banner136
banner191

Kaç kere yolunu değiştirmiş, tarlaların arasından köyün dışını dolaşmıştı; ama şimdi geceydi, tarlalar daha tehlikeli olabilirdi.

Bu köyden ilk geçişinde yolun en yakın eve yirmi otuz metre uzaklıkta olduğunu görmüştü. O gün daha sonra cami olduğunu öğrendiği bir binanın köşesinde yaşlı ve sakallı bir amcanın çömelip güneşlendiğini görmüş ve ona selam vermek istemişti. Yaşlı olduğu için duymayabilir diye düşünerek yaklaşmak amacıyla bir iki adım atmıştı ki iki evin arasından fırlayan bir köpeğin kendine saldırdığını, onun çıktığı sokaktan iki tane daha, üç, beş tane daha köpeğin bir ordu gibi taarruz ettiğini görmüş ve korkusundan ne yapacağını bilemez halde öylece çakılı kalmıştı. Öğrencisi Ahmet’in “Öğretmen, buranın köpekleri saldırınca hiç kaçma, kımıldama, eylece dur; yoksa üstüne atlarlar. Sakın taş atma, elinde sopa varsa sallama; vallahi parçalarlar...” tembihi aklına gelmiş ve kımıldamadan beklemeye başlamıştı. Zaten yarım dakika içinde köpekler hızla gelip etrafına milimetrik ölçülerle çizilmiş gibi düzgün bir çemberde sıralandılar. Bir yere göndermek istemiyorlar gibi bir halleri vardı. Kımıldamadığını anlayınca köpekler oturup tetikte beklemeye geçtiler. Denemek için bir ayağını adım atar gibi kımıldatsa, anında sekiz on hırlama ile birlikte saldırıya geçmek için dört ayakları üzerine dikiliyorlardı. Böyle beklerken, köpeklerin havlama hırlama sesinin olağanüstü olduğunu anlayan insanlar evlerinin kapısına, sekiz on çocuk sokaktan koşarak meydanlığa çıkmıştı. Durumu görünce de koşularını bitirmeden yaklaşmaya ve bu arada da “Heri Heri.. (git git..)” diye bağırmışlar, onların sesini duyan köpekler de adeta kuyruklarını kıstırıp dağılmışlardı. Çocuklara teşekkür etmişti. Onlar da onun gülümseyen yüzünden midir, kendilerine teşekkür etmesinden mi, yoksa onu bile çaresiz bırakan köpekleri kendilerinin kolayca dağıtmalarına mı neyse kimi tebessüm ederek, kimi kıkırdayarak sevecen cin gibi zekâ fışkıran, ama utangaç gözlerle aralıksız bakarak cevap vermişlerdi.

Şimdi geceydi ve o çocuklar da yoktu…

Gece ilerledikçe yolu göremez olmuştu. Sadece zemini biraz daha sert olduğundan yandaki tarlalara girmediğini anlıyor, eğer şüpheye düşerse kibrit yakıyor ve kontrol ediyordu. Müthiş acıkmış ve kuruyan dudaklarının sızısını duyacak kadar da susamıştı. Nasıl pişmandı, gelirken bir şeyler almadığına…

Böyle, içinden dualar ederek ilerliyor ve sadece “O dereyi nasıl geçebilirim.. Geçtikten sonra o köyün köpekleri saldırırsa nasıl kurtulabilirim?” diye düşünüyordu. İlk geldiğinde “Ben burada ne yapacağım, bu ıssız, dilimi bilmeyen insanların arasında, eşyasız, yiyeceksiz, arkadaşsız nasıl yaşarım. Allah’ın bir an önce kurtar beni!” diye dua ettiği köyüne, lojmanına, odasına, güvene bir an önce kavuşmayı çok arzu ediyordu; ama korkuları aklına düşünce ayakları geri gitmek istiyor, attığı adımları gittikçe küçültüyordu.

Kibrit yaka yaka bir saat kadar ilerledikten sonra birden koyun kuzu sesleri duymaya başladı. Uzaktan onlarca hatta yüzlerce ‘meeee’ sesi geliyordu. Anladı ki karşı istikametten bir sürü geliyor. Daha çok korkuya benzeyen bir farklı duygunun bütün bedenini sardığını hissetti. “Sürü varsa muhakkak çobanı vardır; ama çoban köpekleri de vardır, üstelik çok da azgın olurlar… Gece olduğu için köpek sayısı da fazladır. Ya çoban arkada, köpekler öndeyse?” diye düşünür düşünmez olduğu yere çakılı kaldı. İçinden adım atmak, mümkünse uçarak köyüne kadar gitmek istiyordu. Şöyle dua ediyordu:

‒ Allah’ım ne olur köpekler arkada çoban önde olsun… Ne olur Allah’ım çoban önde olsun… Köpekler öndeyse bile çoban da yanlarında olsun…

Yine kibrit yaktı. Aslında bu çobana bir işaretti. ‘Bak burada biri var’ demek istiyordu. Yakar yakmaz da “Neden yaktım yaa, ya köpekler görür de saldırıya geçerse!” düşüncesi anında korkuya dönüşüyor, ne yapacağını bilemez halde küçük küçük adımlar atıyordu. Yorulmuş, susamış, acıkmış; ter ta topuğundan akmaya başlamıştı.

Koyunların sesi tahminen yüz metre uzaktaydı. Yani tehlike gittikçe yaklaşıyordu. Adeta bütün vücudu kulak kesilmiş köpek sesi duymak istemediği halde onlara ayarlanmıştı. Biriden bir iki metre önünde duyduğu sesle tepeden tırnağa irkildi:

‒ Es selamünaleyküm

Aklından saliseler içinde “Aman Allah’ım selam veriyor; demek ki niyeti iyi... Aa çoban bu, demek ki o öndeymiş; oh!” Ve selamı aldı:

‒ Aleykümselam verahmetullah…

Orada selama böyle misliyle yani daha fazlasıyla cevap vermek makbuldü. Çoban Kürtçe bir şeyler sordu. Öğretmen öğrendiği iki üç kelimeyle cevap vermeye çalıştı:

‒ Kurmançi nızanım.. (Ben Kürtçe bilmiyorum.)

Çoban da cevap verdi:

‒ Türkî nızanım.. (Ben de Türkçe bilmiyorum.)

‒ Ben muallim. Elvendi muallim.

‒ Haa.. Muallim…

‒ Köpek var mı köpek, it, kelb… (köpeğin isimlerini sıraladı)

Çoban geldi, kolundan tuttu ve birlikte yürümeleri için hafifçe çekti. Sürünün içinde, koyunlara sürtünerek sadece bir köpeğin sesini kulağının dibinde duyarak ilerlediler ve en arkadaki köpeği de yirmi metre kadar geçtikten sonra “heri” (git) dedi. Anladı ki artık köpeklerden kurtulmuştu. Sevinçle dua etti:

‒ Hodeş te razi… (Allah razı olsun.)

O da bir şeyler söyledi; ama ne anlayabildi ne de cevap verebildi…

Ohhh dünyalar benim oldu” sözü böyle zamanlarda denirdi; ferahlama, rahatlama, hafifleme, kurtuluş duygusu böyle olurdu herhalde…

Neşeyle ilerlemeye başladı. Çok sürmeyeceğini biliyordu; ama birkaç dakikalık da olsa keyif keyifti, varsın tadını çıkartsın… Açlığını bile unutmuştu o ara.. Elindeki yük gittikçe ağırlaşıyor, çok yoruyor, terletiyor, daha çok su kaybettiğinden daha çok susuyordu. Tedariksiz yola çıktığını düşünerek kendini suçluyor ve kimi zaman sesli, kimi zaman sessiz ‘Çek cezanı’ diyordu.

Dereye yaklaştığını hissetti. Engebeli arazinin inişlerini çıkışlarını adeta ezberlemişti. Havada da hafif bir aydınlanma olmuş, kimi tepeciklerin, uzaktaki ağaç, taş gibi varlıkların silueti seziliyordu.

Derenin kenarına gelince beş altı metre kala durdu. Elindeki fileyi yere koydu. İçinden hiç denemek gelmiyordu. Gözü korkuyordu. Gece bir de suya düşürse üstü başı bir da ıslanırsa hali nice olurdu? Mümkün olsa budaya oturmak, hatta yatmak, sabahı böyle beklemek isterdi. Bu yükle bu dere taşlara basa basa nasıl geçilebilirdi?

Kibritini çıkarttı, çöpün birini yakıp havaya kaldırdı ve taşların dizilişini, ezberlemeye çalıştı. Büyüklü küçüklü dokuz taş vardı; ama ortasındaki iki taşın aralığı çok fazlaydı, üstelik öte taraftaki taş yuvarlağa yakındı. Atlayınca ayağı kayabilirdi. Kayarsa korktuğu olur; elbiseleriyle ve elindeki malzemelerle suya gömülürdü ki, şu soğuk sayılacak havada hasta olmanın kapısı, elindeki malzemelerin heba olmasının kararı demekti.

Daha önce elinde böyle yük varken bir kere geçmişti. O zaman gündüzdü; ama yine de geçebilmiş, o taşlardan atlayabilmiş olması cesareti artıyordu.

Filenin hepsini birden geçirmek zor olacaktı. Dengesini kaybettirebilirdi. Bu yüzden ikiye böldü ve öğrenciler için aldıklarını çıkartıp yere bıraktı. Bir zarar olacaksa onlara olmasını istemiyordu. Bu yüzden ilk geçişle tecrübe kazanacağını, ikincisinde onları daha kolay geçireceğini düşündü. Birden karar verdi filenin tutağından kavrayıp ilerledi. Tahminen ilk taşa yaklaştığını anlayıp kibriti ateşledi. Ona atladı; sonra ötekini aydınlattı ve görür görmez atladı, sonra üçüncüsüne.. Ortaya gelmişti. Yeni bir kibrit yaktı. Karşıdaki yarı yuvarlak taşı görüp aradaki mesafeyi; eğer kibrit sönerse ne kadar uzağa atlaması gerektiğini, nereye basmalı ve orada nasıl durmaya çalışmalı ise onları bir refleks gibi yapabilmek için zihnine kazıdı. Kibriti suya atıp tekrar yaktı. Gözlerinin kamaşmaması için ışığana bakmıyordu. Kaldırıp karşı taşı gördü ve atladı. Çok güzel. Sonra bir daha atladı, sonra bir daha ve üçüncü kibriti yaptıktan sonra diğerlerini kolayca geçti. Fileyi orada bir yere boşaltıp, boynuna atkı gibi astı ve iki kibrit çöpüyle az önceki gibi karşıya kolaylıkla geçti.

Malzemeleri fileye doldurup kıyıya ışıksız yaklaştı. Bir kibrit ile atlaya atlaya ortaya geldi. Elindeki malzemeler öncekinden ağırdı, düşersem bunları sağ yana atayım diye düşünerek sağ eline aldı; zira orası üst kısma göre daha sığ ve taşlıktı. Hesaplayıp atladı. Kendini malzemelerle taşıyamamış, karşıdaki taşa istediği gibi basamamıştı. Bu tarafı daha yuvarlak olduğundan kendini öne doğru çekip düzeltemedi, dengesi bozuldu ve elindeki kibrit suya düştü. Arka üstü suya ve taşlara doğru düşmek üzereyken hızla geri döndü ve az önce üzerinden sıçradığı taşa doğru görmediği halde atladı. Sağ ayağını basmış fakat sol ayağı, çekip dengesini sağlamaya fırsat vermeden dizine kadar suya girdi. Buna rağmen ayağını çekebildi ve düşmemek için sol dizini taşa fena halde çarparak dayamak durumunda kaldı. Fileyi hemen ön kısmına taşın ortasına istemi dışında koydu. Onlara bir şey olmayıp sadece sıçrayan su ile biraz ıslandığını kibriti yakınca anladı. Dizi fena halde acıyordu. Galiba kanamıştı. Elledikçe eline ıslaklık dokunuyordu. Avuçlayıp gözlerini kapatarak acıyı hafifletmeye, içine gömmeye çalıştı. Ovalasa daha çok acıyordu. Ayağa kalksa bir türlü acı veriyordu, çömelse başka türlü. Kemiği çarpmanın acısını iyi bilirdi. Bir keresinde de odun kırarken kayan baltanın ters tarafı dizine değmişti de belki yarım saat acısından yerde kıvranıp durmuştu…

Kalktı. Yine atlamaya hazırlandı. Kibriti yakıp karşı taşı gördü ve daha kararlı olarak hem de atladıktan sonra birkaç taşı daha geçmeye niyetlenerek atladı; atladı atladı ve karşıya geçti. Sonrakilere basarken kibrit söndü; ama diğerlerini de az çok görmüş, nerede olduklarını şuuruna adeta resimlemişti; o hızla devam ederek beş (üç adım değil) adım atlayıcı atletler gibi ve bastığı yerleri görüyor gibi atlayıp karşıya vardı…

Dizinin, kemiklerinin ağrısı zonkluyordu. Buna rağmen başarmanın sevinciyle içi çok ferahlatmıştı. Bu ferahlık çok sürmedi; zira şu küçük tepeciği aşarken köy ile köy meydanı ile karşı karşıya gelecek ve kim bilir kaç köpek saldıracaktı. Ne yapabilirdi? Hiçbir şey. Boynuna ip bağlanmış ve kesilmeye götürülen kurbanlık koyundan bir farkı vardı; o zorla götürülürdü, kendisi gönüllü gidiyordu…

-Devamı haftaya perşembe günü-

ELBİSTANLI HANIM ŞAİRLER / 1847-2015

(272 Sayfa, 10 TL)

● ELBİSTANCA

(Kahkahalarla okunan sözlük… Büyük Boy, 350 Sayfa; 15 TL)

● TERK EDEN ELBİSTAN–1

● TERK EDEN ELBİSTAN–2

● TERK EDEN ELBİSTAN–3

(Üç Cilt Toplam 816 Sayfa; 25 TL)

İSTEME VE İLETİŞİM İÇİN:

İstediğiniz Kitap(lar)ın Bedelini

Arif Bilgin’in;

0199-312 78784-5001 Numaralı Elbistan Ziraat Bankası

veya 5185615 Numaralı Posta Çeki hesabına Yatırılıp

Adresinizi

aşağıdaki e-mail adresine bildirmeniz yeterlidir.

[email protected]

.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.