TECRÜBE İLE SABİT-43-

1.DÜNYÂ SAVAŞINDA İNGİLİZLERE ESİR DÜŞEN GARİBO MUSTAFA Yılmaz...

Selçuklu Devleti tarih sahnesinden çekilip giderken geride kendisine tabi irili ufaklı birçok beylik bıraktı. Selçuklu devleti adına önemli görevler üstlenen bu beyliklerin bir kısmı kısa zamanda silinip giderken, kimisi de varlık mücadelesinde yeni bir sayfa açtı kendisi için. Bu beyliklerin içinde bir tanesi vardı ki gayret, samimiyet ve cesaretiyle göz doldurmuş ve Selçuklunun uç beyliğine kadar yükselmişti. Bu beylik, dört yüz çadırlık bir obadan bir cihan devleti çıkartan Kayı obasının yiğit Alpleri ve adil, cesur ve hakkaniyet sahibi beyleri Osman’la anılıyordu beylikler içerisinde.

Osman Bey babası Ertuğrul Gazi’nin bütün özelliklerine sahip bir bey olarak tebaasını adaletle idare etmeyi bilmiş, mal-mülk derdine düşmeden beyliğini daha güçlü bir duruma getirerek silah arkadaşlarıyla birlikte i’la-yıkelimetullah için savaşmış, bir kısmı babasının da yoldaşları olan beylerle birlikte geleceğin cihan devletinin temellerini sağlam bir şekilde atmayı başarmıştı.

Söğüt ve çevresinde şekillenen bu yeni devlet çok kısa bir zaman sonra yöredeki Bizans devletine bağlı tekfurları alt ederek kalelerini ele geçirmiş ve obasına yeni yurtlar kazandırmıştır. Bir yandan fetihleri devam ettirirken diğer taraftan da ticarete önem vererek ahalinin zenginleşmesini sağlamaya çalışmıştır. İsmini duyduğu âlimleri çevresinde toplayarak onlara imkânlar sunmuş, fethedilen yeni toprakların İslamlaşmasını bunlar eliylegerçekleştirmiştir. Ele geçirdikleri yerlere hemen bir çarşı-pazar, mescid ve medrese inşa ederek ticareti ve dini-sosyal hayatı canlı tutmaya çalışmışlardır.

Moğollar ve Bizans’la da uğraşmak zorunda olan bu yeni beylik varlığını bütün olumsuzluklara rağmen başarıyla sürdürmeye muvaffak olarak, geleceğe doğru emin adımlarla yürümeye devam etmiştir. Bu adımlar onları, o dönemde fethi imkânsız denilen İstanbul’u almaya kadar götürmüştür.

Batılıların “Muhteşem Süleyman” dedikleri Kanuni döneminde Osmanlının sahip olduğu topraklar yirmi bir milyon kilometrekareye kadar ulaşmıştı. Ne yazık ki bu dönemin hemen arkası hem yükselişin zirveye çıktığı hem de gerilemenin başladığı dönem olmuştur. Peyderpey gelen muhteris, ehliyet ve liyakat yoksunu yöneticiler devleti yavaş yavaş bir yıkıma doğru götürmeye başlamışlardır. Tarih boyunca birçok devletin başına gelen duraklama ve yok oluşa gidiş tecrübesi aynen tekerrür edecek ve devlet yıkıma doğru sürüklenecekti bundan sonra.

Savaşlar, savaşlar ve savaşlar…yıllar yılları kovaladı. Her geçen yıl bir önceki yılı aratır oldu, bu süreç bir türlü can veremeyen bir hasta gibi uzun ve sancılı bir süreçti. Kanlarını dökerek elde ettikleri topraklar bir bir elden çıkmaya başlamış, o koca miras adeta bir mirasyedi savurganlığıyla elden çıkartılmaya, yok edilmeye mahkûm edilmişti. Ve nihayet…Dünya yeni bir savrulmanın eşiğine geldi. İlgili-ilgisiz hiç kimsenin kaçamayacağı kadar büyük sorunlar, savaşlar, yıkımlar insanlığın geleceğini tehdit eder haldeyken kanlı bir savaş sinsi bir hastalık gibi bütün devletlerin kapısını çalmaya başlar. Birinci Cihan Harbidir bu. Herkes elinde avucunda ne varsa ortaya koyacak ve bu savaştan en az tahribatla çıkmaya çalışacaktı. Ne yazık ki, belki de savaşın en masum taraflarından biri olan Osmanlı Devleti savaşın en çok yıkıma ve felakete sebep olduğu devlet olmuştur bu karmaşada. Yıllarca sürecek, her eve ateş düşürecek, her yürekte yangına yol açacak bir dönem gelmiştir artık Osmanlı coğrafyasının Anadolu kısmına.

Analar-babalar kınalı kuzularını hazırlamaya başladı ivedilikle. Seferberlik emri gelmişti. Gün namus günüydü, din günüydü, vatan için can feda etme günüydü. Bir Türk erkeğinin bundan kaçması düşünülemezdi tabi ki. Evler, bağlar, bahçeler ıssız kalacak, yuvalar dağılacak, gelinler dul, çocuklar yetim kalacaktı! Olsun. Ne gam!.. Vatan sağ olsundu yeter ki…

Çakı gibi, kurşun gibi gençlerdi hepsi. Vatan, gitmesi emredilen yerdi onlar için, şurası veya burası değil! Ve gittiler, üstelik dönmemecesine gittiler vatan borcunu ödemek için. Geride bıraktıkları Allah’a emanetti.

Bizim Anadolu’muz mazlum bir coğrafyadır. Mazlumlara sığınak olan, kucak açan, ev-bark olan bir coğrafya. Dolu dolu hikayeleri vardır ki anlatmakla bitmez. Çünkü gurbeti vardır, hasreti vardır, umudu, beklentisi vardır. Gidenlerin gel/e/mediği, gelenlerin umduğunu bul/a/madığı bir garip diyardır koca Anadolu.

Arabistan çölleriydi, Balkanlardı, Yemendi, Trablusgarp’tı ya da Suriye… ne fark ederdi ki! Hepsi bizimdi, bizdendi. Toplanıp gitti Anadolu’nun kınalı kuzuları, yiğit gençleri. Bundan sonrası ise, ‘kim öle kim kala’ydı.

***

Osmanlı Devleti’nin bir yandan her alanda var olma mücadelesi verdiği bir yandan da kıtlık-yokluk ve açlıkla, hastalıklarla mücadele yürüttüğü bir dönemdi. Devletin bütün imkânlarını seferber etmesine rağmen, uzun yıllardan beri çekilen ekonomik ve siyasi sıkıntılar bütün çözüm yollarını tıkamıştı adeta. Özellikle Anadolu kendi kıt imkânlarıyla ayakta kalma mücadelesi veriyordu.

Osmanlı Cihan Devletinin sahip olduğu toprakları koruma adına yaptığı bu savaştan yenik çıkmasını sağlamak için bir araya gelen modern(!)dünya devletlerinin nasıl bir vahşet sergilediklerinden söz edecek değilim. Bunu, her aileden birkaç şehit vermiş olan insanımız ana hatlarıyla zaten biliyor. Ben bu yazımda, Karagöz köyünden Cuma oğlu Mustafa Yılmaz’ın hikâyesini nazar-ı dikkatinize sunmaya çalışacağım; dilim dönüp, gücüm yettiğince. Çeşitli cephelerde savaşlara iştirak etmiş olan bu Anadolu yiğidinin hikâyesini. Siz de okuduğunuzda en az benim kadar etkileneceksiniz. Çünkü bu ve benzeri hikâyeler -hikâye dediğime bakmayın, tamamıyla gerçek-farklı noktaları olmakla beraber her yörede bilinir ve anlatılır. Bu hikâyeler gidip gelmeyenlerin, gelip bulamayanların, umduğuna eremeyenlerin ortak hikâyesidir. Gidersin ve döndüğünde kimsen kalmamıştır! Ya da uğruna ölebileceğin sevdiğin, o yokluklara dayanamamıştır da başkasına eş olmuştur. Baba ocağın tütmez, bahçende ot bitmez olmuştur. Hangimiz böyle bir hikâyenin varlığını duymamış olabiliriz ki?

Osman(1883),Mustafa(1890),Hatice(1892)ve Fatma(1895) kardeşlerbabalarını kaybettiklerinde daha çok küçüklerdi. Babalarının neden öldüklerini bile bilmiyorlardı. Küçük yaşta yetim kalıp baba güvencesinden mahrum kalmalarına rağmen kardeşler birbirine bitişik iki çınar ağacı, bacıları da o iki çınarın gölgesinde serinleyen ceylanlar gibi birbirlerine sığındılar. Anneleri Eşe/Ayşe çok genç bir yaşta eşi Cuma’yı kaybetmesine rağmen dik durmayı başarabilmiş, haysiyetine ve onuruna düşkün bir Anadolu kadınıydı. Gerçi epeyce arazileri vardı ama o araziyi ekip biçebilecek imkân ve insan gücüne sahip olmamaları yüzünden gün bulup gün yerlerdi. Çoğu kez iaşelerini zorlukla çıkarmalarına karşın kimseye minnet etmemeye çalışıyorlar, kendi kendilerine geçinip gidiyorlardı.

Eşe ana hayatın acımasız yüzüyle çok erken tanışmıştır ama kocasından emanet kalan dört yetimini ellerin eline baktırmadan yetiştirme gayretindedir. Bu koca yürekli ana, bunca çabasına karşın elde ettiklerinin yeterli olmadığını gördükçe çalışmaya daha bir sıkı sarılıyordu ama çocuklarının muhannete muhtaç olma korkusu bütün benliğini bir kurt gibi kemirmekten geri durmuyordu. Eşe ana yeri geldi bir erkek gibi, yeri geldi her kadın gibi durmaksızın çalıştı, alın teri sofrasına ekmek, ekmeğine katık olarak döndükçe sevindi, daha çok çalışmaya verdi kendini. Başkasına muhtaç olma düşüncesi alabildiğine ürkütüyordu bu koca yürekli anayı. Mümkün olduğunca konuya komşuya muhtaç olmamaya çalışıyor, azla yetinmeyi, kanaat etmeyi bir hayat felsefesi olarak görüyordu. ‘Neme lazım, gidip birinden bir şey istemeyi ar sayarım’ dermiş Eşe anaları. ‘Elim var ayağım var. Bende çalışır çabalar ihtiyacımızı karşılarım. Gelin başıma dört çitilimi yetirir de mürüvvetlerini görürsem gözüm açık gitmez’ diye de eklermiş.

Günler bu minval üzere birbirine ulanıp geçerken kaderin ne ördüğünü, kimin için ne hazırladığını kim bilebilir ki?

Hayatta her şey senin hesap ettiğin gibi olmuyor. Hesaplar üstü bir hesap sahibi var!

Hani merhum üstat Sezai Karakoç‘Ey Sevgili’ şiirinde ‘Sakın kader deme/Kaderin üstünde bir kader vardır’der ya!Tam da işte eyle…

1900’lü yılların hemen başında ‘kaderin üstünde bir kader var’ denilen o kaderin sahibi hükmünü icra ettirir ve iki oğlu ile bir anayı birbirinden ayırır. Sadece onları mı?Yüz binlerce anayı evladından, gelini kocasından, sabi sübyanı babasından koparıp alır, yürekleri yangın yerine çevirerek bir bilinmeze sürükler ki Allah kimsenin başına vermesin bir daha!

Askerlik şubesinden ilk celp gelir ve büyük oğlan Osman askere gider. Geride iki bacı, bir erkek kardeş ve gözü yaşlı bir ana kalır kendi başlarına. Artık bekle ki asker geri dönsün!

Bu savaş koca Osmanlının ölüm kalım savaşıydı. Ayrı ayrı cephelerde binlerce vatan evladı varını yoğunu ortaya koyarak vatan müdafaası için canlarını hiçe sayıyorlardı. Osman Evlad-ı Fatihan’ın yaşadığı Balkan harbine katılmıştı. Ne yazık ki geride yüzbinlerce Evlad-ı Fatihanı bırakarak çekilmek zorunda kalmışlardı. Osmanlının ilk göz ağrısı topraklar kaybedilmiş, milletin içinden çıkmayacak bir acı olarak yüreklere kazınmıştı.

Osman terhis olup eve döndüğündegözü yaşlı anası karşıladı kendisini. Kendisi askere gittikten sonra evlenmiş olan kardeşi Mustafa’nın hanımıyla ve küçük çocuğuyla beraber yaşıyorlardı. İki kız kardeşi ise gelin olup ellere gitmiştir. Savaş yorgunu Osman anasının ellerini öpüp hal hatır sorarak yılların hasretini gidermeye çalışırlar karşılıklı olarak. Bir ara laf arasında Mustafa’yı sorar anasına Osman. Gözü yaşlı anası soluk yüzlü bir kadıncağız olan gelini göstererek:

‘Sen gittikten bir zaman sonra Mustafa’yı da askere aldılar oğul. Evimin direği Mustafa’mdan hiç haber alamadık. Aha bu taze kardeşinin hanımı, bu bebe de Mustafa’dan kalan teberik emmisi’ der. İçini çekerek anlatmaya devam eder yüreği yanık ana:

‘Oğul, dışardan düşmanlar, içerden hainler ve azınlıklar, ayrılıkçı Ermeniler her yerden savaş açmışlar bize. Milletin gencecik evlatları askere yazıldı hep. Mustafa’m da duramadı, gitti. Ama kimseden bir haber alamadık, kime sorsak farklı bir şey söyledi bize.’ Osman dayanamadı sordu:

‘Ne diyorlar ana?’

‘Kimi Yemen cephesinde, kimi Hicaz -Suudi Arabistan- cephesinde, kimi de Ürdün cephesinde diyor oğul. 4. Ordu 48. Alayda vazifeliymiş. Bu alayın büyük çoğunluğu Antep ve Maraşlılardan oluşuyormuş. Bu beni biraz teselli etmiyor desem yalan olur. ‘Hal halın yoldaşı’ derler, ne de olsa aynı yörenin insanları birbirlerine daha sadık olurlar diyorum. Tüm bunların yanı sıra mektup yazacak kadar fırsat mı bulamıyorlar, yoksam mektup yazdıracak birini mi bulamıyor burasını tam anlamış değilim.’

Anası sustu, Osman sustu, gelin ve bebesi de sustu…

Anasının yaşlı gözlerle anlatarak hissettirdiği kaygılar bir demir yumruk olup Osman’ın yüreğine oturmuştu. Gözleri bulutlandı. Odanın isli merteklerine doğru kafasını kaldırarak gözlerinde kaynayan yaşın yüzüne inmesine engel olmaya çalıştı.

Uzun bir süre hiç konuşmadan oturdular, herkes derin duygular içerisindeydi. Ana yine dayanamadı, oğlunun hasretini dışa vurdu tekrar:

‘Benim yol bilmez, dil bilmez Mustafa’m o kızgın çöllerde nasıl eder, ne eder? Oralar gözünün alabildiğine kumlarla kaplıymış. O kadar orduya su mu yetişir, erzak mı?Kardeşinin okuması yazması da yok ki mektup atsın. Gerçi mektup cepheden en az altı ayda anca gelirmiş ama olsun. Sağ ve selamette olduğunu öğrenmiş olurduk da yüreğimiz ferahlardı biraz. Ya şimdi öyle mi? Gecemiz gündüzümüze karışık. Ne zaman gözümü uyku adına yumsam, gördüğüm rüyalar beni halıma koymuyor. Sağ mı selamette mi, ölümü dirimi diye düşünmekten gözüme uyku mu giriyor, aklıma bin türlü hal geliyor, bunları düşünmekten kendimi alamıyorum oğul.Allah biz kulları için ne murat ettiyse o tecelli eder deyip işin içinden çıkamayışım isyan yerine geçerde ‘gayretullah’a dokunur diye de yüreğim ağzıma gelmiyor değil hani.’

Ana yüreği işte. Bir taraftan hasretle yanıp tutuşurken bir yandan da yüce Yaratıcıya isyan ediyorum diye endişeleniyordu. İşin doğrusunu söylemek gerekirse iki oğlunun birden yokluğu zaten zor olan hayatlarını daha da zorlaştırmış, nicedir sıkıntılardan başını alamamışlardı. Yine de isyan edemezdi ama bu kadarcık bir serzenişte bulunmakta hakkıydı artık…Anası o güne kadar olup biteni bir çırpıda anlattı Osman’a. Mustafa’dan sonra tarlaları ekip biçemediklerini, yokluğun kıtlığın pençesinde canhıraş nasıl cebelleştiklerini bir iyice anlatıp dert yandı. Arkasından ekledi:

‘Bunlar bir şey değil oğul, bugün yavan yeriz, gün döner yağlı yeriz. Bunlardan yakındığımı sanma. Mustafa’mın bunca yıl gelmeyişini de bir yere kadar dert ediyorum. Asıl kaygım düşmanın bunca yıl topraklarımızdan atılamamış olması.’ İşte Anadolu insanı budur. Dağ gibi oğlu, umudu gidip gelmemiş, buna dayanıyor ama düşmanın vatan topraklarında hala dolaşmasını kabullenemiyor. Anadolu’yu bizim yapan duygu ve eda bu işte. Kurtuluş savaşından alnımızın akıyla çıkmamızı sağlayan güç ve ruh bu tavır değil miydi?

Gelin, Osman’la anası konuşurken söze hiç karışmamıştı. Gözlerini yere dikmiş, derin derin düşünüyordu. Çok zayıftı; bir kemik yığınından farksız denilecek kadar zayıf, yüzü solgun, elinin damarları deriden dışarı çıkacakmış gibi belirginleşmiş, iki dizinin üstünde oturan Mustafa’nın hanımının halsizliği Osman’ın dikkatini çekti.

‘Ana gelin kızımızın nesi var’ diyecek oldu, vazgeçti. Anasının söyleyeceği şeylere gelin kızın üzülebileceğini düşündü. Doğrudan gelini muhatap alarak halini hatırını sormanın daha doğru olacağını düşündü:

‘Sen nasılsın gelim bacı’ dedi.

Kendine hitaben sorulan bu soru karşısında mahcup oldu. -Gelinler kayınlarının, kayınbabanın ve aile büyüklerinin huzurunda sesli konuşmazlardı. Ona da gelinlik etme denilirdi- sağ eliyle dizindeki elbisesini düzlüyor gibi yaptı, hafifçe yorgun göz kapaklarını aralayarak:

‘Siz sağ selamet geldiniz ya ağam, bundan sonra daha iyi oluruz’ diyebildi fısıltıyla.Bir ara gelin kızın dışarı çıkmasını fırsat bilen Eşe ana:

‘Gelinimize verem diyorlar oğlum. Garibim bir yıl olmadan dul kaldı. Çocuk 4-5 yaşadı babasız. O verem olmasında kim olsun’ dedi. Ağzını sildi. Belli ki bu konuda daha fazla konuşmayı ziyan sayıyordu. ‘Memleketimizin üstünde esen rüzgâr her birimizi bir yere savurdu’ derken dudaklarının kuruluğu uzaktan bile fark ediliyordu.

Anası, başına bağladığı siyah poşunun kaşına düşen püskülünü eliyle üst tarafa sokuştururken nereden aklına estiyse kısık bir sesle:

Renk­ler bir­bi­ri­ne küstü

Al ye­şil­ler kara çıktı.

Ne idi fe­le­ğin kastı

Kız-ge­lin­de yara çıktı.

Osman’ın askerden döndüğüne sevinemiyordu. Bunca kam kasavetin yakıp kavurduğu anasının sözleri Osman’ın içine işledi. Duygularını sezgisiyle bütünleştirerek, içinde bulundukları hali şiir diliyle nazara veripanasının sözlerine şöyle karşılık verdiOsman’da:

Yok­luk-ti­pi kıt­lık-do­lu

İş do­la­şık yere çıktı.

Karla kaplı çıkış yolu

Geçit ver­mez dere çıktı.

Osman’ın gelmesiyle işlerin eskisinden daha kolay olacağını düşünen ana, Osman’ın karamsarlığı karşısında telaş etmedi dense yalan olur. Bunu da açıkça belli etti: ‘Oğul, seni üç yıl bekledik. Düşman karşısında cenk ettiğin için az övünmedik seninle. Tarlamız var, takımımız var. Sizden sonra öküzleri satmıştık. Tekrar bir çift öküz alırız, sen sürersin ben ekerim. Güzünde pınnat edip harmana döktük mü, değme keyfimize. Gemle sürer yelle savururuz.’ Galiba ilhamlanmıştı ana, diyecekleri vardı şiir diliyle:

Katar çek­mez hic­ran gamı

İflah etmez her adamı

Çok öz­le­dim Mus­ta­fa’mı

Mek­tup gel­mez yöre çıktı.

Mustafa’dan haber alamayışının anasının ruh halini nasıl bozduğu açıkça görülüyordu. İçinde bulundukları durumu analiz eden anasının sözleri bir kez daha vurdu Osman’ı. Dayanamadı ve karşılık verdi:

Ova duman hava kışlı

Gön­lüm gamlı gözüm yaşlı

Güzel olur­du gar­daş­lı

Lakin işler zora çıktı.

Mustafa’yla bir olup bunca zorluğa birlikte göğüs germeyiOsman istemez miydi sanki! Canı gibi sevdiği kardeşi cepheden dönmemiş, geride gözü yaşlı ve hasta bir eşle küçücük bir bebe bırakmış, onun yerini doldurmak istemez miyim?Bu duruma bende çok üzülüyorum, lakin işler çok da kolay görünmüyor. Ovaları dumana salan, havayı kışa çeviren savaş pek yakında biteceğe benzemiyor. Duadan başka sermayemiz yok. İçinde bulunduğumuz zorluğu yenmeye güç yetirecek durumda değiliz ne yazık ki…Anası son sözünü söyledi:

Her şey den­mez eşe-dos­ta

Çocuk küçük gelin hasta

Beş yıl­dır uğ­ra­maz posta

Bizim yol­lar kara çıktı.

Eşe ananın o güne kadar kimselere söylemeği iç ağrısının sebebi belli olmuştu. Hiç haber alamadığı oğlu Mustafa’nın yanı sıra hasta olan gelin ve yetim muamelesi gören çocuk ayrı bir yürek sızısı olup kalmıştı. Osman bir teselli vermek umuduyla sözü tamamladı:

Sazak değer acı acı

Yol göz­lü­yor gelin bacı

Mus­ta­fa onun ilacı

Sülüs yeri nara çıktı.

Uzayıp giden söz gam-kasaveti dağıtacağı yerde derin yaraların ince kabuklarını kaldırıyor, göze yaş, yüze hüzün, dudağa burukluk bırakıyordu. Çok sözün faydasının olmadığını düşünen ana sözü bitirdi, acaba Osman’ın da üzülmemesi için miydi susması? Kim bilir?

‘Haydi oğul, yeterince çenesizlik ettik. Allah affetsin. Bak namaz vakti de ha girdi ha girecek, şimdi abdest alıp namazı kılma, dua edip Yaradan’a yakarma vakti. Yalnız ona ibadet eder, ancak ondan yardım dileriz.’ Ayağa kalkmadan önce dudaklarından şu sözler döküldü: ‘Ey mülkün maliki olan Allah’ım!Bizi sabredip senin yolundan ayrılmayanlardan eyle!’

Osman anasının bu duasına içten gelen bir aminle mukabele etti. Bu son konuşma ve dua herkesi sakinleştirmişti. Osman rahatladığını hissetti.

Olaylara bir de bu açıdan bakmanın ne kadar doğru bir bakış olduğunu o an eve yayılan havadan fark edem Osman içinden:

‘Anam irfan sahibi kadın. Olumsuz düşüncelerin insanın yorgunluğunu artıracağını,bunun da kimseye bir faydasının olmayacağını iyi biliyor. Benim dönüşüme sevinse de Mustafa’dan haber alamayışı içini yakıp kavuruyor. Bu yangını benim gelmiş olmam biraz hafifletse de adının her anılışında tekrar alevlenmesinin önüne geçemiyor. Ana yüreği işte.’

Zihni anasının az önce söylediği sözü tekrar başa sardı. Ne demişti anası? ‘Tarlamız var, takımımız var. Sizden sonra öküzleri satmıştık. Tekrar bir çift öküz alırız, sen sürersin, ben ekerim. Güzünde pınnat edip harmana döktük mü, değme keyfimize. Gemle sürer, yelle savururuz.’ Aynen böyle demişti. Bu tavrı anasının olaylar karşısında sarsılsa bile savrulmadığını gösteriyordu, şimdilik kendilerine lazım olan da buydu zaten. Gerisine Allah kerimdi nasıl olsa.

Yokun yoka karıştığı bir dönemde bunca varlığa sahip olmayı hayal etmek bile lükstü. Güzün gelen Osman’ın kışı geçirip baharda ekeceği ekini biçmesine daha çok vardı. Bu evde bir ay bile yiyecek şey yokken güzü beklemek akıl karı değildi.

Kışa girmeden Mustafa’nın hanımı yakalandığı verem hastalığını üzerinden atamadı, vefat etti. Yaz-bahar ayında da biricik çocuğu suyu yükselen kuyuya düşerek dünyasını değiştirdi. Tüm bu acılara kalbi dayanamayan Eşe ana da güzü görmeden gözleri bir daha açılmamacasına kapandı. Bütün bu acılar o kadar peş peşe ve ani gelmişlerdi ki Osman hangisine yanacağını bile düşünemedi uzun bir süre.

Hayatta yalnız kalan Osman helal süt emmiş bir kız bulup evlendi. Aslında babadanvarlıklı olan Osman çalışarak geçiminisağlamanın güçlüğünü yenemediği için her yıl bir tarla satarak yaşamaya devam etti. Gerçio yıllarda tarlanın da bir değeri yoktu. Bu yokluk dönemi birilerine fırsat kapılarını aralamıştı sanki. Yeni yetme zenginler türedi çevrede. Babaları, kocaları, evlatları cephelerde savaşan ailelerin yokluğunu fırsat bilip yok pahasına arazilerine, bağlarına, bahçelerine çöreklenmişlerdi. Öyle ki bir deri çökeleğe, iki silme una bir tarla verenler oldu. Ne yapsınlardı ki? Açlık, sefalet, yokluk her eve uğramıştı. Gün bulup gün yerlerse kâr sayıyorlardı, durum öylesine kötüleşmişti son günlerde. Cephede askerler üzüm hoşafı yiyerek savaşırken,Anadolu da açlıktan ve kıtlıktan kan kusuyordu. Savaşlar ellerinde-avuçlarında ne varsa her şeyi alıp götürmüştü.

Ama hayat devam ediyordu. Ve insan için takdir olunan her neyse hükmünü icra edecek, çekilecek çile varsa çekilecekti…

***

Peki, on yılı aşkın bir süredir cephelerde olan ve kendisinden hiçbir haber alınamayan Mustafa ne durumdaydı? Öldü mü, kaldı mı? Başına neler geldi bir de ona göz atalım. Bakalım karşımıza nasıl bir hikâye çıkacak. Bundan sonrasını torunundan, yani Mustafa’nın ikinci eşinden olan Hasan Hüseyin’in oğlu Mustafa’dan dinleyelim. Dedesi, vefat edene kadar yanlarında olduğu için başından geçen her şeyi torunu Mustafa’ya anlatmıştır çünkü.

Bu, Garibo’nunhikâyesidir.

‘Gariboğlu dedem Mustafa Yılmaz’ın tevellüdü 1309 (1890) olup, Afşin, Karagöz Köyü doğumludur. O dönemde Karagöz köyü Elbistan’a bağlıydı. Dedemin vefat ettiği 1968 yılına kadar birçok hatırasını dinleyerek büyüdüm. O çocuk yaşta bana anlattıkları ruhumda derin izler bıraktı. Neredeyse her fırsatta o anıları dinler, o anlatırken ben de onun hislerini adeta yaşardım. Sevinciyle sevinir, üzüntüsüyle üzülürdüm.

1909 yılında Elbistan Askerlik Şubesinden aldığı sülüsle Güney cephesine,Cemal Paşa komutasındaki 4. Ordu 48. Alaya sevk edilir. Daha önce askere gitmiş olan ağabeyi Osman’ın ardından gözü yaşlı anasını bırakarak vatan savunması için her şeyi geride bırakarak yola düşer diğer askerlerle birlikte.Sevk edildiği yıllar kan-gözyaşı, yokluk-kıtlık yıllarıdır.

1.Dünya Savaşı başladığında Güney Cephesinde, Yemen, Suudi Arabistan, Filistin ve Şam Cephelerinde savaşır. Fakat Güney cephesinde işler Osmanlı aleyhine işlemeye başlamıştır. 1918 senesinde, savaşın son dönemlerinde, kendisinin de içinde olduğu 4. Ordu 48. alayın tamamı Şam’ın kuzeyinde Rabova boğazında İngilizlere esir düşer. Yaklaşık 15.000 Osmanlı askeri, İngilizler tarafından Mısır’ın İskenderiye Limanı yakınlarındaki Seydi’l-Beşir Usare esir kampına götürülür. Kamptaki koşullar zorludur. Hayatta kalmaya çalıştığı o zorlu 1,5 yılda, arkadaşlarının birçoğunu gözlerinin önünde verem, tifo, koleranın yanı sıra maruz kaldıkları işkenceden kaybeder. Arkadaşları teker teker şehit olurken kendisi şanslı mıdır yoksa şanssız mıdır bilinmez, bir şekilde sağ kalmayı başarır bütün olumsuz koşullara rağmen.

30 Ekim 1918 yılında taraflar, dökülen kanları durdurmak amacıyla Mondoros Ateşkes Antlaşması’nı imzalarlar. Ateşkes gibi görünen bu antlaşma kaybeden taraf için kabul edilmesi oldukça zor maddeler içerir. Kaybedilecek toprakların, boynu bükülecek babayiğitlerin, yurtsuz kalacak binlercesinin sebebi olacak; nice ocakları söndürecek, adaletten, insanlıktan uzak bir antlaşmadır bu. Yapılan antlaşma esir değişimi maddeleri içermesine rağmen 4. Ordu 48. Alay bu maddeden, tıpkı diğer birçok Osmanlı askeri gibi, yararlanamaz. İngilizlerin hegemonyası altında esir hayatlarına devam ederler. 12 Haziran 1920'ye kadar akla gelmedik işkencelere maruz kalarak hem de. Dönem dönem günlerce aç bırakılırlar, dönem dönem susuz bırakılırlar. Tüm bunlar yetmezmiş gibi esirleri mikrop kırma bahanesiyle süngü zoruyla krizollü havuzlara sürerler. Esir Osmanlı askerleri bu azap dolu suya kafalarını, vücutlarını hiçbir suretle sokmak istemezler. Fakat İngiliz askerlerinin dipçik ve süngü müdahalesiyle mecburen girmek zorunda kalırlar. Ölmemek için krizollü havuzlarda haşlanırlar. Ölmemek için gözlerini kaybedip kör olurlar… Sabah uyandıklarında kapkaranlık bir dünyaya gözlerini açarlar. Artık silahlarını kullanamayacak, isteseler dahi bu cehennemden kaçamayacak binlerce Osmanlı askeri o esir kampında daha da çaresizdir. Birkaç yıl sonra gücünü artıran Kurtuluş Savaşı direnişi ve İngilizlerin bölgeden çekilmesi neticesinde esirler en sonunda bindirildikleri gemilerle yurtlarına dönerler. Yola çıkarılan gemilerin bir kısmı İzmir’e, bir kısmıda İstanbul’a yönlendirilir. Mustafa’nın içinde bulunduğu çoğunluğu gözleri kör esirlerden oluşan gemide İstanbul limanında demirler. Gözlerinden mustarip olan askerlerin yanı sıra tedaviye ihtiyacı olan askerler Haydarpaşa Hastanesine yatırılır. Bu hastanede bir yıl tedavi gören Mustafa maalesef görme yetisini tekrar kazanamaz, kör kalır. Hastanede kaldığı o dönemde, savaşta sağ kolunu kaybetmiş Afşinli Çolak Cafer ile tanışır. Nereye, nasıl gideceğini bilemeyen Mustafa, savaşın getirdiği ağır yükleri de sırtlarına bindirerek Cafer ile birlikte memleketlerinin yolunu tutarlar. İki ayın sonunda köylerine varırlar.

Giderken geride bıraktığı hanımı ve bir çocuğu ile anasının durumunu merak etse de asıl onu endişelendiren şey meraktan da öte, duyduğu kaygıdır. Döndüğüne sevineceklerinden hiç şüphesi yoktur ama iki gözü kör birini karşılarında görünce duyacakları hüznün daha fazla olacağı kaygısıdır.

Bu duygularla anasının, hanımının ve bir çocuğunun yaşadığını düşündüğü engin kapılı, mertek damlı, tek odalı evin kapısını çalar. Mustafa askere giderken o evde olmayan abisi Osman’ın hanımı Elif kapıyı açar. Ama kapıdakinin kim olduğunu bilemez. Üzerinden 11 yıl geçmiş, savaşın yepyeni suretler çizdiği, Arabistan çöllerinin yaktığı o yabancı yüze bakar, iki gözü âmâ, elinde asa ile kapıyı çalan adamı doğal olarak tanıyamaz.

Gayr-i ihtiyarı karşısındaki yabancıyı sadakacı/dilenci zannederek. ‘Ne topluyorsun emmi?’ diye sorar.

Mustafa, kendinene topladığını soran hanıma, ‘Burası kimin evi? Dutçu Cuma’nın evi değil mi?’ diye sorar. Çünkü kapıyı açan hanımın sesi de Mustafa’ya yabancı gelmiştir.

‘Evet, Dutçu Cuma’nın evi.’

‘Bu evde Dutçu Cuma’nın hanımı Eşe oturuyordu. Onlara ne oldu?’

Eşe ana vefat ettiği için çocuklarıyla birlikte oğlu Osman oturuyor’ der.

‘Osman’ın kardeşi Mustafa’nın hanımı ile bir çocuğu vardı, onlara ne oldu!’ demesi üzerine:

‘Yok kardeşim. Sen ne zamandan bahsediyorsun. Mustafa ağam askere gitmiş, akıbeti belli değil, işitenlerden uzak olsun hanımı verem olmuş ölmüş, çocuğu da kuyuya düşmüş, o da öyle ölmüş.’

Mustafa bırakıp gittiği anasından hanımından ve çocuğundan bu kadar acık sözlülükle öldü denilmesinden rahatsız olmuştu ama biraz düşününce, olayın üstünden bir hayli zaman geçmiş olması hasebiyle böyle konuşulmasını normal karşılaması gerektiğini kabul etmek zorunda kaldı. Ve tekrar sordu:

‘O dediklerin ne zaman ölmüşler kızım?’

‘Ben bu eve gelin gelmeden 5-6 ay önce emmi.’

‘Ya sen ne zaman geldin?’

‘Bu sene dolarsa altıncı yıl olacak.’

Mustafa’nın görmeyen gözleri daha da karardı. Dudakları titrerken ayaklarının kendini taşımakta zorlandığını hissetti. Hafifçe kapının sövesine yaslandı. Şimdi daha iyiydi.

Tifonun, sıtmanın, vebanın, dizanterinin daha da ötesi 11 yıl boyunca düşmanın öldüremediği son mermisini atarak düşmanın eline esir düşen ve dahi insanlık dışı birçok muameleye tabi tutularak bir başka cephede karşımıza çıkmasın diye krizollü havuzlarında iki gözü kör edilen Mustafa hiç olmadığı kadar kendini kötü hissetti. Bir an için aklından ‘keşke şehit olsaydım da bu günleri görmeseydim’ diye geçirdi ama kendini hemen toparladı yeniden.

Kapıdaki bu konuşmaların uzun sürmesi üzerine içerden Osman seslenir.

‘Hatunkişi, o gelen kimse içeri buyur etsene, ne kapıda konuşuyorsun?’

İçerden gelen sesi tanıyan Mustafa içeriye doğru eğilerek, ‘Ben geldim Osman ağam,’ der sanki aradan o kadar zaman geçmemiş gibi. Osman tekrar; ‘Kim o gelen, kimdir o gelen?’ diyeseslenir içeriden. Osman’ın eşi durumu hala anlayamamıştır. ‘Bir garip seni soruyor’ der. O günden sonra Garipoğlu lakabı ile anılacak Mustafa’nın garipliği bu andan itibaren başlamıştır. Artık ölene kadar bu gariplik yakasını bırakmayacaktır bir daha.

İçeri bir türlü buyur edilmeyen misafiri karşılamak için Osman kapıya çıkar. Kardeşi Mustafa’yı bunca yıldır görmemesine karşın hemen tanır. Şaşkınlığı üzerinden atınca hasretle sarılıp kucaklar kardeşini. 11 yıllık hasretin kucaklaşmasıdır bu. Göz yaşı, hüzün, keder, umut…hepsi bir arada…Geçmişi yad edip, yaşadıklarını paylaşırlarken, Mustafa eşinin öldüğünü, çocuğunun ise su kuyusuna düştüğünü bir de abisi Osman’dan dinler.

Acı bir kez daha düşer yüreğine, bir kez daha yıkılır. Sözde zor ve acı günler bitmiştir. Ama belki de daha acı bir hayat başlamıştır. Gözleri de artık görmüyordu. Hoş görse bile neye yarardı. Bugüne kadar gördükleri, sevdikleri birer birer elinden kayıp gitmişti. Zamanla köyde ona Garipoğlu diye seslenmeye başlarlar. Garip, Garibo olur. Kalır o isim öyle. Yılların götürdüklerinin bedeli olarak kazanılan o buruk, o yeni lakap Garibo’dur.

Aradan beş altı yıl geçer. Askerlik şubesi yetkilileri Garibo’ya ulaşır. Gazilik maaş bağlanır.

Elbistan’da dilekçesini yazdırdığı Durmuş’a vekâlet vererek’maaşım çıkarsa sen al. Ben köyden şehre geldikçe sana uğrar alırım’ der. Maaşamüracaat ettiklerinin üzerinden iki yıl geçmesine rağmen, Durmuş Efendi maaşının hala yatmadığını söyleyerek geri çevirir.

Askerlik şubesinden yine haber gelir. Durmuş’un yanına uğramadan doğruca askerlik şubesine varır. Kapıda karşılanan Garibo şube başkanının huzuruna çıkarılır. Şube başkanı çok sıcak karşılar. Oradan-buradan hal-hatır sormanın arkasından sözü devletin verdiği maaşın geçimi için kâfi gelip gelmediğine getirir. Garibo şaşkınlaşır.

‘Kumandanım, bana şu ana kadar maaş bağlanmadı.’ der. Budefa şaşkınlaşma sırası kumandandadır.

‘Olur mu efendim, devlet size iki yıldır maaş ödüyor. Bunda bir yanlışlık yok’ demesi üzerine işin Arzuhalci Tokuş Durmuş’ta düğümlendiğini düşünen Garibo müsaade isteyerek şubeden ayrılır. Doğrucavekâlet verdiği Durmuş’un yanına varır. Durumu anlatarak kızgınlığını dile getirirama Durmuş pişkin adamdır. ‘Haklısın, maaşın yattı ama ben sana veremedim diyerek’cebinden bin lira çıkararak verir. Tekrar şube başkanının huzuruna çıkar. Durumu anlatır. Şube başkanı bir dilekçe yazarak durumu Maraş Defterdarlığınabildirmesini söyler. İnanılması güç ama vatan için gözlerini kaybeden bir adamın parasına bile göz dikebilen insanlar her zaman var olagelmiştir ne yazık ki!

İşler o günden sonra biraz daha çekilir hale gelir. Maaşının yanı sıra tütün parası adı altında bir de ek gelir ilave eder devlet. Gözleri görmediği ve her işi yapacak durumda olmadığı için ogüne kadar çile ve ıstırap dolu olan hayatı az da olsun rahatlar.

Birkaç yıl sonra tekrar evlenir Mustafa. Bir oğlu olur. Hasan Hüseyin ismiyle dünyaya gözlerini açar. Oğlu Hüseyin’e babasından bir de özel miras kalır. Garibo’nun oğlu…Garibo’nun oğlu Hasan Hüseyin diye anılır o da. Babasından kalan en bilinen mirasla hayatına devam eder onun soyundan gelenler.

O yıllar, o yıllar…

Her gün her saat, her yaklaşan karartıya bu benim askere giden oğlum ümidiyle yola baka baka gözüne kan yürüyen anaların beklediği o yıllar…anaların, bacıların, yavukluların, taze gelinlerin…ciğerlerine kan oturduğu o uğursuz günler. Allah bu millete o günleri bir daha göstermesin.

Bugünün penceresinden bakarak o yıllara hitaben birkaç kelamda olsa şiir diliyle söz etmek istiyorum. Her ne kadar nesir yoluyla bir şeyler anlatsam da yüreğimin tam ortasında, söyleyemediğim söz kaldığı kanaati hâkim. İşte o söylenmediğini düşündüğüm söz kendini ele verir ümidiyle sizi, ‘O yıllar’ redifli nazım ülkesinin sultanı, gönül dilinin tercümanı şiirle baş başa bırakıyorum.

Kime ne söy­lü­yor kime ne diyor

Yok­luk kıt­lık ile geçen o yıl­lar.

Gi­de­ne sor­dun mu nere gi­di­yor

Kaç-ka­ça uğ­ra­yıp kaçan o yıl­lar.

Kimi can­dan oldu kimi ma­lın­dan

Kimi kök­ten oldu kimi da­lın­dan

Kimi han­dan oldu kimi yo­lun­dan

Kana doydu kanı saçan o yıl­lar.

Gidip ge­lin­me­yen Ür­dün-Ye­men’di

Düş­ma­na fır­sat ve­ril­mez dendi

Yol­la­rı yo­kuş­tu gülü çe­men­di

Gülü hüzün rengi açan o yıl­lar.

Düş­man­la­rın vel­ve­le­ye ver­di­ği

Ga­rip­le­rin akıl almaz gör­dü­ğü

Kanun ka­ça­ğı­nın dev­ran sür­dü­ğü

Merdi na­mert­ler­den seçen o yıl­lar.

Dul ka­lır­ken siyah saçlı su­na­lar

Yola baka baka öldü ana­lar

Selam ge­tir­me­di allı tur­na­lar

Öy­le­si­ne uçtu uçan o yıl­lar.

Da­ğı­lan yu­va­lar sönen ocak­lar

Don­du­ran so­ğuk­lar yakan sı­cak­lar

Top­ra­ğa dü­şe­ni top­rak ku­cak­lar

Şa­ha­det şer­be­tin içen o yıl­lar.

Sıtma, verem, tifo, veba üst üste

Can alıp can veren çaba üst üste

Şehit olan ev­lat-ba­ba üst üste

Git­sin de gel­me­sin göçen o yıl­lar.

Yürek yandı göz­den yaş­lar çağ­la­dı

Bu du­ru­ma kurt­lar kuş­lar ağ­la­dı

Gö­zü­ka­ra’m sözü burda bağ­la­dı

Bizi ekin gibi biçen o yıl­lar

Bu toprakları vatan yapan cümle şehitlerimize ve gazilerimize, onları doğuran ana ve babalara şükran ve minnet duygularıyla rahmet diliyorum.

Not: bu metnin oluşmasında bize kaynaklık eden Hasan Hüseyin oğlu sayın Mustafa Yılmaz’a (1 953) çok teşekkür ederim.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Mehmet Gözükara - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Elbistanın Sesi Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Elbistanın Sesi Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA), Anka Haber Ajansı (ANKA) tarafından servis edilen tüm haberler Elbistanın Sesi Gazetesi editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Elbistanın Sesi Gazetesi değil haberi geçen ajanstır.

20

Ahmet Işık - Hocam yazınızı bir karagözlü olarak ilgiyle okudum torunlarıyla beraber büyüdük kızı hala yaşıyor

Yanıtla . 1Beğen . 0Beğenme 06 Nisan 11:32
19

Mızrap Taparslan - Hocam gerçekten çok duygusal bir yazı. Söylenecek söz yok. Yüreğine sağlık. Sn hocam kalemin daim olsun

Yanıtla . 1Beğen . 0Beğenme 06 Nisan 11:32
18

Şevket Çiçek - Lafının üstüne laf yok. Bir yürek yakan hikayeyi M, Gözükara farkıyla anca böyle anlatılır. İsimleri geçen ölmüşlerin mekânları cennet olsun. Garibo nun ailesinden yaşayanların kaderleri ve ömürleri güzel olsun İnşAllah.

Yanıtla . 1Beğen . 0Beğenme 06 Nisan 11:32
17

Yusuf Gülden - Gayret sarfederek bu uzun tarih yazısını bizlere hazırlayan sevgili öğrencim Mehmede teşekkür ediyorum. O acı savaşlar bu milletin en iyi fedakar gençlerini toprağa verdi. Bizlerde geride kalanların çocuklarıyız.o yüzden bir türlü toparlanamıyoruz. Allah şehitlerimizin hatırına bizi güzele götürsün.Amin

Yanıtla . 1Beğen . 0Beğenme 06 Nisan 11:32
16

Ahmet Çetin Kavak - Yetimoğlu, Garipoğlu, Köroğlu...

Ne hazin hikâyeleri var bu yurdun.

" Savaşta çiğnetmedim yurdu düşmana,

Barışta düştü üstüme gölge gölge haç." diyor Yavuz Bülent Bâkiler.

Âh küçük hesaplarla kul hakkına tenezzül eden Durmuş Efendi ( ! ) kurnazlığı.

" Beni bu güzel havalar mahvetti . " diyor ya Orhan Veli.

Bizi , bu küçük hesaplar tüketti.

Düşmana değil, dosta yenildik biz daima.

Hüzünlü , ibretlik ve güzel yazınız , ona eşlik eden şiiriniz için teşekkürler..

Kaleminize, yüreğinize sağlık.

Hürmet hisleriyle..

Yanıtla . 1Beğen . 0Beğenme 06 Nisan 11:32
15

Halil İbrahim Kahraman - Başka milletler kültüründe olmayan, yaşanmayan kahramanlıkları yaşanmış gibi anlatırlarken, ne yazık ki biz milli kültürümüzü, şanlı tarihimizi yeni nesile yeterince anlatmakta zorlandık. Geçmişi olmayanın geleceği olmaz. Değerli Gözükara Allah sizden razı olsun. Yine çok ama gerçekten çok önemli bir konuya değinerek hislerimize tercüman oldun. Yüreğine sağlık, kalemine kuvvet. Var olasınız.

Yanıtla . 1Beğen . 0Beğenme 06 Nisan 11:32
14

Halil İbrahim Kahraman - Hem zevkle, hem hüzünle okudum. Çok duygulandım. Allah razı olsun.

Yanıtla . 1Beğen . 0Beğenme 06 Nisan 11:32
13

Celalettin Asrlan - Eline emeğine sağlık abi. Bu vatan kolay kazanılmadı.Allah Şehitlerimize rahmet gazilerimize şifalar versin. Allah böyle bir felaketi bir daha yaşatmasın.

Yanıtla . 1Beğen . 0Beğenme 06 Nisan 11:32
12

Zekeriya Çakabey Gözükara - Evet, üzülerek okudum. Hepsini anladıkta ölenlerin, savaşa girenlerim malına çöreklenen asıl namussuzlara ne demeli. Dışarıya savaşa giderken içerdeki hainler.

Selamlar

Yanıtla . 1Beğen . 0Beğenme 06 Nisan 11:32
11

Ali Gültekin Biniş - Kültürümüze ait güzellikleri gün yüzüne çıkarıp, kaleme aldığınız için size ne kadar teşekkür etsek azdır. Yüreğinize sağlık hocam.

Yanıtla . 1Beğen . 0Beğenme 06 Nisan 11:32
10

Derviş Kanat - Bu memlekete halisane niyetlerle hizmet etmiş geçmişlerimize Allah rahmet eylesin, Mekanları cennet olsun İnşAllah.

Kaleminiz kırılmasın, yüreğiniz bükülmesin. Allah razı olsun Hocam...

Yanıtla . 1Beğen . 0Beğenme 06 Nisan 11:32
09

Sefa Doğan - Ellerine kollarına emeğine sağlık kardeşim maşAllah her şeyimiz var ama insanlar geçmişini tez unutuyor bu ülke nice zorlu badireler atlattı rabbim yar ve yardımcımız olsun

Yanıtla . 1Beğen . 0Beğenme 06 Nisan 11:32
08

Celalettin Arslan - Elinize emeğinize sağlık abi. Bu vatan kolay kazanılmadı. Şehitlerimize rahmet gazilerimize şifalar versin. Allah böyle bir felaketi bir daha yaşatmasın.

Yanıtla . 1Beğen . 0Beğenme 06 Nisan 11:32
05

Adem Kancı - Diline yüreğine sağlık hocam Tebrikler başarılar diliyorum

Yanıtla . 1Beğen . 0Beğenme 06 Nisan 11:32
04

Salih Güzel - Abi ellerine saglık . Okurken çok duygulandım. Bizlerde azıcık başımız sıkışsa öldük bittik diye feryat figan ediyoruz. Memleket ve insanlarımız bu günlere gelmek için neler çekmişler.

Abi tekrar ellerine sağlık. Tüm şehitlerimize Allahtan rahmet diliyorum.

Yanıtla . 1Beğen . 0Beğenme 06 Nisan 11:32
03

Hacı Aygün - Kalemine yüreğine sağlık arkadaşım Yokluk ile varlık arasındaki çizgi yi yaşayan kahraman ecdatlarmıza gani gani rahmet eylesin

Yanıtla . 0Beğen . 0Beğenme 06 Nisan 11:32
02

Durdu Mehmet Erol Dönomaroğlu - Kardeşim teşekürler bana bu kahraman ğâźimizin başından geçenler dedemin büyük karďeşi durdu çavuşu hatırlattı

Yanıtla . 1Beğen . 0Beğenme 06 Nisan 11:32
01

Oğuz Alp Paköz - Ne güzel anlatmışsınız acıklı bir anıyı. Göçenlere rahmet olsun. Sizi de tebrik ediyorum.

Yanıtla . 1Beğen . 0Beğenme 06 Nisan 11:32