banner136
banner191

-Geçen perşembeden devam-

Ay, bazen bulutların arasından çıkıp ışığı ile buradayım diyordu. Uzaklar olabildiği kadar koyu karanlıktı. Gözlerin o karanlığı delip bir şeyleri net görmesi mümkün olmuyordu. Köy yirmi otuz metre önündeydi. Evlerin tamamı kerpiç olup toprakla sıvandığı için az çok belli oluyorlardı. Açlığı bir yana çok susamıştı. Dudakları birbirine değince adeta geri açmakta zorlanıyordu. Tükürüğünü ağzının çeperi bir anda emdiği için yutamıyordu. Yorulmuş adeta dermanı tükenmişti. “Hiç değilse su içmeliyim… Şu evlerden birinin kapısını çalıp su isteyeyim” diye geçirdi aklından. Meydana doğru ilerledi. Sol baştan ikinci evin bir ders kitabı büyüklüğündeki penceresinden sızan kör ışığı fark eder etmez oraya yöneldi. Yere bir hırsızın yürüyüşü kadar sessiz basıyordu. Sanki ayaklarının altında keçe bağlıydı. Hayret, hiç köpek görünmüyor, sesleri de duyulmuyordu. Köpeksiz köy gibiydi. “Allah’ım şu eve varıncaya kadar böyle olsa, köpekler beni duymasa, saldırmasa…” duasını kim bilir kaçıncı kere tekrarlayarak yaklaştı, yaklaştı. Pencerenin yanında bozlaşmış tahta kapı ile aynı renkteki duvarı fark ediliyordu; ama başka hiçbir şey görünmüyordu. İki adım daha atınca kapıyı dövecek mesafeye gelecekti. Bir ferahlama ruhunu sararken “Oh, çok şükür köpek yok.. Bu nasıl iş ya, neden köpekler yok?” diye düşündü. Bir adım, sonra kurtulmanın doruğa çıkan sevinci ile ikincisini attı ve atmasıyla birlikte ayağının altından “Vannnng vannng vaannng” der gibi çenilti yükseldi ki tepesinin en uç noktasından ayak parmaklarına kadar her yeri zangır zangır titredi. Anında vücudunda ne kadar su kalmışsa ter olup her noktasından fışkırdı. Bayılacaktı. Ayakta zor duruyordu. Meğer tam kapının önünde yatıp uyuyan bir köpeğin karnına basmış. Köpeklerin karın boşlukları en hassas bölgeleri olduğunu okumuştu. Vurulunca veya basınç uygulanınca şiddetli sancı duyarlarmış. Uyuyan köpek korkarak ve acıyla kaçarken, çıkarttığı sesle, köpek hücumuna şartlanmış halde tetikte bekleyen öğretmen adeta şoka uğramıştı. Yanında biri olsaydı, yüreğinin atışını duyabilirdi.

Köpek kaçıp gitmiş, uzaktan bir iki köpeğin birer ikişer kere havlamasından başka ses de duyulmamıştı. Saldırıya uğramaması, uğramayacağını da aklının kesmesi üzerine kendini biraz topladı. Kapıyı çaldı. Artık su içmesi şarttı. Hem çok susuzdu, çok terlemiş su kaybetmişti; hem de böyle korkanlara su içirmek gibi bir gelenek vardı. İlle içmeliydi. Bir daha çaldı kapıyı. ‘Eyvah, yattılar da duymuyorlar mı acaba?” diye hiç istemediği bir durumu düşünerek son kere, daha şiddetli olarak vurdu. Yandaki tek camlı küçük pencerede ışık hareket edince, içinden sevindi. Evet bir insanla, ev ile muhatap olacaktı ve su içebilecekti. Rahatsız edecek olması sıkıntıya sokuyordu. Işık kayboldu. Bir süre daha bekledi. “Galiba açmayacaklar” diye sukut-u hayale düşerken bir ses duydu. Kürtçe bir iki kelimeydi. “Büyük ihtimal ‘kim o’ diyorlardır” diye aklından geçirdi ve “Ben muallim. Elvendi, muallim...” dedi. Kapı yavaş yavaş açılmaya başladı. Açıldıkça sağ üst köşede bir gaz lambası belirdi. Onu tutan el bile görünmüyordu. Biraz daha açılınca tam karşıda, tüfeği ile nişan almış halde ayakta duran birini fark etti. İçinden tedbirli olmalarına hak verdi; ama ne olur ne olmaz diyerek seslendi. “Ben Elvendi, muallim… Oruç. Av (su) verir misiniz?” Karşıdaki adam en az yetmiş yaşında bir ihtiyardı, duyar duymaz tüfeği yanındaki köşeye dayayıp koştu ve kolundan tutup “Vara vara… (gel gel)” diyerek içeri çekmeye başladı. Tanımıştı da. Gelip geçerken bir iki kere selamlaşmışlardı. Öğretmen girmek itemedi. “Av, av… (su, su…)” dedi. İhtiyar tuttuğu kolu bırakmıyor ve ısrarla “Vara lo vara, vara! (Gel lan gel gel)” diyerek çekmeye devam ediyordu. Girdi.

Daracık ve üç metrelik bir koridorda yürürken sağa açılan kapıdan girdiler. Küçük, dar bir odaydı. Sol taraftaki duvarda bir kapı daha vardı. Bu kapının öbür tarafı, bilek kalınlığındaki ağaçlarla tek köşeli yarım armut şeklinde genişten dara doğru çevrilmişti. İçinde bir inek vardı. Nasıl şaşırmış nasıl geri çıkmayı istemişti anlatılmaz. İçerideki koku sanki yoğun bir varlıkmış gibi adeta ilerlemesini engelliyordu. Odanın üçte biri ineğe ayrılmıştı. İneğin öte tarafında, yani girişe göre karşı köşede biri bebe iki küçük çocuk vardı. İhtiyar kendinin az gerisinde ve eliyle hafif iterek ilerlemesini istiyordu. Sağ tarafta, girdikleri kapıya çok yakın yerde sekiz on karpuz yığılmıştı; basmamaya çalışarak geçtikten sonra köşede üst üste katlanarak konmuş iki yatağın dibine vardı(lar). Yaşlı hemen birini çekerek devirdi ve açıldığı kadarını azıcık düzleyip buyur etti. Yan yana oturdular…

Öğretmen Kürtçe bilmiyordu, Yaşlı Adam Türkçe…

Yaşlı Adam kendine göre çok genç olan kadına bir şeyler söyledi. O da hemen ineğin öteki tarafına oturup bir şeyler yapmaya başladı. Öğretmen az eğilip çok loş ışığa rağmen kadının bir kaptan bir şeyleri tek elle avuçlayıp sıktığını, sıktıklarını da bir tabağa koyduğunu gördü. Bir kısmını da daha önce yapmış olmalıydı ki kısa sürede tabak tepeleme dolunca getirip ikisinin ortasına koydu. Taze yağdı bu. Yaşlı adam biraz daha öğretmenin önüne iterek seslendi:

Buyur.

Öğretmenin yağı ekmeğine sürerek yediği çok azdı, pek sevmezdi. Hele böyle ekmeksiz halde yemek, asla! Üstelik her sıkılmış yağ topağının üzerinde kadının parmaklarının izi, onların da yanında yöresinde leke gibi bir şeyler görünüyordu. Hemen atıldı:

Na na; av.. Ben oruç, çok susadım; av av… (Hayır hayır; su, ben orucum, çok susadım; su su…).

Kadın hemen yanından aldığı tası önündeki kovaya daldırıp doldurdu ve kenarlarından sızmasına aldırmadan getirip Yaşlı Adam’ın önüne koydu. O da alıp öğretmene verdi. Süttü. Az önce dışarıda, yerde duran tası süte daldırdığını görmüştü. Zihninden inek ile koku ile ineğin etrafında gördüğü pislik ile birleştiriyor ve susuzluğu tahammül edilemez noktada olduğu halde içmeye içi elvermiyordu. Almadan, Yaşlı Adam’ın elini okşarcasına iterek tekrar etti: “Av, av…

Sonra karpuzu işaret ederek "Karpuz" dedi. "Karpuz kes..."

Yaşlı Adam biraz üzgün, biraz şaşkın ve biraz telaşlı halde karısından ziyade kızı veya gelini olma ihtimali yüksek olan hanıma seslendi. O da telaşla yanındaki kapıdan girdi ve az sonra bir tepsi bir de bıçak getirip önlerine koydu. O yine ineğin yanına gidip orada gördüğü işine koyulurken Yaşlı Adam karpuzu kesti ve dilimlere ayırdıktan sonra birini öğretmene uzattı. Öğretmen alıp su niyetine, ağzının kenarlarına bulaşmasına, suyunun çenesinden akmasına pek aldırış etmeden dilimin hepsini yedi. Bitirir bitirmez Yaşlı Adam ikincisini uzatmıştı; kendisi ise elindeki dilimden daha iki kere ısırmıştı. Kıraç karpuzu olduğu belliydi; çok şekerli, nefis bir kokusu ve tadı vardı. Sızan suyu neredeyse parmaklarını yapıştırıyordu. 

İkinci ve sonra üçüncü dilimi de bitiren öğretmen. Mendilini çıkartıp ellerini silerken Yaşlı Adam yine kadına seslendi. Kadın ayağa kalkıp kapının pervazına çakılı çivide asılı duran havluyu alıp yanındaki başka bir kovadan aldığı su ile ıslattı ve getirdi. Orada adet öyleydi. Bir şey yenilip bittikten sonra ev sahibi yarısı ıslatılmış yarısı kuru bırakılmış bir havluyu tüm misafirlere sırayla uzatır. Onlar da alıp ellerini ağızlarını, varsa bıyıklarını önce ıslak tarafıyla siler, sonra kuru tarafıyla bir daha silerek kurularlardı. Öğretmen bunu da reddederse kendini dışarıda koymayan bu güzel insanları kıracağını düşünerek ellerini sildi ve diğer tarafıyla kuruladı.

Daha havluyu uzatırken Yaşlı Adam cebinden tabakasını çıkartıp uzattı. Öğretmen “Sağ ol, ben gideyim. Ben Elvendi…” dediyse de o tabakayı açtı ve öylece uzatmaya devam etti.

O bölgede hemen herkes tütün içerdi. Tütünü de çoğu arazisine kaçak olarak (yani Tekel dairesine bildirim yapmadan) ekerdi. Tekel memurları (“Gümrükçü” derlerdi) gelip kontrol eder de yakalarlarsa hem tütünü imha edilir hem de cezayı yerlerdi; ama pek gelen giden olmazdı. Herkes kendi hasadını toplar, ayıklar, ipe dizer, asıp kurutur, kıyar ve kendi tütününü tedarik ederdi. Tahta küleklere veya kendilerince iyi koruduğuna emin oldukları kaplara basarak yıl boyu saklarlar; tabakasına doldurup doldurup içerlerdi. Sadece sigara kâğıdını (tütün kâğıdı) satın alarak temin ederlerdi. O da üzerinde Arapça yazılar olduğundan belli ki Suriye tarafından kaçak getirilip bol miktarda satılırdı. Gençlerin bir kısmı yine kaçak olarak getirilip şehrin her yerinde ellerinde küçük kasalarla çocukların sattığı Kent, Dunhill, Lm, Lark, Pall Mall, Monte Carlo, Camel gibi yabancı sigaraya meyilli idi; onların kokusuna, havasına tutuldukları belliydi; ama yaşlılar pek yüz vermez, satın almazlardı. Tabakalarına doldurdukları kendi tütününü sarıp içerlerdi.

Sigara ikram etmek bir dostluk nişanesi gibiydi. Kahvede, çayhanede, evde veya güneşlenmek üzere sırtlarını vererek oturdukları bir duvar dibinde ille birbirlerine en az bir kere sarması için tabakasını açıp uzatarak ikram ederlerdi. Hem konuşurlar hem sigaralarını tüttürürlerdi. Birini içerken ikincisini sararlar, birincisi söndürme boyutuna gelince (yani bir santim falan kalınca) onunla ikincisini yakıp içmeye, üçüncüsünü de sarmaya devam ederlerdi. Akşama kadar, neredeyse aralıksız sarıp içenler çoktu. Çoğunun bıyıklarının orta bölümü burnundan aşağı doğru, ağzından yukarı doğru üfürdüğü dumanlarla sararmıştı. Aynı şekilde sigaralarını kıstırıp tuttukları, dudaklarına götürdükleri sağ ellerinin işaret ile orta parmaklarının ikinci boğumları sapsarıydı. Dişleri sararmayı geçmiş kararmış ve bazıları aralarında katran birikmişti. Eğer bir odada oturuyorlarsa ikram etmek istediği insan yakınındaysa tabakasını uzatırdı, uzaktaysa ortada serili kilim veya halı üzerinde ona doğru kaydırırdı. Odalarda karşılıklı iki uzun duvarın diplerine dizilmiş ve üzerlerine halı veya keçe serilmiş minderlerin üzerine oturulurdu. Genellikle odaya veya yanlarına yeni gelen birine ilk sigarasını sarması için biri ikram ederdi. O gelen daha sonra kendi tütününden sararak devam ederdi. Buna rağmen markası ne olursa olsun sarılı sigara cazip gelir, ikram edildiğinde yok demezlerdi.

Öğretmen herhangi bir sigara paketindeki gibi mükemmel bir şekilde sarmayı öğrenmişti. Kaçak tütüne pek alışamamıştı; ama sigaram biterse mecbur kalırım düşüncesiyle birkaç kere denemiş ve sarmayı öğrenmişti. Odasındaki sıranın bir gözünde, yarım kilo çok kaliteli olduğunu söyledikleri tütün ile birkaç paket sigara kâğıdı alarak yedekte tutardı.

Yaşlı Adam’ı kırmak istemedi. Tabakayı alıp açtı ve kapağını sol elinin küçük parmağı ile yüzük parmağının arasından geçirip tuttu. Tabaka öylece dururdu artık. Kâğıttan bir tane koparttı ve aynı elinin başparmağı ile işaret parmağını birbirine değecek kadar yanaştırıp aralarındaki boşluğa koyup parmaklarının ucuyla kâğıdın ucundan hafifçe tuttu. Sağ eliyle yeteri kadar tütün alıp kâğıdın üzerine yayarak koydu. Çeri çöpü varsa ayıklamak için şöyle bir havalandırarak baktı ve olmadığını anladıktan sonra yine tütünü eşit olarak kâğıda boylu boyunca yaydı. Sağ elinin işaret parmağı ile üstten bir kere bastırıp iki elinin de işaret, orta ve başparmaklarını devreye soktu. İçinde tütün olan kâğıdı altı tane parmağın arasında tutarak kâğıdın kendine yakın olan tarafını tütünün üstüne katlayıp bastırarak ve ileri sürüp geri çekerek, ileri sürerken tütünü sıkıştırıp altına almaya ve aynı zamanda kâğıdı öteki tarafın dibinden alta doğru sokmaya çalıştı. Bunu genellikle birkaç kere yapınca başarır ve yuvarlayıp kâğıdın tamamının sarılmasını sağlardı. Geriye kâğıdın yapışmayı bekleyen bir kenarı kalırdı. Burayı diliyle ıslattı, ıslanan kâğıdı düzensiz olarak mini mini koparttı ve o ıslaklık kurumadan sarılı sigaranın üzerine yatırıp yapıştırırdı. Dudaklarına alacağı taraftan taşan bir iki tütünü içeri tıktı ve o ucu biraz daraltıp Yaşlı Adam’a uzattı. O yolda gördüğü birine uzaktan selam veriyormuş gibi elini alnının üst kısmına götürüp “Eyvallah” dedi ve alıp Muhtar Çakmağı ile yaktı. Aynı şekilde kendisine de bir tane sardı. Tam ağzına alırken Yaşlı Adam çakmağı bir daha çakarak yakması için uzattı.

İkisi karşılıklı içtiler. Küçücük oda ekmeklik gibi duman içinde kalmıştı. İki küçük çocuk, kadın ve inek kendilerinin yüzünden o boğucu dumana maruz kalmışlardı…

Sigara biter bitmez Öğretmen izin istedi:

‒ Müsaade.. Elvendi. Gideyim…

Yaşlı Adam kalmasını işaret etti. Öğretmen başını sallarken eliyle köyü tarafını göstererek sadece “Elvendi” dedi. Bunun üzerine Yaşlı Adam kalkıp el fenerini aldı, az önce öğretmene doğrulttuğu tüfeği omzuna astı ve ‘buyur’ dedi. Öğretmen odadan çıkarken kadına yarı dönüp bakmadan teşekkür etti:

‒ Hodeş te razi… (Allah razı olsun.)

Dış kapıdan çıkar çıkmaz Yaşlı Adam öğretmenin elindeki fileyi almak istedi. Öğretmen vermemek için direndi. Birkaç kere file ikisinin arasında bir o tarafa bir bu tarafa çekildi; ama öğretmen vermedi.

Birlikte yaklaşık yirmi dakika olan yolu yürüdüler. Ay ışığı kendini belli etmiş ortalık bu patika yolda bile rahat yürümeye imkân verecek kadar aydınlanmıştı. Köyün bu tarafında en yakın bina okul, onun öbür tarafında okulun bahçesi ve hemen sağ kenarında lojman vardı. Yaklaşmışlardı. Birden fısıltı veya hırıltı gibi kaba bir ses duydu. “Hahh.. hıhh..” gibi sesti bu. Geldiği yöne baktı, köyün içine uzayan yoldan dev gibi bir köpeğin inanılmaz bir hızla kendilerine doğru koştuğunu fark etti. Çok tedirgin olarak ne yapacağını düşünürken köpek kendini gösterdi ve aynı sesleri çıkartarak ama havlamadan hızla gelip korkudan çok ince bir sesle ‘ayyhhhh’ demekten başka sesi çıkmayan, Yaşlı Adam’ın arkasına sığınmak üzere onu siper etmeye çalışan öğretmenin ayaklarına sürtünmeye, etraflarında dolaşmaya başladı. O bacaklarına sürtünürken öğretmenin titremeyen hücresi, kabarmayan saçı ve tüyü kalmamıştı. Ne bağırabildi, ne kaçabildi. Zaten kaçmaması tembih edilmişti ya… Sonra Öğretmen fark etti ki bu köpek komşunun köpeği “Güvel” idi. Evde artan ekmekleri verirdi. Ondan sonra kendini nerede görse yanına gelir, âdeta selamlar veya ‘ekmeğin varsa ver’ der gibi etrafında bir süre dolanırdı. Güvel kadar iri ve güçlü köpek hiç görmemişti. Ahmet anlatmıştı, köyde bir akrabasını ziyarete gelen bir kadına aniden saldırıp yere yıkmış ve kolunu bacağını parçalamış…

Köpekler ne kadar sadık hayvanlardı. ‘Kırk yıl geçse kendisine yapılan iyiliği unutmaz’ derler. Oysa kediler nankördür. Bir dakika sonra bile karnını doyuranın elini tırmalayabilir. Bu yüzde yüzlük fark nedendir, nasıldır?

Yaşlı Adam, oradan “Müsaade” deyip, cevap beklemeden ayrılmak istedi. Öğretmen kolunda tuttu ve “Na (Hayır), vara vara (gel gel)” diyerek evi gösterdi; “Misafir” dedi. Yaşlı Adam direndi, Öğretmen direndi ve sonunda adamcağız pes etti. Üçü birlikte lojmana geldiler. Güvel orada beklerken öğretmen kapıyı açtı ve içeri buyur etti. Hemen mumu yakıp masa olarak kullandığı sıranın köşesine koydu. Oturması için yer gösterdi. Yaşlı Adam eliyle köyü göstererek bir şeyler söyledi; oturmadı. Öğretmen ‘Çay’ dedi ve çayı gösterdi. Yaşlı Adam ‘Na’ dedikten sonra yine bir şeyler söyleyerek köyü gösterdi. Öğretmen, kalmak istemediğini anlayınca bir eliyle sıranın gözüne dizdiği sigaralardan üç beş paketi kavradı, diğer eliyle de kapının sağ yanındaki duvarın girintisine koyduğu ve mutfak masası olarak kullandığı bir başka sıranın gözünden de yüzer gramlık paketler halinde satılan Tekel çayından bir paketi alıp uzattı. Yaşlı Adam almak istemedi. Öğretmen çevik bir hareketle ceketinin sağ cebini tutup açtı ve sigaraları tıkıştırdı. Öteki cebine doğru dönerken Yaşlı Adam elini uzattı ve aldı.

Yaşlı Adam kapıya yönelirken öğretmen ona da “Hodeş te razi… (Allah razı olsun.)” dedi. Uzandı elini öptü. O da tam eli öpülürken öğretmenin başından, alnının daha da üst tarafından öptü ve sağ eliyle yüzünü hafif okşayıp çıktı. Birlikte çıktılar, dış kapıdan uğurladı. Okulun arkasındaki yolda kayboluncaya kadar baktı, onun için dua etti ve içeri girdi.

Güvel oralarda dolaşıyordu. Yaşlı Adam’a hiçbir tepki göstermemişti. Demek köpekler bile dostluğu ve dostunun dostunu biliyordu…

(((Bütün okurlarımın ve Müslümanların Ramazan Bayramını kutlar, sulha, barışa, esenliğe ve huzura vesile etmesini Cenabı Allah'tan dilerim. A.B.)))

ELBİSTANLI HANIM ŞAİRLER / 1847-2015

(272 Sayfa, 10 TL)

● ELBİSTANCA

(Kahkahalarla okunan sözlük… Büyük Boy, 350 Sayfa; 15 TL)

● TERK EDEN ELBİSTAN–1

● TERK EDEN ELBİSTAN–2

● TERK EDEN ELBİSTAN–3

(Üç Cilt Toplam 816 Sayfa; 25 TL)

İSTEME VE İLETİŞİM İÇİN:

İstediğiniz Kitap(lar)ın Bedelini

Arif Bilgin’in;

0199-312 78784-5001 Numaralı Elbistan Ziraat Bankası

veya 5185615 Numaralı Posta Çeki hesabına Yatırılıp

Adresinizi

aşağıdaki e-mail adresine bildirmeniz yeterlidir.

[email protected]

.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.