banner136
banner191

Adam çok acıkmıştı. Sabah, memur olan eşi erkenden gitmişti. Kendisi yıllık izninin bir bölümünü kullanıyordu. Kalkınca kahvaltı hazırlamaya erinmiş ve hiçbir şey yememişti. Oğluna süt ve muz vererek doyurmuştu. Öğleden sonra oğlu ile birlikte çarşıya çıkarak alış veriş yapmış ve eve erken gelerek eşinin sevdiği bir yemek yapmaya koyulmuştu. Eşinin işten çıkmasına bir saat kala telefon etti:

‒ Ben çok acım, sabaha da bir şey yememiştim. Çocuk da acıkmış olacak ki ikide bir dolaptan meyve sebze alıp yiyor. Bugün eve gelirken yürümesen de işten çıkar çıkmaz otobüse binsen…

‒ Tamam.

Aslında biraz da sürpriz yapmak, onu sevdiği yemekle karşılamak istiyordu. Yemek tencerede kaynarken dünden kalan bulaşığı yıkadı. Çayı ocağa koydu; ikisi de severdi. Yemeği tamamladı ve masayı hazırlamaya başladı.

Saate baktı, eşi işten çıkalı yarım saatten fazla olmuştu. Bu ana kadar gelmeliydi. “Belki otobüs üç beş dakika geç gelmiştir” diye düşünerek tahammülünü zorladı.

Küçük oğlu artık dayanamıyor ve yemek istiyordu. Adam ise ailenin hiç değilse akşam yemeklerinde bir arada olmasını hep prensip olarak uygulamaya çalıştığından oğlunu oyalıyordu. Bugüne kadar bir kere bile eşinin gelme ihtimali varsa tek başına oturup yemek yememişti. Bunu eşine saygısızlık olarak görürdü. Dahası çarşıda, şurada burada te başına iken yemek yeme alışkanlığı yoktu. Aç olsa da ‘onların da hakkı var, ben bunu yerken onlar belki yiyemiyorlardır’ diye düşünürdü.

Yeniden telefon açtı. Eşi nefes nefese konuşmaya başladı:

‒ Alo

‒ Nerede kaldın ya, otobüse binmedin mi yoksa?

‒ Binmedim. Az kaldı. Yürüyorum.

‒ Ama sana acele et demiştik, acıktık demiştik. Neden binmedin?

‒ İyi iyi.. Ben spor yapmayacak mıyım? Yürüyorum…

İkisi de kapattı telefonu. Ne tadı kalmıştı ne tuzu. Kadın epeydir pervasızdı, başına buyruktu, kocasını neredeyse pek hesaba almıyordu. Adam ise hem onu çok sevdiğinden hem de kırmak, üzmek istemediğinden çok şeye katlanıyordu. Bazen de tepesi atarsa bağırıp çağırırdı, hepsi bu!

O gün de öyle oldu. Eşi gelince bir süre seslenmedi. İstedi ki özür dilesin, gönül alacak bir şeyler söylesin. O ise hiç oralı değildi. Bir taraftan sofradaki eksikleri tamamlarken yüksek sesle sordu:

‒ Yahu acıktık dedik, otobüse bin dedik; ne olurdu sözümüzü tutsaydın?

‒ Yürüdüm işte. Ne bağırıyorsun? (O da bunu söylerken bağırıyordu. Farkında mıydı acaba?)

‒ Yahu insan biraz saygı duyar, söz dinler. Bak çocuk da acıktı. Üstelik otobüse bin deyince ‘tamam’ dedin, bizi beklenti içine girdirdin. Niye binmedin?

‒ Binmedim işte. Bağırma bana!

‒ Sen de bağırıyorsun.

‒ Yeseydiniz.

‒ Benim öyle bir âdetim yok biliyorsun!

‒ Allah Allah ben spor yapma fırsatı bulamayacak mıyım?

‒ Yahu ne kadar bencilsin. Gel demiştik. Tamam demiştin. Daha sonra yürüseydin.

‒ Bana bencil deme.

‒ Bu yaptıkların bencillik ama..

‒ İyi tamam…

Küstü kadın… İkisi de pek yemek yemediler. Akşam tek kelime konuşmadan sessiz oturdular. Bu arada adam kalkıp demlenen çayı bardaklara koydu ve getirdi. Hep böyle yapardı zaten. Epey önceye kadar İlk çay servisini eşi, sonrakileri hep kendisi yapardı. Onun yorulduğunu düşünür, elinden geldiği kadar dinlendirmeye çalışırdı. Bunları düşünerek çay işini tamamen üstlenmişti. Getirirken eşinin almayacağını tahmin ediyordu. Getirip eline uzatır gibi yakınından geçirdi ve yanındaki sehpa koydu. Eğer elinde bir kımıldama görseydi ona uzatacaktı. Koydu; ama kadın içmedi. Kendisi içti, o bir yudum bile almadı. Biliyordu; inadı tuttu mu tutardı…

Daha önceleri de böyle gerginlikleri olur, zaman zaman bağrışırlar, küserler ama kısa zaman sonra, çoğunda da daha o gün birbirine hiçbir şey olmamış gibi davranmaya ve konuşmaya başlarlardı. Son zamanlarda eşi huy değiştirmiş, kocasının alttan almasına karşı o daha katı, daha pervasız, hatta daha saygısız davranmaya başlamıştı.

Adam katlanıyor ve evde olduğu her gün bulaşıkları yıkıyor, eşinin yıkanması için makineye attığı çamaşırları seriyor, kuruduktan sonra toplayıp kime aitse ayrı ayrı katlıyordu. Çoğu zaman yemek pişiriyordu…

Dargın ya kadın, inat ya akşam eve gelince yemek de yememeye başladı. “Karnım tok” diyordu. Oturup oğlu ile birlikte yiyorlardı. Vakit geçince de çaktırmamaya çalışarak bir şeyler alıp atıştırıyordu. Adam, çay demliyordu, kadın içmiyordu. Meyve yıkayıp getiriyordu; ama o, ya almıyor ya da lütfen alsa bile bir kenara koyup yemiyordu.

Kadın ‘ders olsun’ düşüncesiyle yatağını da ayırarak sanki kocası evde yokmuş gibi davranıyordu…

Adamın bunlara karşılık, bir ceza olsun diye çayı tek kendisine almaya başladı. Her defasında da o çok sevdiği çay canına sinmiyordu; ama böyle yapıyordu. Öte yandan adam kendince böyle bir ceza verirken, kadın “Zaten ben çay içmeyeceğim, getirsen ne olur getirmesen ne?” der gibi alıp içmemekle o cezayı baştan savuşturmuştu. Olsun, adam yine de böyle davranıyordu…

Belli ki ‘özür dilemesini’ bekliyordu kadın. Adamsa “Benim ne suçum var ki özür dileyeceğim. Tam aksine onun özür dilemesi gerekir…” diye düşünüyordu. Bununla da kalmıyor, her fırsatta ortamı yumuşatmak için konuşmaya çalışıyordu. Her gün telefon edip bir şey alınıp alınmayacağını, akşama ne yenileceğini soruyordu.

Kadın, adeta bir yapay varlığa dönüşmüştü.

Günler böyle geçmiş ve ramazan ayı yaklaşmıştı. Mübarek günlere dargın, kırgın girmeyi doğru bulmuyordu. Günahtı. Son bir deneme daha yapmak istedi; eğer makul bir cevap alırsa kendisinin haklı olduğuna inandığı halde özür de dileyecekti.  Akşam için alış veriş yaptı, eve geldi ve eşini beklemeye başladı. Gelince elini uzattı:

‒ Hoş geldin fıstıkların en yeşili…

Küçük bir tebessüm etti eşi ve istemez bir tavırla cevap verdi.

‒ Hoş bulduk.

Yemek hazırlandı sessizdi. Yemek yediler sessizdi. Kadın alış veriş malzemelerini yerleştirmiş ve neredeyse on beş gündür ilk defa çayı ocağa koymuştu. Bu adama çok büyük ümit verdi. Galiba karlar eriyecek, buzlar çözülecekti. Yemek sonrası çay içerlerdi. Gerçi bu âdeti adam birkaç haftadır tek başına sürdürüyordu; ama… Yemekten sonra televizyon izleniyordu; haberler, siyasi tartışmalar, birkaç dizi eksik olmazdı. Adam çayın demlenmiş olduğuna kanaat getirdiği bir anda içinden önemli ve kararlı bir şekilde düşünmeye başladı: “Hanım yumuşamış görünüyor. Kendime çay alırken ‘sen de çay alır mısın’ diye sorayım; eğer alırsa onun beklediğini sandığım özrü dileyeyim; ama almazsa ben de kendisi gibi davranmaya başlarım. Evde hiçbir işe karışmam, hiçbir şey alıp getirmem ve onun hazırladığı yemekleri de yemem…” Ayağa kalkıp reddedilmekten korkarak ve yüzüne bakmadan sordu. İçinden ‘evet isterim’ demesini ne kadar bekliyordu bilseniz!

‒ Ben çay alacağım, sen de ister misin?

‒ Yok.

Duymamıştı, adam. Televizyon açıktı. Yanında iken sormuştu. Cevap vermedi sanarak dönüp yüzüne baktı ve sadece ‘içer misin’ dedi. Kadın hafif tebessüm ederek (ne kadar da güzel olurdu gülünce) hançer sokar gibi cevap verdi:

‒ Yok dedim ya!

Dünya bir başkaydı artık. Renkler, içtiği çayın tadı; kurduğu hayaller başkaydı. Yine bir ramazan daha huzursuz geçecekti, yine ibadet etmişler mi etmemişler mi pek tadını alamadan, farkına varamadan geçecekti…

Üstelik adam kararlıydı; evde tek başına gibi yaşayacaktı…

-Perşembe günü buluşalım-

ELBİSTANLI HANIM ŞAİRLER / 1847-2015

(272 Sayfa, 10 TL)

● ELBİSTANCA

(Kahkahalarla okunan sözlük… Büyük Boy, 350 Sayfa; 15 TL)

● TERK EDEN ELBİSTAN–1

● TERK EDEN ELBİSTAN–2

● TERK EDEN ELBİSTAN–3

(Üç Cilt Toplam 816 Sayfa; 25 TL)

İSTEME VE İLETİŞİM İÇİN:

İstediğiniz Kitap(lar)ın Bedelini

Arif Bilgin’in;

0199-312 78784-5001 Numaralı Elbistan Ziraat Bankası

veya 5185615 Numaralı Posta Çeki hesabına Yatırılıp

Adresinizi

aşağıdaki e-mail adresine bildirmeniz yeterlidir.

[email protected]

 

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.