banner136
banner191

Parasını hesapladı; akşam yemek yiyeceği, kaldığı otele ve ertesi günü görev yaptığı köyün yol ayrımına götürecek dolmuşa vereceği kadar parası kalmıştı. Belki beş altı lira artardı. Zaten iki gündür hep bunları düşünerek harcamıştı. Ramazandı ve oruç tuttuğu için ertesi sabah kahvaltısı ve öğle yemeği yemeyecekti; akşam da eve varacağı için nasıl olsa bir şeyler ayarlardı.

İftarı lokantanın çok yakınındaki bir tarihi caminin avlusunda oturarak bekledi. Ezan okununca oradaki çeşmelerin birinden su içti. Orta yaşlı birinin ‘Oruç açımlığı’ olarak dağıttığı çeyrek ekmeği alıp yedikten sonra camiye girdi. Lokantaya doğru giderken ne yiyeceğini düşünüyordu.

Lokantanın kaldırımdan bir basamak kadar yüksek olan kapısına adımını atar atmaz bir ses duydu:

‒ Ağabey!

‒ Efendim?

‒ Ağabey vallaha dünden beri acım…

Bunu söyleyip önüne bakmaya başladı. On altı on yedi yaşlarında üstü başı dökülen bir gençti. Dengine geldiğinde espri yapma huyundan hiçbir zaman vazgeçmeyen Öğretmen, cevabına espri kattı:

‒ Vallaha ben de dünden beri acım.

‒ Benim param yok amma.. Sen şimdi yersin…

Benim param yok amma.. Sen şimdi yersin…” cümlesi müthiş etki etmişti. Evet, ikisinin arasındaki fark en az buydu. Hoşuna da gitmişti delikanlının zekâsı ve ısrar tarzı.

‒ Sen de şimdi yersin…

Delikanlı anlamamıştı. Gözlerini kaldırıp ne demek istediğini daha iyi anlamak için dikkatle bakmaya başladı. Gözlerinde parlayan ya sokaklarda çok süründüğünü ya da insanları çok aldattığını gösteren arsız bir ışık gibiydi. Mübarek günde vebale girmek istemedi; hüsnü zan etti. İçeri girerken, eliyle ve diliyle buyur etti:

‒ Gel bakalım…

İkisi birlikte girdiler. Cam kenarında güzel bir masa boştu. Yeni boşaldığı belliydi. Kendini tanıyan garson oraya buyur etti. Oturduktan sonra garson hızla masayı toparlarken siparişi almak istedi:

‒ Hoca’m emriniz?

‒ Ben bir İskender yiyeyim. Delikanlı da ne isterse ver…

Delikanlı öylece bakıyordu.

‒ Hadi söyle!

‒ ….

‒ Neden söylemiyorsun ki?

‒ Bana ekmek arası bir şeyler versinler yeter ağabey.. Ya da salçalı pilav...

Salçalı pilav; tabaktaki bir porsiyon pilavın üzerine sulu yemeklerden genellikle de kuru fasulyenin suyundan ve iki üç de tanesinden kepçeyle alıp gezdirerek boşaltılan pilavdı. Sade pilav parası ile farkı yoktu. Öğretmen itiraz etti:

‒ Olmaz. Olur mu öyle şey!..

Sonra garsona dönüp siparişi verdi:

‒  İki tane İskender getir. İki de tatlı…

&

Sabah erken uyanmıştı, ama havanın serinliğinden dolayı yataktan çıkası gelmedi. Bir süre gerinerek, şekerleme yaptıktan sonra kalkıp lavaboya gitti. Elini yüzünü yıkarken yolda imkân bulamayabilirim diye düşünerek el yüz yıkama işini abdeste çevirdi.

Köyünün yol ayrımına kadar dolmuşla giderdi. Akşama kadar dolmuşu bulmak mümkündü; ama yol ayrımından sonra sekiz dokuz kilometre yürümesi gerekirdi. Bu yolu ve iftar olmadan evde olma zamanını hesaplayarak ikindi namazından sonra yola çıkmayı planladı. İnip elindeki fileyi otel kâtibine emanet ettikten sonra “Birazdan geleceğim” deyip çıktı.

Bir zaman öylesine caddelerde yürüdü. Tarihi surların iç kısmına paralel yapılmış caddede ilerledi. Dünyada Çin seddinden sonra en büyük sur olduğunu ve buna ülkesinin sahip olduğunu düşünerek gurur duydu.

İkindi yaklaşırken yorulduğunu, köye varmak için iki saatten fazla yürüyeceğini düşünerek artık yola çıkmaya karar verdi ve filesini almak üzere otele yöneldi. Yaklaşınca sürekli uğradığı ve kırtasiye dükkânına uğradı. Şöyle bir bakarken okulda okuduğu, çok beğendiği ve ille kendisinin de olmasını istediği Gültekin Sâmanoğlu’nun “Alacakaranlık” isimli kitabı görmesin mi? Hemen aldı ve fiyatını sordu:

‒ Altı lira Hoca’m..

‒ Altı lira mı? Bu kitabı benim için üç gün ayırmanız mümkün mü? Satmasanız da gelince alsam..

‒ Bekletemem Hoca’m, müşteri çıkarsa satarım. Zaten bir tane kaldı.

Bunu alsa dolmuşa verecek para çıkışmayacaktı, almasa bir daha bulamayabilirdi. Bir iki kere kapıya gitti geldi ve “Yaya giderim, anasını satayım. Şu tarif edilen 25 kilometre civarında olduğu söylenen kestirme yoldan giderim…” diye düşündükten sonra almaya karar verdi.

Zamanı daralıyordu. Kitabı filenin içine attı ve yürümeye başladı. Tamamen yaya olarak gitmeye tam karar vermeden önce “Acaba otel parasını borca bıraksam olur mu?” dedi kendi kendine. Bir saniye sonra da sorunun cevabını yine kendisi verdi: “Yahu otobüs bileti, doktor muayenesi, eczaneden alınan ilaç ve otel parası borca bırakılır mı? Hiç duymadım. Teklif etmem ayıp olur. En iyisi yürüyeyim…

Elindeki filede öğrencilerine aldığı kırtasiye, kendine aldığı dört beş kitap, Standart marka iki dalgalı, pilli el radyosu ile pijama ve tıraş takımını koyduğu küçük bir çanta vardı. Radyo onun için vücudunun bir organı gibiydi. Bulunmaz bir arkadaştı. Dünyaya açılan penceresi, eğlencesi, dinlencesi, gözü kulağı idi… Nereye gitse yanındaydı, sınıfta, kitap okurken, yazı yazarken, yolda yürürken, yatarken…

Üç gün sonra 29 Ekim Cumhuriyet bayramı tatili olacağı için evdeki yiyecekler idare eder düşüncesiyle hazır yiyeceklerden hiç bir şey almamıştı. Bilseydi böyle yürümek zorunda kalacağını bir kitap eksik alırdı da onun parasıyla oruç açımlığı alırdı. “Hayırlısı bakalım” deyip düştü yola.

Bu yolu tarifle biliyordu; ama hiç gitmemişti. Köyünden bakınca çok uzaktan bir çizgi halinde stabilize caddesi upuzun görülürdü. Ana yoldan ayrılıp bu caddeye çıktı mı gerisi bacaklara kalıyordu. Köyün hizasına kadar yürüyecek sonra köye dönen toprak yola kavuşacaktı ki görmeden yürüse bile eve kadar getirirdi; zira lojmanın yanından geçerdi…

Diyarbakır Mardin yolunda iki üç kilometre yürüdükten sonra bir kamyon durdu yanında. Şoförü ters tarafta olduğu için sağ tarafındaki kapıyı açıp seslendi:

‒ Hoca’m buyur…

Diyarbakır’a ilk geldiğinde hangi dükkâna, kahveye ve hatta daireye girse herkesin “Hoca’m” hitabını duyunca şaşırmış, “yahu alnımızda mı yazıyor öğretmen olduğumuz, bunlar nereden biliyor?” diye kendi kendine sorup durmuştu. Sonra anladı ki orada devlet memurları ve öğretmenler farklı giyiniyor. Daha derli toplu, daha temiz ve takım elbise falan. Fiziki görüntüleri de daha farklıydı… Genç olanları genellikle öğretmendi. Yani tahmin ediyorlardı ve tutturuyorlardı. Bu yüzden şoförün “Hoca’m” demesini önemsememişti bile.

İkilemde kalmıştı. Köye kadar düşündüğü yoldan yürümek isterse binmemeliydi, zira az sonra asfalt yoldan ayrılacaktı; ama binerse ilçesine varmadan epey beride kendini köyüne götürecek toprak yolun başında inecekti. Bu yol sekiz dokuz kilometreydi. İçinden karar vermeden biraz da kapıyı açık tutmak için bir eli direksiyonda, bir eli kapıda uzanmış halde cevap bekleyen şoföre ayıp olmasın diye yürüyüp bindi ve şoför mahalline oturdu.

‒ Selamün aleyküm

‒ Aleykümesselaaam Hoca’m. Merhaba.

‒ Merhaba

‒ Nereye yolculuk?

‒ Ortaşar köyüne.

‒ Ooo Hoca’m oruç tutmuyor musun yoksa, bu kadar yol yürünür mü, nasıl göze aldın?

‒ Yürümeyi severim de…

‒ Adını bağışla…

Böylece sohbet başlamış ve Beşpınar köyünün karşısına düşen yol ayrımında inerken bitmişti.

‒ Hadi uğurlar olsun Hoca’m.

‒ Sağ ol. Allah yol açıklığı versin…

Köye doğru beş altı adım atmıştı ki Beşpınar köyünden akşam ezanı yükseldi.

‒ Allahu ekber, Allahu ekber…

Durdu. Dönüp Beşpınar’a baktı. “Acaba gidip hiç tanışmadığım öğretmenlerinden birine misafir mi olsam” diye geçirdi içinden. Öylece kaldı. Kararmaya başlayan havada saatlerce yol yürümeyi gözü kesmez olmuştu. Üstelik orucunu açacak bir şeyi de yoktu. Susamıştı. Sonra “Yarını öldürmüş olurum. Öğleye kadar okul kapalı kalır.. Olmaz…” diyerek besmele çekti ve koyuldu yola. İleride küçücük bir tümsek vardı, onun bir tarafının çimenlik olduğunu hatırladı. Varınca akşam namazının farzını kıldı, kısa bir dua ve “Hz. Âdem’den kıyamete kadar ölen ve ölecek olan tüm inananların ruhuna” Fatiha okuyup yoluna devam etti. Ne zaman Fatiha okusa sevabını, azalmadan herkese verileceğini bildiğinden böyle bağışlardı. Kimseyi ayırt etmez, kimsenin mahrum ve mahzun kalmasına gönlü asla razı olmazdı.

Eylül 22’de gece gündüz birbirine eşit olurken, o günden sonra gündüzler gittikçe kısalır. Her gün hava daha erken kararmaya başlar. Hele bir de ayın ışığı yoksa, yatsı olmadan zifiri karanlık kaplar her yeri…

Bu yolu geldi geleli belki on kere belki yirmi kere yürümüştü. Işık olmasa da ezbere bilirdi. İki şeyden korkuyordu; birincisi köyünden önce içinden geçmek zorunda kaldığı köyün köpekleri, ikincisi de bu köye gelmeden üç yüz metre öncesindeki dere. Derede köprü yoktu. Yolun bu tarafı ile öteki tarafı arasına büyüklü küçüklü taşlar dizilmişti. Bunlara basarak, birinden ötekine atlayarak geçiliyordu. Gündüz keklik gibi sekerek geçerdi; ama şimdi gece suya düşmeden geçmesi mümkün olacak mıydı acaba? Ya köpekler? Kaç kere ellerinden (yani dişlerinden) köylü gençler, çocuklar, yaşlılar kurtarmıştı. Şimdi geceydi. İnsanlar evlerine çekilmişti; eğer köpekler her zamanki gibi saldırıya geçerse ne yapacaktı?

-Devamı haftaya perşembe günü-

ELBİSTANLI HANIM ŞAİRLER / 1847-2015

(272 Sayfa, 10 TL)

● ELBİSTANCA

(Kahkahalarla okunan sözlük… Büyük Boy, 350 Sayfa; 15 TL)

● TERK EDEN ELBİSTAN–1

● TERK EDEN ELBİSTAN–2

● TERK EDEN ELBİSTAN–3

(Üç Cilt Toplam 816 Sayfa; 25 TL)

İSTEME VE İLETİŞİM İÇİN:

İstediğiniz Kitap(lar)ın Bedelini

Arif Bilgin’in;

0199-312 78784-5001 Numaralı Elbistan Ziraat Bankası

veya 5185615 Numaralı Posta Çeki hesabına Yatırılıp

Adresinizi

aşağıdaki e-mail adresine bildirmeniz yeterlidir.

[email protected]

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.