeyi yoka kesmişti sanki. Ne elinden tutan bir büyüğü, ne yol gösteren akıl sahibi vardı. Kara düzen yaşamını sürdürmeye çalışıyor, her şeye ‘böyle gelmiş böyle gider’ teslimiyetiyle bakıyordu. Son yüzyılın yorgunluğu, bıkkınlığı, tükenmişliği, kırgınlık ve küskünlüğü Anadolu insanını karamsar hale getirmişti. Çalışıyor, sürekli çalışıyor ama eline bir şey geçmiyordu, adeta toprak tohuma tohum toprağa küsmüştü. Oysaki toprak anaydı, umuttu, bereketti…

Anadolu insanının kara bahtının ağarması modern çiftçiliğe adım atmasıyla; Marshall Planı, II. Dünya Savaşı sonrasında 1947 yılında önerilen ve 1948-1951 yılları arasında yürürlüğe konmuş ABD kaynaklı, antikomünist hedefleri olan bir ekonomik yardım paketiyle başlar. Anadolu bu yardımdan sonra adeta gizli cevherini ortaya çıkartır ve bir kalkınma hamlesi başlatır kendi içinde.

Türkiye’de yıllara göre artarak devam eden makineleşme batı illerinden başlayarak dalga dalga Anadolu’ya da yayılır ve ziraatta makineleşme, makine gücüyle ziraat yapma her şehirde kendisini göstermeye başlar. Bu yayılma kısa zamanda Elbistan’a da ulaşır kaçınılmaz olarak ve Büyükyapalak köyünden Ahmet Sezgin emmi de furyaya katılarak Gazlı Kara Ford Forsun alarak bu kolaylıktan faydalanan nasiblilerin arasına katılır. Sene 1950’li yılların sonu 60 yılların başıdır. Bakalım bu makine hayatlarını nasıl değiştirecek?

Gazlı Kara Ford Forsun, yakıt olarak gazyağı ile çalışıyor. Her tür markanın ürettiği bu makineler tek bir isim altında toplandı ve kısaca motor şeklinde ifade edilmeye başlandı insanımız tarafından. Motor geldi, motor gitti. Bu yörede Traktör ifadesi daha yeni yeni kullanılmaktadır.

Bizim Ahmet emmi, köylüyü bir tarafa bırak birçok köyde dahi olmayan motoruna pulluğu koşarak -takarak- sabahın köründe Avluya[2] mevkiindeki tarlayı sürmeye gider. Giderken de oğullarından ayırmadığı Kürt Hüseyin’i muavin olarak yanında götürür. Ahmet emminin kendi oğulları küçük olduğu için Hüseyin hem eli hem ayağı idi. Bundan mütevellit Ahmet emmi Kürt Hüseyin'i yanından ayırmazdı. O da hiç yüksünmeden[3] her işin ucundan tutar, kendisini öz çocuğuymuş gibi seven Ahmet emminin buyurduğu her işi kendi işiymiş gibi ciddiye alır, ona göre özen gösterirdi.

Burada söze bir virgül koymalıyım. Kürt Hüseyin Muhittin Buğday’ın teyzemin kızı Nazmiye'ye âşık olmuştu. Hem de delicesine bir âşık. Ahmet emmiye her fırsatta,’bana Nazmiye’yi al, ben Nazmiye’yi almazsam ölürüm, Nazmiye’yi bana al, beni bu dertten kurtar,’ deyip duruyordu. Dilinde tespih ettiği Nazmiye’si için yanıp tutuşuyordu.

 Ahmet emmi, ‘oğlum, hele şu ektiğimiz ekinleri derelim. Elimiz bollaşsın. Sana Nazmiye'yi alacağım,’ diyerek sevincini ötelese de Hüseyin ümidini hep taze tutuyordu.

Biz gelelim tarlaya…

Sürmeye gittikleri gayetten büyük bir tarlaydı. Daha öğle sonu olmadan motorun deposundaki gazyağı bitiyor. Yanlarında getirdikleri üç teneke gazyağını da motora boşaltırlar ama anlaşılan o ki tarlayı bitirmeye yetmeyecektir yine de. Ahmet emmi boşalan tenekeleri göstererek,’oğlum Hüseyin, şu üç tenekeyi al, köye git, gazyağı getir,’ der. Hüseyin:

‘Eşeğin üzerindeki hurçta iki göz var. Üçüncü tenekeyi nereye bırakayım,’ deyince Ahmet emminin;

‘Onu da eşeğe bindiğinde kucağına alırsın,’ demesiyle Hüseyin’in tamam diyerek yola koyulması bir oluyor.

Hüseyin eve varıyor. Varilden tenekelere aktararak doldurduğu gaz dolu tenekelerin ikisini hurca diğerini de kendi önüne alarak eşeği sürüyor tarlanın olduğu istikamete…

Nazmiye’nin aşkıyla kendinden geçen Hüseyin iç geçiren bir türkü tutturuyor giderken. Hasret dolu, sevda dolu bir türkü…Yolun nasıl bittiğini fark etmiyor. Motorun gazı bittiği için istop etmek zorunda kalan Ahmet emmiye eşekten inmeden kucağındaki tenekeyi uzatır. Ahmet emmi Hüseyin’in kendisine uzattığı tenekenin oldukça hafif olduğunu farkedince Hüseyine tenekenin neden tam doldurulmadığını sorar. Buraya gelene kadar hiçbir şeyin farkında olmayan Hüseyin durumu ancak anlayabilmiştir. Mahcup bir şekilde;

‘Vallaha Ahmet emmi, gelirken ılık ılık bacağımdan bir şeyler akıyordu, ben de işiyorum zannediyordum. Meğer gazyağı akarmış fark etmedim,’der.

Ahmet emmi gelen gazı motora dolduruyor ve tarlayı kaldığı yerden sürmeye devam ediyor. Ahmet emmi tarlayı sürerken Hüseyin’in bacaklarına işleyen gaz bir süre sonra bacaklarını yakmaya başlıyor. Canı yanmaya başlayan Hüseyin Ahmet emmiye car[4] ederek, ‘yanıyorum, buna bir çare,’ diye bağırıyor. Bağırıyor ama Ahmet emmi Hüseyin’in yangınını yanlış anlıyor. O, ‘yandım’ dediğinde Nazmiye’ye olan aşkından yandığını sandığı için Hüseyin’e,’alacağım oğlum, az sabır göster,’ diyor.

Hüseyin durumunu zar-zorda olsa anlatıyor sonunda. Yanmasının, üstüne dökülen gazyağından olduğunun anlaşılması üzerine Hüseyin’in esvapları çıkarılarak, gazlı elbiselerden kurtulması sağlanıyor. Daha da ötesi, Hüseyin’in elbisesinin gazyağı bulaşan yerlerini önce su ile yıkıyorlar ama yeterince su olmadığı için geri kalan kısmını toprakla ovuyorlar. Bu arada getirilen gazyağı da çok sürmeden bitiyor.

Ahmet emmi Hüseyin’in gidecek durumda olmadığını gördüğü için kendisi gitmeye karar verir. Hüseyin’e de sıkı sıkıya tembihte bulunur;

‘Bu defa da ben köye gidip gaz getireyim. Köye gidip gelmem en az iki buçuk üç saatimi alır. Ben geldiğimde hava kararmış olur. Sen de motorun başında bekçi kal. Bu arada da elbiselerin biraz günde çekişir. Vücudun da sakinler. Ahanda tapanca. Kimseyi motora yanaştırma. Ne olur ne olmaz. Bir yad-yaramaz gelir motoru yakar veya bir yerine zarar verir. Allah korusun yakarlarsa söndüremeyiz, herhangi bir yerine zarar verirlerse şu ıssız yazının yüzünde motoru çalıştıramayız.’ Hüseyin’de;

 ‘Peki Ahmet emmi,’ der.

‘Aklında olsun, kim gelirse gelsin yaklaştırmayacaksın!’ diyerek tembihini tekrar hatırlatarak köyün yolunu tutar.

Ahmet emmi akşam namazını kıldıktan sonra, yanına aldığı azıkla birlikte motorun olduğu mevkie doğru yola revan oluyor. Yatsı ezanı yoldayken okunur. Tarlaya yaklaşan Ahmet emmiyi geceyi aydınlatan yıldızların ışıkları sayesinde gören Hüseyin, emniyetini açtığı silahı bir sağa bir sola çevirerek dur diyeceği noktaya yaklaşmasını sabırsızlıkla bekler Ahmet emminin. Yeterince yaklaştığına kanaat getirince Ahmet emmiye;

‘Dur,’ diye bağırır.

Ahmet emmi durur ister istemez. Hüseyin tekrar bağırır bulunduğu yerden;

‘İn misin, cin misin, şeytan mısın? Bir adım daha atarsan hiç şakam yok, seni vururum.’

Ahmet emmi yarı çıplak vaziyette kendisine dur diyerek silah çeken Hüseyin’e;

‘Hüseyin oğlum benim ben! Ben Ahmet emmin, tanımadın mı?’

Hüseyin bir daha üsteler:

‘Ya Ahmet emmi değilsen, ya zarar vermeye gelen yaramaz adamsan. Yaklaşma vururum.’

‘Yok oğlum, ben motora gaz alıp getiriyorum. Üstelik sana da azık aldım geldim,’deyince Hüseyin yumuşayarak silahı indiriyor.

Gazyağını motora bırakarak işlerine devam ediyorlar.

O yıl ekinlerin daneleri daha dok, başakları daha iri oluyor. Verim beklenilenden daha bereketli oluyor.

Kendi oğullarından ayırt etmediği Hüseyin’in evini açan, noksanını tamamlayan Ahmet emmi gözü gönlü bol bir adamdı.

Hüseyin’le Nazmiye’nin o güz düğünleri olur, ilerleyen yıllarda çola-çocuğa karışırlar.

Onlar ere muradına, biz çıkalım kerevetine

 

 ‘Zaman böyle bu gemide

Eskiler yiter yenide

Beni değil sen seni de

Unursun Mihribanım’

diyor ya hani merhum Üstat Abdurrahim Karakoç! Hah işte öyle. Hayatımızdan sessiz sedasız çekilip giden, yerine yenisinin inşa edildiği hızlı bir döngüyü yaşıyoruz. Ve bir kuşak sonra hatıralardan okunacak unutulmuşluklara bir şiirle şahitlik etmek istedim ben de.

 

 

Nereden başlasam nasıl söylesem

Orak, kalıç, ellik, yaba kayboldu.

Hal-i pürmelali nasıl söylesem

Arzu, istek, gayret, çaba kayboldu.

 

Öküzün, örmenin devranı bitti

Hayatın içinden çekilip gitti

Ocağı yananın ocağı tüttü

Tezek, kemre, maşa, soba kayboldu.

 

Karlar eridikçe sular coşardı

Koyunlar meleşir kuzu koşardı

Herkes bir arada mutlu yaşardı

Bibi, ede, emmi, ebe kayboldu.

 

Yeniler geldikçe eskiler arttı

Kibarca kovmanın anlamı tarttı

Yuva kurmak için evlenmek şarttı

Tüp bebek çıkalı baba kayboldu.

 

Çok özür dilerim sizlerden hâşâ

‘Ar-namus şinanay’denmiyor boşa

Ayranlar kabarmaz sabırlar taşa

İzzet firar etti tövbe kayboldu

 

Hayatın içinden sesiz sedasız

Çekip de gittiler bize vedasız

Gözükara’ma da demen vefasız

Köy mahalle oldu oba kayboldu.

***

 

Muhittin Buğday hocam geçmişin alaca karanlığında kalan yaşanmışlıkları gün yüzüne çıkararak gönül meclisinde çiçek açtırmaya devam ediyor. Hayatı dolu dolu yaşayan, onu anlamlı kılan insanların hali bir başka oluyor…

Ağabeyim Süleyman 1936 doğumlu. 1956da gittiği asker ocağında vazifesini şoför olarak yapmış asker ehliyetli şoförlerdendi. O dönemde çok kıymetli olan bir meslek edinerek askerliğini bitirip 1958 yılında memlekete dönen ağabeyim, bir müddet köyde kalsa da 1960 yılında Mersin'e bağlı karayollarında şoför olarak işe başlar. Ben de tatilde onun yanına gidip asfalt dökenlere hop hopçuluk -trafikçilik- yapıp okul için para biriktiriyordum. O günün şartlarında küçümsenemeyecek kadar da para kazandım. Ağabeyim iki yıl çalıştığı karayollarından ayrılarak köye geldi.

Gökçeören köyünden Bedir Ali’nin oğlu İlyas’la bir kamyon almaya karar vermişler. Daha önceden kamyon almayı istişare ettikleri İlyas’ın babası çok zenginmiş. Rahmetli babam derdi ki;’Bedir Ali yayladan bin koyunla inerdi. Yapalak’a girerken konuya komşuya ilan ederdi. Benim sürümden besleyebileceğiniz kadar koyunu ayırıp evlerinize koyabilirsiniz. İhtiyacı olan ihtiyacı kadar alsın,’ derimiş. Güzün konulan kışlıkları kış çıkmadan biten komşulara ambarını açar, ‘ihtiyacı olan her kim varsa gelsin alsın,’ dermiş. Alanları da kayıt altına almaz, olan getirir olmayan getirmezmiş. Onlar Hakk dünyada, ben yalan dünyadayım. Ben babamdan duyduğumu naklettim.

Yani anlayacağınız Bedir İlyas’ın maddi durumu iyi, ağabeyim Süleyman’ında ehliyeti var.  Ortak bir kamyon almanın çok daha karlı bir iş olduğuna da karar kılmışlar. O zamanda kamyonu olanlar çok para kazanıyor. Bu durum açıktan görülüyor.

İlyas almaya karar verdikleri Ford marka yarım hava kamyonun ilk ödemesini -taksitini- verecek, Süleyman Usta da çalıştırıp geri kalan taksitleri ödeyecek. Anlaştıkları üzere kamyonu alırlar. Süleyman ustanın yanına Kürt Hüseyin’in ikizi olan Hasan'ı da mavin (muavin) olarak alırlar.

-Bu Ford yarım hava kamyonlar sık aralıklarla freni kullandığın zaman fazla ısınıyor ve firen tutmuyor. Çok dikkatli kullanılması bazen yeterli olmayabiliyor. Yol yokuş aşağı ve de kamyon yüklü ise hızı kontrol etmek her zaman sanıldığı kadar kolay olmuyor.-

Kamyon iki köy arası işleyen bir vesait değil. Yük nereye çıkarsa ücretini alarak oraya götürülmesi gerek. Yolun uzunluğu ve zorluğu fiyatı da etkilediği için her iki taraf pazarlık eder, kendileri açısından karlı olan bir anlaşmaya varmaya çalışırlar. Anlaştıktan sonra ise karşılıklı memnuniyet üzerine işler yürüyüp gidiyor. Bu arada bizimkiler kamyonu -acer- yeni aldıkları için ödenmesi gereken taksitleri var. Bu yüzden fazla yük ve güzergâh seçmeden gece-gündüz çalışıyorlar.

İşte bu şartlarda yaptıkları bir pazarlık sonucu Elbistan’dan Selvi ağacı yükleyerek Adana’ya doğru yola koyulurlar.

Osmaniye'nin yakınlarında Kanlıgeçit denilen mevkie yaklaştıkları sırada güneş son ışıklarını da toplayıp gitmek üzereydi, hava kızılımsı bir esmerliğe bürünmüş. Kamyonun yükü ağırdı, bunun yanı sıra gecenin koynunda yol alıyorlardı. Şoför Süleyman olanca dikkatini yola vermesine rağmen sık sık frene basmak zorunda kalıyordu. Aslına bakarsanız Süleyman ustanın suçu yok. O günkü yolları bugünün imkânlarıyla değerlendirecek olsaydık, oyollara patika desek abartmış olmazdık doğrusu. Yani demem o ki Kanlıgeçit’e geldiklerinde firenler oldukça ısındığı için beklentiye cevap verecek durumda değil. Kamyonu kenara çekip frenlerin soğumasını bekleyecek olsalar yolun dar ve virajlı oluşundan dolayı çok daha büyük tehlike arz ediyor.

Süleyman usta muavin koltuğunda oturan Hasan’a dönerek,’Kanlıgeçit’te çok zorlanacağız,’ diyor.

‘Usta, rampa çıkarken zorlansak iner takoz atarım ama inişte benim yapacağım pek bir şey yok,’ der Hasan.

Aralarındaki konuşma daha bitmeden Kanlıgeçit’in yokuşundan aşağı inişe geçmişler bile. Virajları dönerken hafif frene basmasıyla frenlerin tutmadığını fark etmesi bir olur Süleyman ustanın.

‘Hasan, ne kadar sûre biliyorsan oku. Kamyon gitti de biz imanımız kurtaralım,’ der Süleyman usta.

‘Usta, aklıma sûre adı gelmiyor,’ der Hasan.

Hasan’ın yüzüne bakan Süleyman usta, korkunun yüzünden okunduğunu fark eder. Yüzünün kanı çekildiği için yüzü kâğıt gibi bembeyaz olmuş. Dizine vurarak,’bu kadar korkma Hasan. Ecel yetmeden kimse ölmez, sen yinede Elham’dan başlayarak okumaya başla,’ demiş. Kamyon hızını artırarak inerken bizimkilerin fazla yapacak bir şeyleri yoktur. Bir o tarafa yatar gibi oluyorlar bir bu tarafa derken, iniş kazasız belasız bitiyor ama kamyon aynı hızla devam ediyor. Artık korkulacak fazla bir şey kalmadı derken her iki tarafı ağaçlıklı yolun sağ tarafından bir inek çıkar yola. İneğe vurmamak için ne kadar kaçsalar da kurtaramazlar, kamyonun önünü teğet geçen inek kamyonun kasasına vurmuş olmalı ki bir kütürtü sesi içeriye kadar gelir.

Süleyman usta kamyonu güçlükle durduruyor.

‘Hasan, ineğe vurduk. Şu bıçağı al o ineği kes de hayvan mundar olmasın. Kestikten sonra fazla uğraşma, hemen geri gel. Neme lazım, yolcu yolunda gerek. Herkes malına sahip çıksın. Bizden bu kadar, der Hasan’a.

Hasan,’tamam usta,’ diyerek kamyondan inerek ineği vurdukları yere varıyor ki, ne görse beğenirsiniz. İneğin boynu katlanmış, yere batan boynuzu boynunu doğrultmasına mani oluyor. Hasan ineğin burnundan tutup boynunu doğrultarak bıçak çalacağı sırada inek silkelenip ayağa kalkarak kaçmaya başlıyor.   Hasan da ineğin ardına koşuyor. Başlıyor bir kovalamaca.

Hasan’ın gitmesinin üstünden geçen zaman Süleyman ustada tedirginliğe dönüşüyor. Süleyman usta kamyondan inerek Hasan’ın gittiği yöne doğru giderek seslenir:

‘Hasannn, ne iş görüyorsun? İneği kestiysen hadi gel de gidelim.’

Nefes nefese kaldığı anlaşılan Hasan kendini çağıran Süleyman ustaya cevap veriyor:

‘Vallahi ustam, inek kaçıyor bende kovalıyorum, tutamıyorum ki kesip de geleyim.’

Süleyman usta olayı çözüyor.

‘Ulan Hasan, sağlam ineği kesmek için neden kovalıyorsun, ben sana inek yaralı yerde yatıyorsa mundar olmasın diye kes de gel dedim. Hadi ineği kovalamayı bırak da gel, yolumuza devam edelim,’ diye bir kez daha ikaz etmesi karşısında Hasan, ustasının son çağrısını doğru anlıyor ve ineği kesmeden yola koyuluyorlar.

***

Bu anlatılan durumu abartılı bulan Muhittin Buğday hoca Hasan’la karşılaşınca birde ona sorar:

‘Hasan, bu inek kesme olayı nasıl oldu. İneği gerçekten kesmek için kovaladığın doğru mu?’

‘Vallahi hocam, ineğin yanına vardım. İneğin boynu altına girmiş yatıyordu. İneğin burnundan tutup kafasını çektim. İneğe tam bıçağı çalacağım, inek kalktı kaçmaya başladı. Ben de arkasından koşmaya başladım. Can havliyle koşan ineği bir türlü tutamıyorum. Gecenin karanlığında bilmediğim bir arazide ne kadar temkinlide koşsan mutlaka taşa takılıyor, çukura düşüyorsun. İnekle kovalamaca oynadığımız saha düz bir arazi değil. Bir yerde selvilik, az ötede taşlık kayalık, diğer taraf çipillik yani senin anlayacağın hocam, ineğin araziye hâkimiyeti benden daha fazla. Birkaç sefer düştüm kalktım, elim üpürlü bir taşa geldiği için elimin içi ateş gibi yanıyor, diğer taraftan da bir an önce yakalayayım diye nasıl koşuyorsam Allah inandırsın Hocam dalağım kalktı.’

‘Gerçekten ineği tutsan kesecek miydin Hasan?’ demem üzerine;

‘Hocam seninki de soru mu yani. Kesmeyecek olsam neden kovalayayım elin ineğini.’

Hasan haklıydı. Kesmeyecekse neden kovalasındı ki…

 

Duygu şelalesinden akıp gelen, gönül ülkesine ait sırlar taşıyan, lafı söze dönüştüren şiire kulak verme vaktidir.

 Ve her şey vaktinde gerek:

 

Hikmet-i sırrında gizlikâinat

Marifet ilmiyle gören göz gerek.

Aklı kullanmaktır en büyük sanat

Vaktinde edilen doğru söz gerek.

 

Kaçan fırsatların kazası olmaz

Kalburu denize daldırsan dolmaz

Her daim davullar dengini bulmaz

Hilesiz hurdasız sağlam koz gerek.

 

İnişin sınırı yokuşla başlar

Hâli arz eylemek bakışla başlar

Sevdalar yüreği yakışla başlar

Aşka küllenmeyen harlı köz gerek.

 

Gönül bohçaları her dem çözülmez

Sebep oluşmadan gurbet gezilmez

Dosttan her ne gelse dostu üzülmez

Neticede bakılacak yüz gerek

 

Şartlar şekil verir yaşanan çağa

Heybetine göre kar yağar dağa

Gözükara’m vakıf bahçeye bağa

Güle karşı bülbül gibi öz gerek.

 

Ezcümle: Sözün manası anlayanın kabiliyeti kadardır. 

Not: bu metnin oluşmasında bize kaynaklık eden Muhittin Buğday (1941) hacaya çok teşekkür ederim.
[1] Güneşin altında çalışmaktan esmerleşmek. Gün yanığı olmak.
[2] Avluya: Büyükyapalak köyünün sınır komşusu Evliya -Gündere- köyü istikametindeki arazilere verilen isim.
[3] Yüksünmek: Üşenmek, tembellik etmek, zorsunmak.
[4] Halk ağzında: yalvarmak, yardım istemek.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Mehmet Gözükara - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Elbistanın Sesi Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Elbistanın Sesi Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA), Anka Haber Ajansı (ANKA) tarafından servis edilen tüm haberler Elbistanın Sesi Gazetesi editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Elbistanın Sesi Gazetesi değil haberi geçen ajanstır.

18

Erol Giryani Boyunduru - Kardeşim sen yazmaya deva et ben okumaya devam edecegim

Yanıtla . 3Beğen . 0Beğenme 28 Nisan 12:36
16

Halil İbrahim Kahraman - Geçmiş zaman olur ki hayali Cihan değer. Dillerine sağlık. Her şeye rağmen güzel yıllardı.

Yanıtla . 3Beğen . 0Beğenme 28 Nisan 10:34
14

Mehmet Türk - Mehmetciğim yine olayları çok güzel bir dille anlatmış dile getirmişsin kalemine kuvvet yüreğine sağlık .Hikayeler gerçek şiirler samimi duygularla süslenmiş teşekkürler aziz kardeşim selam ve dua

Yanıtla . 3Beğen . 0Beğenme 28 Nisan 00:54
13

Çaka Bey Hoca - Kaleminize sağlık. Kandiliniz mübarek olsun

Selamlar

Yanıtla . 3Beğen . 0Beğenme 28 Nisan 00:20
12

Yusuf Gülden - Bu mübarek gecede bizleri duygulandıran yazılarınızdan dolayı sizleri kutluyorum.Kadir geceniz mübarek olsun

Yanıtla . 3Beğen . 0Beğenme 28 Nisan 00:19
11

Bünyamin Bozkurt - Eskinin safı da uyanigida adammış samimiymis konunun güzelliğiyle latif uslubunuz birleşince su gibi okumak kalıyor bize şiirler de cabası dilinize sağlık geceniz mübarek olsun gardaş

Yanıtla . 3Beğen . 1Beğenme 28 Nisan 00:18
10

Nermin Yılmaz Akbalaba - Hocam iyi akşamlar kalemine yüreğine sağlık Anadolumun saf temiz insalaının yaşamları her biri ayrı hikaye iyiki yazıyorsun unutulup gidecekler.

Selamlar

Yanıtla . 3Beğen . 0Beğenme 27 Nisan 20:18
09

Şevket Çiçek - Gönlüne sağlık sn Gözükara. Kadir geceniz Mübarek olsun

Yanıtla . 3Beğen . 0Beğenme 27 Nisan 20:00
08

Ahmet Çetin Kavak - Muhiddin Buğday Hocamız' a da, size de aşk olsun, helâl olsun.

Mâzi ambarında unutulmaya yüz tutmuş ibretlik kıssaları, muhabbeti hâtırâları bulup gün yüzüne çıkarıyor, şiirle süsleyip dostlara sunuyorsunuz.

Kaleminize, yüreğinize sağlık.

Geceniz mübarek olsun.

Hürmet ve dua ile..

Yanıtla . 3Beğen . 0Beğenme 27 Nisan 19:55
05

Adem Sağlam - Üstadım agzınıza gönlünüze yüreğinize sağlık

Yanıtla . 3Beğen . 0Beğenme 27 Nisan 17:55
03

Abdullah Sermet Demirc - Gönlüne yüreğine sağlık ağabey, Ayrıca Allah köylülerimin ölmüşlerine rahmet kalanlarına da selamet versin. Güzel güzel devir yaşamışlar vessalem

Yanıtla . 3Beğen . 0Beğenme 27 Nisan 17:26
02

Haşim Kalender/mersin - Hasan biraz safmış demek ki.

Ama doğru insanmış.

Geçmiş hikayeler ve anlatım çok kıvamında.

Kalemin var olsun.

Yanıtla . 3Beğen . 0Beğenme 27 Nisan 16:59
01

Bilal Bütün - Değerli üstat, insan hem şair hem yazar olunca ortaya kalıcı güzellikler çıkıyor. Kültür birikimlerini depoladığınız yazılarınızı zevkle okuyorum. Kalıcılıgı olan bu eserleri yazan kalemin izin mürekkebi eksilmesin...Bir de bu anılara kaynaklık yapan Muhiddin hocaya hürmet ve saygılar bırakalım...fazlası ile hak ediyor.

Yanıtla . 3Beğen . 0Beğenme 27 Nisan 16:09