banner136
banner191

Bu iki kavramdan millet bıktı, usandı artık. Aslında hiç kimse bu iki kavramı duymak istemiyor. Ama gelin görün ki burası Türkiye. Bu coğrafyada öteden beri taşlar yerinden oynatıldığı için, oynatılan taşları eline alan herkes, karşı tarafın kafasını yarmak için akılsızca, şuursuzca ve yarışırcasına  birbirine atıyor.

Konunun özünü uhûlet ve suhûletle anlamak, dinlemek ve bu bağlamda sorunlara samimiyetle çözüm üretmek isteyen kimse de pek yok gibi. Tüm televizyon kanalları da reyting uğruna yangına körükle giderek, kadın cinayetlerini sözel ve görsel olarak en ince ayrıntılarına varıncaya kadar haber konusu yapıp, ekranlarda kitlelere aktarıyorlar. Gittikçe bilenen ve öfkelenen taraflar da, bu haberlerden ve aktarılış biçimlerinden etkilenerek birbirlerine düşman oldukça oluyorlar.

Zâten feodal kalıntıların hâlâ hüküm sürdüğü ve insanlarının da çok duygusal olduğu bir toplumda bu tip haberler ve olayların tek yanlı olarak veriliş biçimleri, ister istemez bir tahrik unsuru olarak insanların bilinç altına yerleşiyor ve televizyonların olumsuz bir kamuoyu oluşturmasına “RTÜK” maalesef bir şey yapmıyor ya da yapamıyor. Hele de işin içerisine muharrik faktör olarak cinsiyetçilik, ideolojik ve politik argümanlar girince, mesele “Gordion’un kör düğümüne” dönüşüyor. O zaman bu düğümü çözebilene aşk olsun demekten başka elden bir şey gelmiyor.

Hele de Sosyolojik açıdan çok kırılgan olan geleneksel İslâm anlayışının hâkim olduğu bu topraklarda yaşayan insanlar, Modernizm’in saldırgan ve yıkıcı yüzüyle de karşı karşıya gelince; başlarına gelen olaylarla ilgili olarak ne yapacaklarını bilemiyor ve sonuçta maalesef dramatik ve istenmedik bir takım durumlar ortaya çıkabiliyor.

Aile içi şiddet, kadına şiddet, kadın cinayetlerini önleme, cinsiyet eşitliği, cinsiyeti tanımlama ve yönelim gibi konularda güya kadınlara ve diğerlerine bir takım koruma kalkanları ve yasal teminatlar getirme adına imzalanan uluslararası sözleşmeler (İstanbul Sözleşmesi ve diğerleri) ve bunlara paralel olarak çıkarılan iç hukuk düzenlemeleri; bırakınız sadra şifa olmayı da, konuyu ve sorunları daha da içinden çıkılamaz bir hâle getirdi.

Kadın cinayetleri, boşanmalar, aile yuvalarının dağılması, aile yapılarının parçalanması, evlenme yaşının gittikçe yukarıya doğru çekilmesi ve evlenecek genç adayların “evlenme sendromu” yaşayarak gittikçe yuva kurmaktan imtina etmeleri ve bu konuda olumsuz bir psikoloji geliştirmeleri gün geçtikçe hızla artmaktadır.

İmzalanan tüm uluslararası sözleşmeler, bunlara paralel olarak çıkarılan yasalar ve alınan bütün tedbirlere rağmen kadın cinayetlerinin önlenememesi ve buna bağlı olarak aile içi sorunların gittikçe artması üzerine, bu konunun tüm boyut ve buutlarıyla kapsamlı bir şekilde araştırılması için geçen hafta TBMM’de bir “Araştırma Komisyonu” kurulmasına karar verildi.

Ancak şunu üzülerek ifâde etmem gerekir ki; Meclis’in bu araştırmalarından da bir sonuç çıkmayacaktır.  Sorunlar katlanarak büyüyecek ve bu şartlarda bu sorunlara maalesef kalıcı ve köklü çözümler bulunamayacaktır.

Bu düşüncem önyargıyla söylenmiş pesimist (karamsar, kötümser) bir düşünce değil, bilâkis Sosyolojik olarak toplumsal yapıda ve sosyal hayatta yapmış olduğum gözlemler, analizler ve istatistiksel verilere göre oluşmuş olan bir düşüncedir. En iyi müfessir olan zaman, kimin haklı olduğunu elbet bir gün gösterecektir…

Peki ben neden “ bu şartlarda bu sorunlara köklü ve kalıcı çözümler bulunamaz” iddiasını taşıyorum?

Bunun birçok nedeni var ama, ben bu makalenin sınırlılıkları içinde sadece belli-başlı olanlarına temas etmekle yetineceğim:

  1. Her şeyden önce meseleye rasyonel (akılcı) ve bilimsel olarak yaklaşılmıyor.
  2. İdeolojik ve politik mülâhazalarla herkes birbirini alt etmeye çalışıyor.
  3. Özellikle kadınlar bu kavgaya âlet ediliyor, ideolojik ve politik olarak herkes kadınlar üzerinden nemalanmaya çalışıyor. İşin acı tarafı da kadınlar duygusal oldukları için, bunun farkında bile değiller.
  4. Sorunların çözümüne iyi niyet ve samimiyetle yaklaşılmıyor. Bir “İnatlaşma ve Öfke Psikolojisi” içinde taraflar -metafor olarak söylüyorum- “İspanyol Boğaları” gibi akılsızca ve şuursuzca birbirlerine saldırıyorlar.
  5. Az da olsa sorunların çözümüne yönelik gerçekçi öneriler sunan ve yaklaşımlar sergileyen kimi iyi niyetli ve samimi insanların sesleri de, “İnatlaşma ve Çatışma Psikolojisi”nin anafor ve   girdaplarında ve dahi karanlık dehlizlerin soğuk koridorlarında kaybolup gidiyor.
  6. Bu toplumda yaşayan insanlar sorunlarını akılcı ve bilimsel yöntemlerle çözmeyi öğrenemedikleri için, kavga etmeyi ve kaba kuvvete başvurmayı çok seviyorlar.
  7. Sosyal değişim modellemeleri, agresif ve saldırgan Modernizm, vahşi Kapitalizm, eğitimsizlik, cehâlet, ekonomik yetersizlikler, ahlâkî yapıdaki çöküntüler, değerlerin alabildiğine aşınması, cinsel sapkınlıklar, kültürel dinin sorunları çözmede yetersiz kalışı, Kur’an merkezli bir İslâm anlayışının sorunları çözmede devreye sokulmak istenmemesi gibi faktörler meselenin çözümsüz kalmasına sebep oluyor.
  8. Her ne kadar devletimiz laik bir hukuk devleti olsa da; toplumun kahir ekseriyetinin Müslüman olduğu göz önünde bulundurulduğunda, bu sorunların çözümüne yardımcı olması açısından neden Kur’an’daki ilgili âyetlere ve Rasûl’ün Veda Hutbesi’ndeki sözlerine hiç bakılmıyor? Sorunların çözümüne yönelik olarak neden bu önemli kaynaklardan istifade edilmiyor? Yoksa bu kaynaklara yapılacak olan atıflar çok önemsiz ve değersiz olarak mı algılanıyor? Atıf yapılmak isteniliyor ama; azgın azınlığın şirretinden mi korkuluyor? Yoksa iktidara çok yakın, iktidarla iç içe olan ve yönetimin üst katlarında yer alan fakat Modernizm’in etkisiyle değişmiş, dönüşmüş Müslüman Türk kadınlarının içine düştüğü “Kompleks Psikolojisi” ile Batı ve Avrupa Konseyi orijinli olan “İstanbul Sözleşmesi”nin içindeki maddeleri, Allah’ın kitabı Kur’an’daki âyetlerden ve Rasûl’ünün Veda Hutbesi’ndeki aile ve kadın haklarıyla ilgili sözlerinden daha mı çağdaş, daha mı üstün ve daha mı değerli buluyorlar? İşte bu değerli kaynakları (Kur’an ve Sünnet) “mehcûr (terkedilmiş, kendi hâline bırakılmış)” olarak bırakmak, bu toplumda bu tür sorunların çözümünü maalesef ki imkânsız kılıyor.
  9. Kadın konusunda ve kadın sorunlarını çözmede neden hep kadınlar ön plana çıkarılıyor? Yoksa aile denilen müessese sadece kadınlardan (feminen) mı oluşuyor? Erkekler (maskulen) bu işin neresinde? Olaya neden hep tek taraflı olarak bakılıyor? Aile yapısındaki erkeklerin rolleri görmezlikten gelinirse, kadın cinayetleri ve ailedeki sorunlar nasıl çözülecek? Neden Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı bünyesinde “Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü” var da,  “Erkeğin Statüsü Genel Müdürlüğü” yok. Yoksa aile kurumundaki erkekler ikinci sınıf vatandaşlar olarak mı görülüyor? O zaman eşitlik ilkesi ile ilgili olan Anayasanın 10. Maddesi ne olacak? Anayasal da olsa kadınlara pozitif ayırımcılık yapmak, adâletin tecellisi açısından rasyonel bir tutum ve yöntem midir? Böyle bir tercih, fıtrat ve ontolojik yasalarla çelişmez mi? Asıl olan; Yeryüzünde, toplumda ve ailede hiçbir varlığa, hiçbir insana ayırımcılık yapmadan, karşılıklı görev ve sorumluluk çerçevesinde adâleti tesis ve tecelli ettirmek değil midir? İşte olaylara bu tek taraflı bakış açısı ve yaklaşım biçimlerinden dolayı sorunlar bir türlü çözülemiyor.
  10. Eğer sesimi Meclis Araştırma Komisyonu üyeleri ve Sayın Cumhurbaşkanı duyarlarsa, bu işleri insan merkezli ve adâlet temelli ilkeler üzerine bina edecek ve sadece kadın değil, toplumdaki tüm insanların sorunlarını âdil ve âcil biçimde çözecek bir “İNSAN HAKLARI BAKANLIĞI”nın âcilen ve behemahâl kurulmasına şiddetle ihtiyaç vardır. (Kurulacak olan bu Bakanlık bünyesinde kadın, erkek, çocuk, aile vs. ile ilgili birimler bulunabilir. İstenilirse -ki istenmez- bu Bakanlığın teşkilâtlanma şemasını ve bürokratik yapısını bir teklif olarak hazırlayabilirim).

Bizim yıllardan beri “İstanbul Sözleşmesi iptal edilsin” şeklindeki tüm çaba ve çağrılarımıza rağmen, bu sözleşmenin mimarlarından KADEM ve KADEM’i kafaya alan feminist dernekler ve kadın olmanın cinsiyet ortak paydasında buluşan ve iktidara kayıtsız-şartsız destek veren kimi kadın yazar ve gazeteciler ile kadın siyâsetçiler, bizim bu çağrılarımıza kulak tıkıyor, hatta yeri geldiğinde sözleşmeyi cansiperâne bir şekilde savunarak müthiş bir direnç gösteriyorlardı.

Biz, “Bu Sözleşme, Müslüman Türk Milletinin aile yapısına ve değerlerine karşı kurulmuş olan bir tuzaktır” dediğimizde ve ulusal gazetelerde köşe yazarlığı yapan kadın gazetecilerin sözleşme lehinde yazdıkları yazıları eleştirdiğimizde; meseleye parti taassubuyla ve partizanca yaklaşan kimi “Mahalle Bekçileri” de, bizim İslâmî ve ahlâkî ilkeler çerçevesinde iyi niyet ve samimiyetle yaptığımız uyarılarımıza tahammül edemiyorlar ve bize şiddetle karşı çıkıyorlardı.

Gelinen nokta itibariyle “İstanbul Sözleşmesi” iptal edildiğine göre, bizim bu konudaki düşünce ve tasavvurlarımız da doğrulanmış ve teyit edilmiş oluyor. Aksi takdirde sözleşme iptal edilmezdi. Şimdi merak ediyorum; bizi bu konuda eleştiren “mahalle bekçileri”, bizden bir özür dileme erdemini gösterebilecekler mi, gösteremeyecekler mi? Yoksa görmezlikten ve duymazlıktan mı gelecekler?!..

İstanbul Sözleşmesi iptal edilince, hangi çevrelerin ayağa kalktığı ve şiddetle karşı çıktıkları herkesin mâlûmlarıdır. Bu görüntü bile bizim haklılığımızın delili ve tescilidir. Ancak doğal olarak KADEM ve KADEM üzerinden İstanbul Sözleşmesi’ni destekleyenler de hiç şüphe yok ki çok üzülmüşlerdir. Hatta KADEM yöneticileri bir bildirge yayınlayarak (İstanbul – 2021 Bildirgesi) daha güçlü bir şekilde mücadelelerine devam edeceklerini ilân ettiler bile. Bu bildirgeyi 21 Mart 2021 tarihinde Yeni Şafak gazetesindeki köşesine taşıyan Prof. Dr. Hayrettin Karaman da, neredeyse bu bildirgeye kefil olarak kamuoyuna subliminal mesajlar verdi.

Ben de bu bildirgeyi okudum. İnsaf ve hakkaniyet dairesinde hazırlanan bu bildirgenin altına ben de imzamı atarım. Ancak önemli olanın uygulamalar olduğunun altını çizerek ve bu konuların kişilerden (Karaman Hocaya saygı ve muhabbetimiz vardır), kurumlardan (KADEM) ve partilerden (AK Parti ve diğerleri) bağımsız olduğunu vurgulayarak, Allah’ın hakkının ve hatırının, herkesin ve her kurumun hakkının ve hatırının üzerinde olduğunu da hatırlatarak meseleyi vuzuha kavuşturmak gerekir.

Diğer yandan şunu da ilâve etmek gerekir ki; iptal edilen İstanbul Sözleşmesi’nin yerine daha geniş kapsamlı bir sözleşmenin hazırlanacağını, hatta çalışmalara başlanıldığını ve adına da “Ankara Sözleşmesi” denileceğini ifâde eden haberler medyaya yansımış durumda.

Ancak, bütün bu işler yapılırken stratejik bir hata yapılıyor.

O da şu:

Bu çalışmaların merkezinde ağırlıklı olarak hep kadınlar ve kadın dernekleri yer alıyor. İlk etapta bu yaklaşım biçimi doğru gibi görünüyor ama, aslında ve özünde doğru değildir. Çünkü, eşitlik prensibi ve hayat sahnesinde yaşanarak oynanan oyunun “İlâhî Senaryo”su gereği, olayın çift kutbu ve çift aktörü vardır. O hâlde tüm taraflar bu çalışmalara katılmalıdır. Yoksa ortaya çıkacak olan çözüm paketleri “topal ördek” durumuna düşecek ve “İlâhî Senaryo”, Antik Yunan mitolojilerinde ya da İtalyan tiyatrolarında olduğu gibi “İlâhi Tragedya”ya ve insânî trajedilere dönüşecektir. Çünkü sorun cinsiyetçi bir sorun değil, insânî, ailevî ve toplumsal bir sorundur. Onun için sorunların çözümünde müşterekliği sağlamanın herkese çok büyük faydaları olacaktır.

Her şeye rağmen bu çalışmalar için şimdiden “hayırlısı olsun!” demekle birlikte, dikkat de edelim ki; gelen gideni aratmasın!..

Nitekim insanların aklına şöyle bir soru takılabilir: Pragmatik ve popülist bir yol izlenerek, toplumsal baskı ve oy kaygusuyla milletin ağzına bir parmak bal sürmek için mi böyle bir adım atıldı? Yoksa ihlâs ve samimiyetle mi yapıldı? Bunun böyle olup olmadığını da zaman elbette ki gösterecektir…

Son Söz:

Yıllardan beri Amerika ve Avrupa’ya olan bağımlılığımız, Avrupa Birliği’ne tam üye olmak isteğimiz ve NATO’ya olan üyeliğimiz, “İstanbul Sözleşmesi” gibi daha birçok konuda elimizi kolumuzu bağlıyor ve ister istemez bizi bin bir çeşit dayatmalara mâruz bırakıyor.

Mesele, güçlü olmak meselesidir. Ekonomik ve teknolojik açıdan ne kadar güçlü olursak, o kadar da bu dayatmalardan kurtuluruz.

Onun için Müslüman Türk Milletinin Büyük Evlâtları!

Çok çalışın ve çok üretin ki; nâmerde muhtaç olmayalım ve dayatmalara karşı koyalım!..

Zâten direniş ve başkaldırış süreçleri başlamıştır;

O zaman şanlı direnişimiz Kutlu olsun!.. Kutlu olsun!.. Kutlu olsun!..

27 Mart 2021

İlhan AKAR

 

   

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Ali osman oğuz 6 ay önce

Teşekkür ediyorum kardeşim...

Avatar
İslam'ın kızı 6 ay önce

Bilhassa şu cumlelerinize ; "Müslüman Türk kadınlarının içine düştüğü “Kompleks Psikolojisi” ile Batı ve Avrupa Konseyi orijinli olan “İstanbul Sözleşmesi”nin içindeki maddeleri, Allah’ın kitabı Kur’an’daki âyetlerden ve Rasûl’ünün Veda Hutbesi’ndeki aile ve kadın haklarıyla ilgili sözlerinden daha mı çağdaş, daha mı üstün ve daha mı değerli buluyorlar?" katılıyorum ..

Tek çare Kur'an , sunnetullah.. islam sözleşmesidir .
Şayet bu iş bir parmak bal dan ibaret degilse acilen dizilerin de bi ayara cekilmesi gerekmektedir. Hangi kanali acarsaniz acin siddet silah ölüm. . toplum zihnen bunlara maruz kalirken yapilan mucadele anlamsız kalacaktır. Kaleminize, yüreğinize sağlık hocam..

Avatar
Vad. 6 ay önce

Cok yerindee bi yazi olmus .

Avatar
C.AKAR 6 ay önce

Sevgili Ağabeyim; yazdığınız makale fevkalede yerinde olmuş,
Kaleminize sağlık olsun.
İstanbul sözleşmesi işin bir kısmı!, daha önceleri’de eşitlik safsatası altında müslüman-Türk milletinin
Ocağına ateşi atarak aile
Yapımızı ve haysiyetimizi
Tabiri caiz ise sıfıra çıkararak onurumuzu hiçe saydılar.burada kabahat tabiki sadece bu güruh’ta
değil!.Biz Müslümanlığı hiç kimseye bırakmayan törelerle esir edilen,kapsamı daraltılan vede dededen hafızamıza yüklenen bir sürü hurafe bilgilerle sözüm ona müslümanlığımızı yaşıyoruz!. Bu durumda maalesef boşa çalışan bir kafa,hantal bir vücut.Allah(cc) bu gövdeyi ve aklı iyi , doğru yollarda kullanın diye Adem oğullarına bağışladı!.Zivanadan çıkmış bir toplum(bir kısmını Tenziye ediyorum),
Araf’ta kalmış ot’mu diyeyim,nediyeyim bilmiyorum ama (!). İşimiz zor!.bizi yönetenler oy kaygısı yüzüne geleceklerini umarım karartmazlar!. Vesselam.

Avatar
Muhammed 6 ay önce

Istambul sözleşmesini bir kez dahi okumayanlarin ahkam kesmesini anlamıyorum.yazınızı derinlemesine sindirerek okudum ulusal düzeyde yayın yapan gazetelerde dahi yayımlanacak kalitede bir makale.İstanbul sözleşmesi ile ilgili fikirlerinize katılmakla beraber kanun ve yönetmeliklerde dini referanslarin alınmasi konusunda hemfikir değilim günümüz normlarına uygun seküler kanunlar esas alınmalıdır.

Avatar
Fatih Akar 6 ay önce

İslam ve Anadolu ahlak yapısına ve kültürüne uymayan   " İstanbul Sözleşmesi"   Ne getirdi:

* Aile birliği bozuldu.
* Yuvalar dağıldı.
* Kadına şiddet arttı.
* Boşanmalar arttı.
* Cinayetler arttı.
* Mahkemelerin yükü arttı.
* İnsanların psikolojisi bozuldu.
* Barış yerine kavga getirdi.
* Saygı yerine saygısızlık getidi.
* Adalet yerine adaletsizlik getirdi vb.

Demek ki "Sözleşme" acı ve gözyaşından başka bir şey getirmedi.
İstanbul Sözleşmesinin feshedilmesi Müslüman Türk'leri memnun etmiştir. Bu yolda emeği geçen herkese teşekkürler. Hayırlı olsun. Hocam eline, bileğine ve yüreğine sağlık. Selam ve dua ile...

Avatar
İlhan Akar 6 ay önce

Yorumlarından dolayı saygıdeğer okurlarıma, dost ve kardeşlerime teşekkür ediyorum.