banner136
banner191
 1962 yılının Elbistan’ı, yer İsmetpaşa İlkokulu...
Türkiye’nin tabii ve sınai zenginlikleriyle ilgilenen 4. sınıftaki ilkokul öğrencileri İzmit’te bir boru fabrikası olduğunu öğrenirler ve boruların nasıl yapıldığını ve ne işe yaradığını merak ederler. Bilgi almak için de, fabrikaya, Haberleşme Kolu başkanı Erdoğan Gökçek imzasıyla bir mektup yazarak malumat isterler.
Fabrika, bu iş için personel şefi Ferruhzat Sungar Hanım’ı görevlendirir. Ferruhzat Hanım da, fabrikanın tarihçesi ile ne tür boru imal ettiklerini ve boruların nasıl yapıldığını renkli resim ve çizimlerle anlatan bir dosya hazırlayarak gönderir.
Ancak, bununla yetinmez; bir mektupla, Erdoğan Gökçek’i, tüm masrafları kendisine ait olmak üzere yaz tatilinde misafir etmek, fabrikayı yerinde tanıtmak, İzmit ve İstanbul’un bellibaşlı yerlerini gezdirmek istediğini söyler.
Gelen cevapta, Erdoğan’ın henüz çok küçük olduğu, dolayısıyla yanına bir çocuğun daha katılması gerektiği bildirilir. Ferruhzat Hanım, onun da masraflarını üstlenmeyi kabul eder.
Bu ikinci çocuk da Orhan Poyraz’dır.
Küçük Orhan’la Erdoğan, 14 Haziran’da, ailesiyle İstanbul’a dönmekte olan Elbistanlı bir posta müvezziinin refakatında yola çıkarlar. Trene binmek üzere Malatya’ya varırlarsa da tren kaçmıştır. Geceyi orada geçirdikten sonra ertesi sabah otobüsle yola koyulurlar. Ve 35-36 saatlık maceralı bir yolculuğun ardından, ertesi gecenin yarısına doğru İzmit’e ulaşırlar.
Ferruhzat Hanım’la annesi bunlarla adeta kendi çocuklarıymışçasına ilgilenirler. Baştan aşağı donatırlar. 19 gün kaldıkları İzmit’te gezilecek yerleri dolaşırlar, parklarda eğlenirler, arkadaşlar edinirler, boru fabrikasıyla SEKA kağıt fabrikasını gezip boru ve kağıdın nasıl yapıldığını yerinde gözlemlerler.
Birkaç günde bir de, Ferruhzat Hanım’ın bizzat kullandığı arabasıyla İstanbul’a giderler. Anadolu ve Rumeli hisarları, Dolmabahçe sarayı, Ayasofya, Kapalıçarşı gibi tarihî mekanları gezerler; trene ve vapura binerler; lüks lokantalarda yemekler yerler; bu arada, çatal-bıçak kullanma, sosyal mekanlarda nasıl davranmaları gerektiği gibi hususları öğrenirler. Birer de hatıra defteri tutarak yaşadıklarını günü gününe kaleme alırlar ve çektirdikleri fotoğrafları buna yapıştırırlar. Bu arada, ceplerinde getirdikleri harçlıklarının bir kuruşuna dahi dokunmalarına izin verilmez...
Bu sıralarda Ulus, Akşam ve Elbistanın Sesi gazetelerinde konuyla ilgili haberler ve yazılar neşredildiği gibi İhsan Şafak tarafından İzmit’te çıkmakta olan mahallî bir gazetede dört sayı devam eden “Elbistan’dan iki çocuk geldi!” başlıklı bir de yazı dizisi yayımlandı.
19 günün sonunda, 5 Temmuz günü, küçük birer valizle geldikleri İzmit’ten hediyelik eşyalarla dolu ikişer büyük bavulla Elbistan’a dönmek üzere trene binerler. Ve Ankara üzerinden Malatya’ya, oradan da 8 Temmuz Pazar günü akşam saatlarında Elbistan’a gelirler.
Buraya geldikten sonra, “küçük turistler” diye anılmaya başlanılan çocuklar, Ferruhzat Sungar Hanım’ın tavsiyesi veçhile, bankada birer hesap açtırarak, harcamadıkları harçlıklarını buraya yatırırlar.
Bilahare, Ferruhzat Hanım, sözkonusu çocukların aileleriyle İsmetpaşa İlkokulu müdürü Kazım Türkmen ve Elbistan Maarif memuru Mükremin Köker tarafından Elbistan’a davet edilir.
Ferruhzat Sungar, 5 Mayıs 1963 Pazar günü Elbistan’a gelir.
Burada çeşitli davetlere katılır, çevrede bulunan tabii ve tarihî mekanları ziyaret ettikten sonra 11 Mayıs Cumartesi günü ilçemizden ayrılır.
Ancak, bu seyahat, burada bitmez. Ferruhzat Hanım’la Orhan Poyraz ve Erdoğan Gökçek arasında ömür boyu sürecek bir dostluk ve birlikteliğin başlangıcı olur.
Bu gezi Orhan Poyraz’la Erdoğan Gökçek’in önünde yepyeni bir dünya açtığı ve hayata bakışlarını değiştirdiği gibi Ferruhzat Sungar Hanım için de ufuk açıcı olmuş ve açılan bu çığır, bilahare pek çok çocuğu okutmasını sağlamıştır.
Olayın kahramanlarından Ferruhzat Sungar Hanımefendi bugün 90 yaşlarında olduğu halde İstanbul’da bir huzurevinde kalmakta, 60 küsur yaşlarındaki bankacı Orhan Poyraz İstanbul Kapalıçarşı’da çalışmaya devam etmektedir, Erdoğan Gökçek ise albay emeklisidir.
Okumakta olduğunuz yazı dizisinde;
Bu ilgi çekici seyahatin, Ferruhzat Sungar Hanımefendi ile sayın Orhan Poyraz’ın ağzından yalnızca İzmit gezisi bölümünü bulacaksınız.
Çok daha geniş olan ve gönderilen mektupları, gazete haberlerini, yukarıda bahsi geçen yazı dizisini, Orhan Poyraz’ın günlüğünü ve Ferruhzat Hanım’ın Elbistan’a gelişinin hikayesini de içeren ana metin, yakında ELMÜHAY Vakfı Yayınları arasında çıkacak olan Bir Zamanlar Elbistan-II kitabında yayımlanacaktır.
Sizleri, o günün Elbistan, İzmit ve İstanbul’una ilişkin bilgiler içeren, filmlere konu olabilecek, roman tadındaki bu ilginç hikayeyle başbaşa bırakırken;
Başta;
Bilgilerini ve ellerindeki belgeleri paylaşma lütfunda bulunan sayın Ferruhzat Sungar Hanımefendi ile sayın Orhan Poyraz olmak üzere;
Bu süreçte bizlere eşlik etme inceliğinde bulunan sayın Erdoğan Gökçek, Mustafa Atasayar, Kerim Keçebir, ELMÜHAY Vakfı’ndan Uğur Yinanç ve Hasan Kurt’a;
Ve nihayet;
Yazı dizisini yayımlayan Elbistanın Sesi gazetesinden sayın Mehmet Göçer’le Ahmet ve Himmet Göçer kardeşlere ve emeği geçen gazete çalışanlarına teşekkürü borç bilirim.
Ömer Hakan Özalp
17 Ağustos 2015
Çiçek köyü
 
 
Orhan Poyraz’ın ağzından İzmit sayahatı
 
Davet ve hazırlıklar
İsmetpaşa ilkokulunun 4. sınıfta bulunduğum 1961-62 ders yılında idi. Coğrafya kitabında Türkiye’nin tabii kaynakları, sanayisi, şehirleri, bölgeleri sıralanırken, Marmara bölgesinin sanayileşmiş şehirlerinden bir tanesi olan İzmit şehri de anlatılıyor ve “İzmit’te bir kağıt fabrikası (SEKA) var” deniliyordu. O tarihte, bir kağıt fabrikasının varlığı, ders kitaplarına geçecek kadar önemliydi.
Sonradan, bir arkadaş –artık geçmiş gün kim ise– “Benim eniştem veya amcam İzmit’te, orada bir de boru fabrikası var, onda çalışıyor. Onu neye yazmamışlar?” dedi. Biz de kendi kendimize “Bu coğrafya kitabı kağıt fabrikasını yazmış da boru fabrikasını niçin yazmamış? Madem öyle, biz de, inadına, boru fabrikasına bir mektup yazarak, boruların ne işe yaradığını ve nasıl yapıldığını soralım ve “Coğrafya kitabında sizden bahsedilmemesi özellikle merakımızı mucip oldu; fabrikanızda ne yapılır, borular nasıl çıkar, bize bilgi verin diyelim” dedik.
Ve tuttuk, Haberleşme Kolu olarak bir mektup yazıp “Boru fabrikası-İzmit” diye gönderdik.
Aradan bir müddet geçti, mektuba cevap geldi. Daha doğrusu gelmiş, bizim henüz haberimiz yok… Bunda;
“Sizin bu tavır ve ilginiz çok hoşumuza gitti; size, istediğiniz konuyu renkli fotoğraflar eşliğinde anlatan bir dosya yolluyorum” yazıyor ve öğretmenlere hitaben de;
“Bu meraklı çocuklardan birini buraya yollayın. Bütün masrafları bana ait olmak üzere ben onu burada misafir etmek istiyorum. Benim yanımda kalacak, kendisine boru fabrikasını ve İzmit’i gezdireceğim” deniliyormuş. İmza yerinde de “Boru fabrikası personel şefi/genel müdür muavini Ferruhzat Sungar” ismi varmış.
Bunun üzerine bizimkiler de “Küçük bir çocuğu tek başına size yollayamayız. Bari iki çocuk olsun da birbirine destek çıksınlar” diye bir mektup yolluyorlar. Karşı taraftan “Tamam, iki kişi olsun. Çalışkan, zeki talebelerden iki tanesini seçip bana gönderin!..” diye cevap geliyor. Nezdemir Yurtlu Bey –Allah rahmet eylesin, birkaç sene önce vefat etti–  “Birine Orhan’ı gönderelim” demiş. Komşumuz olurdu ve babamın da, çocukluktan beri yakın arkadaşı idi.
Bu dediğim tarihte biz Elbistan’ın içinde, okula yakın, Ceyhan mahallesinde oturuyorduk. Ancak, bugün birkaç yüz metre olan yolu; o zamanlar Elbistan sokaklarının girintisi, çıkıntısı, çamuru, tozu toprağı derken... bu mesafeyi sekiz-dokuz dakikada katedebilirdik. Bugün bu sürede aynı yerden askerlik şubesine kadar yürünebilir.
Nihayet bizi, yani Erdoğan Gökçek’le beni ayarladılar. Peki ama anne-babalarımız razı olacaklar mıydı? Nezdemir Bey evet dedikten sonra babamın yok demesi mümkün değildi. Nezdemir Bey beni çağırıp “Seni İzmit’e göndereceğim. Git babana söyle” dedi. Uça uça gittim, müjde veriyorum:
“Müjde, müjde!..”
“Ne var?”
“Böyle böyle...”
Bunun üzerine babam “Oğlum, nerden çıktı bu?!..” demesin mi?..
Babam o zamanlar saraç, köşkerlik yapıyor; Çarşı camiinin hemen bitişiğindeki Köşkerler Çarşısı’nda...
Sonra, “Oğlum! Biz seni nasıl ve neyinen göndereceğiz? Nereden çıktı bu İzmit?!..” diye ekledi,
“Demir abi söyledi” dedim; yani Nezdemir Bey...
Böyle deyince bu kez;
“O dediyse bir bildiği var demektir... Hele bir konuşalım bakalım, o zaman olur” dedi.
Nezdemir Bey’in çağırdığını söylesem böyle tepki vermeyecekti tabii ki.. Oysa ben heyecanla, müjde veriyordum. Ben de ne olduğunu bilmiyorum ya, sanki Elbistan’ın dışında, Söğütlü’ye pikniğe gidecektik veya olsun olsun da Afşin’e... Çocukluk bu ya, bize öyle geliyordu.
Nihayet, okul gerekli hazırlıkları yaptı. Karşıyla görüşüyorlar, Ferruhzat Hanım’a, pardon Ferruhzat Bey’e(!) mektup yazıyorlar. Bu arada Ferruhzat Bey(!), mektubunda “Ben Kandilli kız lisesinden mezunum, sonra hukuk okudum vs.” diyorsa da “Bey” olmaktan kurtulamıyor. Bizimkiler hala “Bey” diye hitap ediyorlar. Bir türlü yakıştıramıyorlar, erkek olmalı diyorlar; sonra koskoca boru fabrikasının personel şefi kadın olabilir mi? Arabası falan bile varmış, araba kullanıyormuş; kesin erkektir... Bu minval üzere karşılıklı mektuplaşmalar oluyor.
Nihayet karar verildi, bizi gönderecekler. Bunun için de birtakım hazırlıklar görülüyordu. Sonra kim, nasıl götürecekti? Burası başlı başına bir problemdi. Böyle uzak bir yere kimse gidemiyordu, bir öğretmen falan götürmeliydi... Çok uzak bir yer, aynı zamanda masraflı da... “İzmit’e giden birini bulsak da onunla göndersek...” diye düşünüyorlar. Ve Elbistan’da böyle birini araştırıyorlar. Sonunda, İstanbul’dan çocuklarıyla izine gelmiş, tekrar dönecek –soyadı Elbeyli olan– bir posta müvezzii buluyorlar.
Döneceği günü öğreniyorlar ve adama “Madem İstanbul’a gidiyorsunuz. Size iki tane çocuk versek İzmit’e kadar götürür, eşlik eder misiniz?” diye soruyorlar. Adam da “Olur. Hay hay!..” diyor.
Ben o aralar bir berber dükkanında çıraklık yapıyorum. Yaz geldi, tatildeyiz. Tıraş olanların üst-başlarını silkeliyorum; onlar da ikibuçuk, beş kuruş falan bahşiş veriyorlar. Para değil ama, çocuğuz işte, keyifleniyoruz. O zamanlar ikibuçuk kuruşa yarım ekmek bile etmiyordu, yedibuçuk kuruş falan biriktirdinmi bir işe yarıyordu. Hâ, ikibuçuk kuruşa –ki 100 para ediyordu– iki bisküvi arasında bir parça lokum verirlerdi. Bugünün 20-25 kuruşu gibi birşeydi.
Okulda bir kantinimiz vardı. Buradan birşey alanlara bir de çekiliş kuponu verirlerdi. İçine açıp bakardınız. Bir keresinde bana da, üzerinde 10 yazan bir kağıt çıkmıştı. 10 kuruş zannettim önce, iyi para dedim. Meğerse 10 para imiş, kuruşun dörtte biri. Orada bulunan hocalardan biri “Orhan’a iki bisküvi ile bir lokum ver oradan!..” demişti. Teselli ikramiyesi... Tabii aldım yedim.
Neyse, biz konumuza dönelim. Bir gün berbere üniformalı bir adam geldi. Şapkasını da yüksek bir yere astı. Adam tıraştan kalktığında, boyumun yetiştiği kadar sırtındaki kılları fırçaladım; sonra, alıp vermek için şapkaya yöneldim. Atladım atladım yetişemedim, zıplayıp kehine vurduğum gibi şapka havalanıp yerlere yuvarlandı. Tutamadım. Tabii tozlara bulandı, yerden alıp temizleyerek müşteriye verdim. İstanbul’a yola çıkarken ne bakayım, bizi götüren posta müvezzii o adam değil mi?!.. Yani, biz daha önceden tanışmışız...
Yola çıkacağız; hazırlanıyoruz. Çantalarımıza elbise, iç çamaşırı, gömlek, diş fırçası, macun, havlu vb. şeyler koydular. Kıyafetlerimiz gayet güzel, takım elbise... O zaman yaz kıyafeti falan yok, yazı-kışı bilmiyoruz, üstümüzde bir elbise vardı işte. Tiril tiril yaz elbisesi değil, onu biliyorum.
Ben bu sırada 9-10 yaşlarındaydım. Erdoğan benden bir-iki yaş büyüktü, 11 gibiydi. Ama aynı sınıftaydık.
Ben ilkokula beşbuçuk yaşında başlamıştım. Beni okula almıyorlardı, beşi yeni geçmiş, beşbuçuğuma basmıştım. Okul açılmış. “Mümkün değil, beşbuçuk yaşında okula alınır mı, altıbuçuk olsaydı neyse...” dediler. Okula başlama yaşı yedi olmakla birlikte, o tarihlerde daha büyük yaşlarda girenler de olurdu.
Ne yapalım, ne edelim derken; “Hacı Osman’ın –o zaman adım Hacı Osman’dı ve nüfusta da öyleydi – yaşını büyültelim” dediler. Ben dörtbuçuk-beş arasında okula giderdim. Nezdemir Bey Kümbet’te ilkokul öğretmeniydi; beni alıp tâ oraya kadar götürürdü. Beni çocukların yanlarına koyardı, ben de onlarla harfleri öğrenirdim. Senenin sonunda bana da karne gelmişti. Beş yaşındaki çocuğa bir de karne yapmıştı. “Hacı Osman geçti mi diye soran olursa hem de uçarak geçti” diye bir karne hazırlamıştı.
Bir gün, annemle babam kendi aralarında konuşuyorlardı. Hakime danışmışlar, yaşımı büyütmenin bir tek yolu varmış; “Hacı Osman’ı kütükte öldüreceğiz, Orhan diye yeni bir oğlumuz olacak. Onu nüfusa yazdıracağız, bir sene önce doğmuş, dolayısıyla bir yaş büyük olmuş olacak” diyorlardı.
Ben bunu duydum. “Neee?! Kütüğe kafamı koyup kesecekler, sonra Orhan’ın kafasını benimkinin yerine koyacaklar. Ben gene aynı adam olacağım?!.. Bu nasıl olacak?” diye düşünmeye başladım. Bunu hayalimde canlandırıyorum, psikolojik olarak beni öyle etkiliyor ki, bir boşluğa, karanlığa düşüyorum. Ardından karanlıklar içinde bir kafa geliyor, benim vücuduma takılıyor, ben gene aynı çocuk oluyorum. Ama adım değişiyor.
“Peki benim kafam ne oldu, bu nasıl kütük yahu” diyorum kendi kendime. En sonunda “Beni mi öldüreceksiniz siz?!” diye anne-babama patladım. “Yok oğlum! Defterde, defterde...” dediler. Ama ben yine anlamadım, nasıl bir şeyse bu kütük?!.. Kütük deyince benim aklıma yalnızca et kütüğü geliyor; kafamı kütüğe koyup dahrayla kesecekler... Nihayet adımızı Hacı Osman’dan Orhan’a çevirdiler. Hakim “Yeni çocuğun adını Orhan koyalım” demiş. Hacı Osman gitti, biz olduk Orhan. Yaşımız da geldi altıbuçuğa; artık okula gidebiliriz... Böylece okula başladık.
İzmit yolunda
Velhasıl, çantalarımız falan hazırlandı. Posta müvezziiyle birlikte çıktık yola... Elbistan’dan Malatya’ya... Elbistan’dan büyük şehirlere otobüs olmadığından Maraş ya da Malatya’ya gitmek gerekiyordu. Haftada bir veya iki kere, o da Maraş ve Malatya’ya iki otobüs kalkardı. İstanbul ve Ankara’ya gideceksen, buralardan aktarma yapacaktın...
Bizi götüren adam tren bileti alacak, gününü, saatını öğrenmişler; “Malatya’ya saatında yetişir, trene bineriz” dediler.
Malatya’ya gidiş de bugünkü gibi birbuçuk saat değildi, dört-beş saat sürüyordu. Döne döne, Malatya’ya gidene kadar insanın canı çıkıyordu. Yol, Darıca’ya kadar bugünkü yoldu; Darıca’dan sonra belki değişikti. Her neyse, felaket viraj vardı. Arabalar da kötüydü. Çok iyi hatırlayamıyorum, ama acayip bir otobüstü. Malatya’ya gidene kadar çekmediğimiz kalmadı; öyle ki, Malatya’ya vardığımızda kurtulduk diye sevinmiştik.
Tabii 10 yaşlarında çocuğuz; yolların yabancısıyız, otobüse inmeyi-binmeyi bilmiyoruz; bizi götürenleri tanımıyoruz, çocukları var, onlarla har-gür, şakalaşa şakalaşa gidiyoruz... Tozun toprağın içinde, çamurlara bata çıka gitmiştik.
Malatya’ya vardık. Sözde hemen trene atlayacağız. Nerdeee?!.. Kaçırmışız, tren yokmuş. “Tren kalktı” dediler. Bir sonraki de üç gün sonrasınaymış. Eee, ne yapacağız? Otelde kalacağız. Tamam, otelde kaldık. Peki sonra?!.. Otobüs ne zaman? O da ertesi günü... Tren işi yattı, otobüsle gideceğiz; o gün için otobüs de yok... Ertesi günü var. O zamana kadar oteldeyiz. Haydi, vardık otele; geceyi orada geçirdik. Söğütlü camii civarında bir yerdeydi. Garajlara yakın bir yerde...
Ertesi gün otobüse bindik. Sabah mıydı, öğle miydi yola çıkışımız, tam hatırlayamıyorum. Epey bir yol aldık, ama yol bitmek bilmiyordu. Geceli gündüzlü gittik, yolculuğumuz 35 saat kadar sürmüştü.
Yollar çok güzel, harika... Adeta beşik gibi... Asfaltlar, çakıl taşları, büyük kayalar, tozlar, kumlar, toprak... herşey vardı maşallah!.. Yol çeşit bakımından çok zengindi anlayacağınız. Tâ İstanbul’a kadar... Asfalt dediğim yerlerde de ya bir kuyunun içine düşüp çıkıyorsunuz, ya bir vadiye girip çıkıyorsunuz, ya bir dağın tepesinden iniyorsunuz aşağıya... Asfalt yok, ne asfaltı, hepsi taş... İki araba karşı karşıya geldiği zaman bekleyecekler, yavaş yavaş geçecekler. Zaten biri diğerinin tozunun içine girdimi görünmez hale geliyor bir anda. Önünde bir toz falan varsa, dikkat edeceksin; orada, o tozun içinde bir araba olabilir.
Bu arada tabii içeride yanıyorsun. Yanınca pencereleri açıyorsun, içeriye toz bir giriyor, terlemişsin zaten, ohh, her tarafından çamurlar, mis gibi akıyor... “Ööö... Böö...” edenler, içi dışına çıkanlar... Öğürmeyen kalmıyor otobüste. Tam bir curcuna.
Evet, işte böyle bir curcuna ile ve postacının çocuklarıyla eğlenerek epeyi bir gittik. Çocuklar bize İstanbul’u anlatıyorlar, arada taşralı olduğumuz için bizleri iğnelemeyi de ihmal etmiyorlardı. Mesela “Kaptıkaçtı ne demek?”, “Dolmuş ne demek?” diye soruyorlardı. Ne bileyim ben, ne demek?!.. Elbistan’da dolmuş ne gezer?..
 
Ve nihayet İzmit...
35 saatı rahat bulmuştur. İzmit’e geldiğimizde gece olmuştu. Öbür geceyi bulmuştuk anlayacağınız...
Okulda öğretmenlerimiz bize;
“Eğer akşam olur da, geç vakitlerde, aman ha her yerde inmeyin, polise, karakola yakın bir yerde inin!.. Doğru polise gidin, karakola gidin, başka kimseye gitmeyin hâ!.. Onlar size sahip çıkarlar” diye sıkı sıkı tembih etmişlerdi.
Ama, biz 9-10 yaşlarında iki çocuğuz; karakoldan ne anlarız? İzmit’te karakol nerededir, ne bilelim?.. İzmit nedir, biz onu bile anlamıyoruz ki... Demek ki otobüs uzun uzun gidince İzmit diye bir yer çıkıyormuş diyoruz. Elbistan’la İzmit arasındaki mesafe ne kadardır, ne bilelim?.. Ben memleketten ilk defa ayrılıyordum, belki de köye bile gitmemişim, o zamana kadar... Gitmiş olsaydım belki “Köyle Elbistan arası bir saat” diyebilirdim.
Şoför, gecenin bir vaktinde, galiba 9-10 civarında, “İzmit’e geldik, iki çocuk vardı, onlar insinler!..” diye bizi indirdi. Bizim postacı da;
“Yav arkadaş, iki tane çocuk burada indirilir mi? Dön dolaş, bu çocukları gidecekleri yere teslim et de öyle git. Yazıktır, günahtır. Yahut, sen dur, ben gidip teslim edip geleyim, otobüs beklesin?!..” demiyordu. Belki de uyuyakalmıştı...
Erdoğan’la biz “Haydi inelim de eniştenin oraya gidelim” dedik. Enişte kim, Ferruhzat Bey(!). Onun yanına gideceğiz. Ona enişte diyoruz. “Ola ki evli ola, hanımına birşey deriz, kendisine de enişte diyelim” dedik. “Amca, abi derken, en sonunda “enişte”de karar kılmıştık. Hanımına da “teyze” diyecektik. Böyle anlaşmıştık; kavlimiz buydu.
Neyse, indik. Bu arada ben yavaş yavaş iniyorum; bir yandan da otobüstekilerin, şoförün gözlerine bakıyorum... Karanlık bir yer. Caddenin, sokağın neresiyse bildiğimiz bile yok. Otobüs kapıyı kapatıp gidecek. Biz kalacağız ortada... Ne olduğunu da anlayamayacağız. Tam bu sırada yolculardan biri bağırdı:
“Hop hop, hop!..”
Birden, “Ne oldu lan, biz mi bir halt ettik acaba?..” diye telaşlandık.
“Girin içeriye!..” dedi.
Biz de süklüm püklüm içeriye girdik. Adam şoföre dönüp;
“Sen nerede bırakıyorsun bu çocukları yaa?!..” dedi.
Şoför;
“Abi, İzmit’te ineceklerdi bu çocuklar...” diye karşılık verince;
“Sen manyak mısın be adam?! 9 yaşında çocuk bunlar; henüz çok küçükler... Bu çocuklar nereye gidecekler, bir sorsana.. Ya yolunun üzerindeyse götüreceğin yer?!.. Bu çocuklar nereye gideceklerse oraya kadar götür... Bildikleri yere bırak” dedi.
Sonra bize dönüp “Nereye gidecektiniz oğlum?” diye sordu.
“Boru fabrikasına gideceğiz amcaa...” dedik.
Tekrar şoföre döndü;
“Dosdoğru boru fabrikasının ordan götür arabayı... Doğru gitmiyorsun; dön, boru fabrikasının oradan devam et. Ordan İstanbul’a kadar da yol var. Gideceğin yer zaten orası... Niye burada indiriyorsun?..” dedi.
Biz, ne sevindik amma; “Ohh!” dedik, “Boru fabrikasında indirecekler! Kurtulduk!..”
Otobüs bizi oraya kadar götürdü; zaten de fazla bir mesafe yoktu, birkaç dakika sonra oradaydık. O saatta nereden bulacaktık fabrikayı, kime soracaktık? Soracağımız adam belki de bizi alıp bir yerde keserdi. Ne bilelim?!..
Fabrikasının önünde indik... Şoför gerçek şoför olsaydı, bizi boru fabrikasının içine kadar götürür, kendi eliyle teslim ederdi. Bizi götüren Elbistanlı postacı görevini layıkıyla yapamamıştı. İndirilmemize ses çıkarmadı, ya da uyuyordu. Yorgunluktan uyuyakalmış da olabilirdi.
İndik aşağıya... “Erdoğan!” dedim; “Oğlum, enişte yok lan!..” Ortalıkta kimse gözükmüyordu. Kapıda, girişte bir ışık yanıyordu amma, gerisi kapkaranlık idi. Kendi kendimize “Nasıl edicik?” diye soruyorduk. Fabrikaya doğru giden iç yol aydınlıkçaydı.
Nihayet, “Hele bir girek.. bakalım” dedik. Nizamiyeye doğru yürümeye başlayınca, baktım ki ileriden bir adam koşarak geliyor. “Hah...” dedim; “Enişte geliyor herhalde...”
Adam;
“Elbistan’dan gelen çocuklar siz misiniz?” diye bağırdı.
“Evet, biziz!..” dedik.
Bu sefer biz;
“Siz enişte misiniz?” diye sorduk.
“Yook, ben Abdi...” diye cevap verdi; “Sizi ablaya götüreceğim.”
“Enişte evde yok herhalde Erdoğan, bizi ablaya götürecek...” dedim.
Adam “Abla”, “Abla bekliyor”, “Abla şöyle...” deyip duruyordu.
“Ulan Erdoğan” dedim; “Oğlum, adam abla deyip duruyor.”
Adama “Enişte nerde?” “Enişte nerde?” diye soruyoruz.
Adam “Ne eniştesi?.. Abla var!” diyor.
Neyse bir eve vardık. Adam kapıyı çalıp teslimatı yaptı. Bir tane bayan...
“Ooo, hoşgeldiniz!..” diyor. Candan bir karşılama, adeta bir anne gibi...
Böylesine sıcak karşılanmak benim hoşuma gitti. Kendi kendime, “Tamam, burada yabancılık çekmeyeceğiz” dedim. Erdoğan’la içeri girdik. Girer girmez de tutup “Enişte nerde?” diye sordum.
Bayan, “Ne eniştesi? Enişte yok ki... Ben varım...” dedi.
“Yani şimdi enişte yok mu?..” diye kekeledim.
“Yok!..” dedi; “Enişte menişte yok! Sizi ben davet ettim işte” dedi.
Bunun üzerine, Erdoğan’a dönüp;
“Oğlum, şimdi biz ne diyeceğiz? Enişte yokmuş, peki biz buna nasıl hitap edelim? Teyze mi desek?..” dedim.
Erdoğan da “Yok ula... Duymadın mı, baksana adam ‘abla’ deyip duruyor. Biz de ‘abla’ diyelim” dedi.
O zaman, bayana “Sana abla diyebilir miyik?” diye sordum. Tabii Elbistan lehçesiyle...
“Tabii...” dedi.
Sonunda anlamıştık ki, enişte menişte yoktu.
“Niye bana abla diyorsunuz? Teyze falan demiyorsunuz?” diye sordu.
“Sen gençsin. Sana ‘abla’ diyelim. Annene de ‘teyze’ deriz” dedim.
Annesiyle birlikte kalıyordu.
Çok hoşuna gitti. Zaten o sıralar 37-38 yaşlarındaydı. Hakikaten güzel, bakımlı, akıllı, oturaklı, vakur bir kadındı. Oradaki işçilerden Abla’yı sevmeyen, ona saygı duymayan bir tek adam bulamazdınız. “Abla” deyince herkes duruyordu. “Abla dedi”, “Abla yaptı”, “Abla etti”... tamam, bitti.. Orada herkesin ablası. Sümerbank-Mannesman, ikisinin ortaklığıyla kurulmuş bir fabrikaydı.
Kendisi de hukukçu olup o yaşta ve o dönemde arabası vardı. Araba kullanıyordu. Çok da hızlı şoför... İyi şoförlüğü var, Almanca’sı var. Ve o yaşta gerçekten güzel, bakımlı; fakat asla sırnaşık tiplerden değil... Ciddi ve vakur biri... Dolayısıyla, bir erkek onunla konuşurken edebiyle konuşmak zorundaydı. Sonra, zeki, akıllı ve sür‘at-i intikali/anlayış kabiliyeti yüksek biri idi. Zaten kendisini bu özellikleri idareci yapmıştı. Konuşması sırasındaki esprilerinden de bu rahatlıkla anlaşılır. Herkes, böyle ânında espri yapacak veya espriyi ânında kavrayacak zekaya sahip olamaz.
Asker kızı kendisi... Adeta bir erkek gibi yetiştirilmiş, babasının elinde; tek çocuk olarak... Böyle biri.
Abla bizi aldı;
“Haydi bakayım” dedi; “Çıkartın elbiselerinizi!..”
Nasıl çıkaralım? Babamızın, anamızın yanında elbiselerimizi çıkaramayız ki...
“Hadi bakayım, şu banyoya geçin!..” dedi ve sonra bana dönüp “Önce sen geç bakalım!..” diye de ekledi. “Orada elbiselerini çıkar, bir tarafa koy! Peştamal var, ona da sarın! Bir güzel yıkayacağım seni” dedi.
Bizi yıkayacakmış; eyvah!..
“Biz yıkanırız” falan dedikse de;
“Yok yok, sizi ben yıkayacağım. Hadi bakalım, siz benim çocuklarımızsınız artık” dedi.
Bizi banyoya aldı. Ama, her tarafımızdan çamur akıyor. Düşünün, Malatya’dan İzmit’e kadar toz, toprak, çamur, ter... her birşey... Herşeyi yiyemiyorsunuz, açlıktan da bir hal olmuşuz, yorgunluk da bir taraftan... Açlık neyse de, yolda iyi-kötü birşeyler atıştırıyorsunuz, ama felaket yorgunuz... Her tarafımızdan çamur akıyor.
Ben girdim. Bir oturak vardı. Oturak koymuş, şampuanlar, sabunlar, lifler vs. Tam tekmil hazırlık görmüş abla... Suyu vs.’yi de hazırlamış. Bir de peştamal koymuş. Soyunup peştamala bir güzel sarındım; adeta sucuk gibi oldum. Koskoca peştamal, ufacık bir çocuk... Peştamalın içinde kayboluyorum zaten.. Neyse, Abla ordan sesleniyor:
“Hazır mısın?”
“Hazırım abla!..”
Abla geldi, bir güzel yıkadı beni. O şampuanın kokusu... değişik, kokulu bir sabun.. lif, sünger. Kese falan gibi şeyler yok. Bunlardan güzel kokular geliyor; bu arada ben “Mis gibi kokular geliyor... Ne güzel de kokuyor...” diyorum. Kendisi bunları hiç unutmamış; hep söyler ve “Seni şampuanla yıkarken ‘Ne güzel de kokuyor. Bundan alıp Elbistan’a götürsem mi?..’ diyordun” der.
Neyse, bizi yıkadı, tertemiz etti. Kuruladı. Sonra;
“Hadi bakalım, elbiseleriniz orada!..” dedi.
Elbise hazırlamış, iç-dış çamaşırlar, pijama.. hepsi hazır.
“Bizim var” dedimse de;
“Yook, onlar dursun. Onları kullanmayacaksınız. Giderken götürürsünüz. Ben sana yepyeni aldım” dedi; “Hepsi tertemiz, sıfır... Bunları giy!”
Üstümüze göre birşeyler almış, onları giydik. Pijamaları çektik. Temiz pijamalar... Erdoğan’ı da yıkadı. Sonra;
“Hadi” dedi; “gelin bakayım!” dedi.
Nereye? Sofraya...
Sofraya geldik amma, gözlerimiz kapanıp kapanıp gidiyor. Ya birşeyler yedik, ya da yiyemedik. Uykusuzluktan berbat olmuşuz. Sonunda teyze müdahale etti:
“Yaa Ferruh” dedi; “Çocuklar çok uykusuz. Bunların yemesini bekleme. Baksana, sandalyeden düşecekler neredeyse...”
Gerçekten çok yorgun ve uykusuzuz. Teyze de akıllı bir kadındı, hakkaten. Eski Osmanlı kadınlarından biri... O da liseyi bitirmiş, tahsilli biriydi. Teyze o zamanlar 50 küsur yaşlarında idi.
Abla bizi aldı;
“Haydi bakalım yataklarınıza... Ellerinizi, ağızlarınızı yıkayın...”
Dişlerimizi fırçaladık. Bu arada diş fırçalamayı da öğrenmiştik. Öğretmenlerimiz bize nasıl kullanılacağını yeterince öğretmişlerdi. Çatal, kaşık kullanmayı da Izmit’te öğrenmeye çalışıyorduk.
Neyse, bizi götürüp yatağa koydu. Biz nasıl yattığımızı bilmiyoruz; ayak uçlu mu, baş uçlu mu; bir yatakta mı, iki yatakta mı?.. Abla diyor ki:
“Sizi yatağa koydum. Daha sırtımı dönmeden, hoop siz gitmiştiniz... O kadar yorulmuşsunuz ki, size yemek yedirmediğime çok sevindim. Çünkü, yiyecek durumda değilmişsiniz. Nasıl olmuşsunuz öyle, pestil gibi...”
Sızmışız, baygın düşmüşüz. Sabahleyin nasıl kalktık bilmiyorum. Kalktık, ablayı arıyoruz.
“Abla nerde? Abla nerde?”
“Abla işe gitti.”
Hizmetçileri bir güzel kahvaltı donatmış. Hayriye Hanım diye bir hizmetçileri vardı. O kadıncağız da bize titizlenirdi. Abla’nın emaneti diye üzerimize titrerdi. Yedirir içirir, bakar eder, ilgilenirdi.
Sofra hazırlanmış, bir güzel karnımızı doyurduk. Şimdi bir bu sofrayı düşünün, bir de Elbistan’dakini... Elbistan’da kahvaltı yoktu; sabahleyin yemek yemek vardı; çorba içersin, ekmeğin arasına birşey kor, yersin...
Şimdi, farklı bir dünyaya, farklı bir âleme çıktığını düşünüyorsun bir anda. İki dünya arasındaki farklılıkların farkına varıyorsun. Ama, o gün o çok yüksek düzeyde gördüğümüz bu farklılığı, bugün en düşük seviyedeki insan yaşıyor, Türkiye’de... Sofrasında reçeli, tereyağı, zeytini, peynir çeşitleri, kızartması, şusu busu olmayan; hatta en sıradan insanların dahi sucuğu, jambonu vs.’si var... Zaten dört-beş çeşitten aşağı kahvaltısı olmuyor insanlarımızın.
O gün, altı-yedi çeşit kahvaltı bizim için müthiş bir lükstü. Yepyeni bir dünyaya açılıyormuşuz gibi gelmişti bize... Evet, bu duyguları yaşadık.
Sonra Abla öğle tatiline geldi. Bizim halimizi, hatırımızı sordu:
“Ne yapıyorsunuz, ediyorsunuz?..”
Bizim için gelmişti; her zaman gelmezmiş. Normalde bu saatları fabrikada geçirirmiş.
Akşam bizi aldı, parka götürdü. Sonra da;
“Sizi İstanbul’a götüreceğim. Fabrikayı daha sonra gezdireceğim. Fabrikanın acelesi yok; nasıl olsa buradasınız. Önce İstanbul’u gezdireceğim, şurayı burayı dolaştıracağım” dedi.
Bizi gezdirecekti Abla... 15 veya 17 gün kaldık. Bize gerçekten öz oğulları gibi baktı, etti, ilgilendi. Komşularının Uğur ve Yücel adındaki çocuklarıyla arkadaşlık yaptırttı. Onlarla –hatırlıyorum– Mektep sokaktaki parka çıkıyorduk, bahçelerde top oynuyorduk. Üstümüz başımız kirleniyordu; geliyorduk, annemiz bizi temizliyordu.
Sonra, bizi aldı İstanbul’a götürdü. Birkaç sefer İstanbul’a gidip geldik. İstanbul’da tarihî yerleri, tarihî mekanları gezdirdi. Kendi arabasıyla götürürdü. Arabada şoförlüğü de kendisi yapardı. Bir seferinde de zannediyorum fabrikanın arabasıyla bir şoför götürmüştü.
O günkü İstanbul’u düşünüyorum. O İstanbul o kadar sakin, o kadar rahat, o kadar genişti ki... Şimdi düşünüyorum; o İstanbul’un üstüne İstanbullar eklene eklene adeta keven otu gibi oldu İstanbul. O günkü İstanbul’sa, açılmış lale yaprakları gibi, üç-beş tane yaprağın içerisinde alabildiğine bir genişlik...
Nişantaşı’na gidiyorduk, arabayı park edecek yer aramıyorduk, bulunduğu yere bırakıyorduk. Sonra, paralı park yerleri vardı, sadece birkaç kuruş atıyordunuz, hepsi o kadar... Hiçbir problem yok. Ondan sonra, lokantanın önüne koyuyor, girip içeride yemek yiyordun.
Lokanta deyince, bir keresinde Nişantaşı’nda bir yerde lokantaya girmiştik. Yemek söyleyeceğiz. Artık İstanbul’dayız ya; biz de Elbistan’dan gelmişiz hani, Elbistan’da ne lokantalar vardır değil mi, hem de lüks lokantalar, lokantalardan çıkmazdık ya?!.. Hayatımızda lokanta görmüş müyüz Elbistan’da?.. Lokanta denilen şey, evet dışarda bir lokanta vardı, Kurt Yusuf’un mu ne; oradan da işkembe ya da kelle paça kokusu gelirdi. 
Öğle yemeği yiyeceğiz. Ben çocukluğumda, o yaşlarda eti hiç sevmezdim. Hele bir de fazlaca oldumu ne yapacağımı şaşırırdım; kaldırıp atardım.
Gelmişiz lokantaya, birşey söyleyeceğiz. Yemeklerin ismini bilmiyorum ki... Çaktırmadan bakıyorum, herkesin önündeki yemekte et var. “Yandık” dedim, kendi kendime... “Ne söyleyeceğim? Abla ne söylerse ben de aynısını söyleyeceğim?” diyorum; ama, Abla da etsiz söylemez şimdi... Abla’ya da “Etsiz bir yemek söyle!..” diyemiyorum. Kızar bana, “Yiyeceksin!.. Çünkü, o çocuklar için çok faydalıdır” diyecek ve yedirecek... Zaten evde de öyle yapıyor, zorla yediriyordu. Yiyemiyorum... Sevmiyorum eti...
Bu arada bir tanesi haşlama söyledi. “Hah, bakayım ne gelecek?” dedim. Ben henüz birşey söylememiştim. Baktım, patatesle su var. “Oh” dedim; “Ben de haşlama söylerim; patates gelir, yağlı suyuyla beraber onu yerim” dedim. Eti görmüyorum. Adamın patatesinin arkasında et doluymuş meğerse...
Haşlama söyledim; geldi. Allaah, içinde kocaman bir et parçası, bir de patates var; yağlı bir suyun içinde... “Yandık şimdi... Ben bunu yemezsem Abla bana kızar; patatesi yesem de etten nasıl kurtulsam” diyorum. Patatesi yiyorum, etten bir parça alıp ağzıma atacağım, atamıyorum. Bir yere koyacağım, koyamıyorum. En sonunda bir parça aldım, koca bir parça, ağzıma attım ama, çiğneyemiyorum. Etten tiksinmişim neyeyse... Bir-iki ağzımda döndürdüm, döndürdüğümü lup yuttum. Eti öyle yiyorum. Yemeği böyle bitirdik.
Bir gün de bize “Size bir yerde yemek yedireceğim, hem de çok nefis ve meşhur bir ayranı var, ondan içireceğim” dedi.
“Nerede Abla?” dedik.
“Edirne’ye giderken, Edirne yolu üzerinde... İstanbul’dan dışarda, Edirne’ye doğru gideceğiz” dedi.
“İyi” dedik; “Edirne’yi de görürüz” dedik.
“Yok, o kadar da uzak değil; Edirne’yi göremezsiniz. Orası biraz daha uzakta kalıyor” dedi.
Çıktık yola, epeyi bir gittik. Yazı yaban falan derken, yeri bulduk. Oturup birşeyler atıştırıp ayran içtik, köpüklü bir ayranı vardı. Aradan yıllaar geçti; sonra, o köpüklü ayranı içtiğimiz yeri aradım ve buldum:
Bahçelievler’de Ömür Lokantası... O zamanlar, Edirne’ye giderken yol üzerinde bir dinlenme tesisi...
Düşünebiliyor musunuz, İstanbul’da, Nişantaşı’nda arabayı bırakacaksın, istediğin yere... Ondan sonra, Ömür Lokantası’na doğru giderken, Edirne’ye doğru diye gideceksin... İstanbul ne imiş o zaman?!.. Birşey yokmuş ki...
Bugün bakıyorum, Ömür Lokantası İstanbul’un tam göbeğinde...
O sessizliğine ve azlığına rağmen, o tarihte İstanbul’da bir yakadan diğerine araba vapuruyla/feribotla geçmek eziyetin ta kendisi idi. Geminin yanına, iskeleye gelir, özel arabayla en az beş-altı saat beklersin... Aralara küçük masalar, üzerine tavlalar koymuşlar. Millet oturmuş, sıra beklerken tavla oynuyorlar... Geminin biri gidecek, öbür gemi gelecek, sonra o gidecek, öbürü gelecek; hepsi iki tane gemi... Ve altı saat sonra sıra gelecek?! Öğleyin, öğle sonu gelir sıraya girer, akşama doğru gemiye binerdin.
Bizim çilemiz böyleydi, ama kamyoncuların çilesi daha felaketti. Kamyoncular, kamyonlarını park ettikten sonra masaları, sandalyeleri kurarlar, piknik tüpünü de koyup çaylarını yapar, tavlalarını açarlardı; battaniyeleri sırtlarında tavla oynarlar, çay içerler, yemek yerler... Akşam gelince arabalarında yatar, sabah tekrar... Üçüncü gün de sıra onlara gelirdi.
Türkiye bunları yaşadı. İkibuçuk-üç gün kamyonlar orada sıra beklerdi. Halbuki, kamyondaki adamın daha öncelikli olması lazımdı. Çünkü, adam mal taşıyor; gıda maddesi taşıyor, bilmem ne yapıyor... Bir kere bozulur, adamı karşı tarafta bekletiyorsun, domates yüklü, orada nasıl bekleyecek?.. Bunun için, herkes erken gelmeye çalışıyordu, ama bu da çözüm olmuyordu...
Ama, bütün bunlar bu adamlara zevkli geliyordu; alışıyor ya... Hayatın kendisini bu şekilde görmeye başlıyor... İki-üç gün orada bekliyorsun; ama seni engelleyecek yahut da aman dedirtecek bir acelen yok... Bugünse böyle değil...
Böyle şeyler yaşadık orada...
Cebimizdeki harçlığımıza dokundurtmamışlardı bile... Harçlığımız vardı cebimizde...
“Paramız var abla..” falan diyoruz.
“Koyun cebinize, ne yapacaksınız harçlığı?.. Para mı harcattıracağım şimdi size? Ne isterseniz alırım ben” dedi.
Bir ara birşey gördüm. Erdoğan’a diyorum ki:
“Erdoğan, lan oğlum, şundan alsak, götürür kardeşlerime verirdim. Anneme de şundan alırdık hâ!.. Hediye alalım gel, Abla’ya çaktırmadan...”
Çaktırmadan nasıl alacaksın ki?.. Böyle konuşurken teyze bizi arkadan dinliyormuş. Kızına diyor ki:
“Ferruh!.. Bunlar annelerine hediye almayı düşüyorlar, biliyor musun sen?..”
“Biliyorum anne; onları boş mu göndereceğim?..”
Gideceğimiz günlere yakın bize de diyor ki:
“Gelin bakayım, şunlar, şu kumaşlar nasıl?!..”
Biz de;
“Ne yapacağın Abla?..” diye soruyoruz.
“Bak” diyor; “bunu annene vereceksin, şunu babana, şunları kardeşlerine...”
Hepsine hediyeler almış. Bize hiç para harcatmadığı gibi, bizi orada 17 gün krallar gibi de ağırladı. İstanbul’un tarihî semtlerini, tarihî mekanlarını gezdirdi. Rumelihisarı’na, Anadoluhisarı’na, trenle Halkalı’daki son istasyona kadar, sarnıca, Ayasofya’ya, Dolmabahçe’ye götürdü. Gemi seyahatı yaptırdı. Bizim için hayal edilemeyecek şeylerdi...
Sonra fabrikayı gezdirdi. Boruları falan gösterdi. “İşte böyle sac geliyor, saclar böyle bükülüyor, arkasından birleştirilip boru oluyor... Kaynak yapılıyor. Sonra kesiliyor, galvanizleniyor..” diye borunun nasıl yapıldığını anlattı ve gösterdi. Ardından kağıt fabrikasını da gezdirdi, SEKA’yı...
Bu geziye vesile olan o çok merak ettiğimiz borular nasıl yapılıyor. Nasıl çıkıyor, nasıl kesiliyor, nasıl yükleniyor... hepsini gördük. Bütün bunları da yazdık. Kağıt nasıl çıkıyor, bunları da gördük.
Kağıt fabrikasının, üst personeli için, boru fabrikasınınkinden daha güzel bir restoranı vardı. Orada yemek yedirdi bize... Rezervasyon yaptırmış, bizi oraya yemeğe götürdü. Ama biz de güzel yiyorduk hâ!.. Artık çatallı, kaşıklı yiyorduk... Öğrenmiştik. İlk kola’yı orada içtik. Değişik de gelmişti.. Güzel bulmuştuk. Bugünkülerden daha güzelmiş gibi geliyor bana...
Bir ağız tadı bile, yeni bir dünyaya açılan kapı gibi geliyor insana... Farklı bir yer, sanki farklı bir dünya vardı da içine girmiştik... Bize öyle geliyordu. Bugün için, Newyork’un, Manhatten’inde yaşayan, oranın yerlisinden, ekâbirinden, öyle bir hayatın sahibi olan biri seni davet ve o hayata ortak ediyor. Bu çok farklı birşey. İnsan oraya işçi, temizlikçi olarak gidip o hayatı görebilir; ama, bir de onu, o hayatı yaşamak var... Yaşarken de gayretsiz, masrafsız, meşgalesiz, endişesiz yaşamak var. İşte biz bunu gördük ve yaşadık...
Hatıra defteri ve fotoğraflarım da var; Erdoğan’ın da aynısından bir hatıra defteri vardı. Abla, o zaman bizlere, günlük yazdırdığı ve çektirdiğimiz fotoğrafları yapıştırttığı birer hatıra defteri alıp vermişti. “Yazınız bakalım, ne yaptınız bugün? Erdoğan sen oku bakayım...” derdi.
Gazete alıp okuturdu bize... Sonra da okuduklarımızı anlattırırdı. Haberleri sorardı. Yine kitap okutur, sonra da “Hadi, bana anlatın bakalım, okuduğunuz kitabın özetini...” derdi.
Bir gün yine gazete okuyoruz. Ben, gazetedeki bir yazıyı görünce;
“Ben buna, bu adama çok gurtlandım” dedim. Yani “Gıcık oldum” demeye getirdim, Elbistan ağzınca...
“Neye gurtlandın?” dedi.
“Bir adama piyangodan çok para çıkmış, ona gurtlandım” dedim.
“Niyeymiş?” deyince de,
“Sevmedim!..” dedim.
“Niçin sevmedin, niye gurtlandın? Birine para çıkmış, daha iyi değil mi?..”
“Para ona çıkmasa daha iyi olurdu...”
“Ya kime çıkmalıydı?”
“Sana çıksaydı çok daha sevinirdim” dedim.
O da merak edip soruyor:
“Yâ, oğlum, bana çıksa n’olur, ona çıksa n’olur?!..”
“O” dedim; “alacak, yiyecek.. hiçbir işe yaramayacak... Sana çıksaydı kim bilir kaç kişiye faydan olurdu!? Herkese dağıtırdın... Biliyorum, fakir fukaraya verirdin...”
Çünkü ben Abla’yı görüyordum. Birine gidip bir el-arabası alıyordu, öbürüne elbise alıyordu, bir diğerine para veriyordu. Kimin ihtiyacı var, ona bakıyordu.
Çok hoşuna gitti, zaten kendisi öyle de biridir. Ona sıkıntını, derdini anlatma; bitti... O onun derdidir artık... O ona dertlenir; ille o kişinin problemini halledecek...
Bu gezi, geleceğimiz için bir dönüm noktası olmuştu. Biz, farklı bir dünya olduğunu bu sayede görmüş olduk...
Bu gezi, Elbistan için de ufuk açıcı bir hadise olmuştu. Elbistan’dan bu şekilde gidişimiz ve dönüşümüz o günün gazetelerine yansıdı. Hem mahallî, hem de ulusal gazetelere... Akşam ve Ulus gazetelerinde haber çıktı.
Hanifi Göçer’le röportaj yapmıştık; ben, Erdoğan ve Hanifi Göçer. Masada bizimle görüşürken alınmış bir resmimiz Akşam gazetesinde çıkmıştı. Kendisi bu gazetelerin Elbistan muhabirliğini yapmaktaydı. Elbistanın Sesi gazetesinde de haber olarak birkaç kez çıkmıştık.
 
Dönüş
Seyahatimiz onyedi gün sürmüştü. İstanbul’a günübirlik gidip dönüyorduk. Abla, İzmit’e gelirken yol paramızı göndermişti. Dönüşte de yol paramızla birlikte cebimize harçlık da koymuştu. Yol azığımızı da hazırlamıştı.
Bizi trene kadar getirdi de... Trene bindirdi; tek tek herşeyi takip ediyordu. Trene şu saatta bindiler, şu gün, şu saat Malatya’da inecekler. Bize de sıkı sıkıya tembih ediyor:
“Sakın ha, Malatya’dan önce hiçbir istasyonda inmeyeceksiniz!.. Tuvalet ihtiyacınız olursa trende var. İhtiyaç duyduğunuzda suyunuz, yemeğiniz yanınızda... Sakın inmeyeceksiniz, tamam mı?.. Kimseyle samimi olmayacaksınız; bir simit almak için dahi aşağıya inmeyeceksiniz...”
Tam bir emanet sahibi anlayacağınız...
Malatya’ya indiğimizde bizi karşıladılar. Erdoğan’ın abisi mi, eniştesi mi ne gelmişti, o karşıladı; Elbistan’a beraber gittik.
Elbistan’a gelişinde de bize bayâ hediyeler falan getirdi. Bir yere gittiğinde hiç boş gitmez.
 
 
Ferruhzat Hanım’ın ağzından çocukların İzmit seyahati
 
Bir mektup ve sonrasında yaşananlar...
Yıl 1963, İzmit boru fabrikasında personel şefi idim. Elbistan’dan bir mektup gelmiş. Alman müdür bakmış, Türkçe...
“Frolayn Sungar’a götürün, o halleder bunu” demiş.
Mektup, “Elbistan İsmetpaşa İlkokulu Haberleşme Kolu başkanı Erdoğan Gökçek” imzasını taşıyordu.
Mektubu açtım. Minicik harflerle... öyle, mikroskobik birşeyler... Okudum; diyordu ki:
“Biz dördüncü sınıftayız. Pek çok kitabımız var. Bu arada fabrikalardan da bahsediliyor. Ama sizin fabrikanızla ilgili hiçbir bilgiye rastlayamadık. Halbuki, duyduğunuza göre, orada bir boru fabrikası varmış. Nasıl yapılıyor? Bize bilgi verin. Soba borusu mu yapıyorsunuz?..”
Mektubu kahkahalar atarak okuyorum. İçerdeki memurlar merak etmişler, kendi kendine niye gülüyor diye... İşte mektup benim elime böyle geçti. O an o kadar hoşuma gitti ki, kahkahalar atmaktan kendimi alamadım. Sonra Alman müdüre gidip durumu anlattım. Ve;
“Bize bilgi verin, birşeyler anlatın, öğrenelim diyorlar” dedim.
Bunları duyan Alman da çok güldü ve;
“Tamam, sen halledersin!..” dedi.
Öyleydi o:
“Florayn Sungar herşeyi yapar...”
Böylece, iş benim başıma kaldı...
“Sen bunu hallet” dedi.
Ama, benim de çok hoşuma gitnişti. Çocukluğumdan beri, çok çocuk-severdim. Kardeşim yoktu. Tek evlattım. O yüzden herhalde... çocukları çok severim. Onlarla çok ilgilenirim.
Derken, bizim teknik ressamları çağırdım. İki hol vardır, çelik bir bant görülür, bir taraftan girer, hiç el değmeden öbür taraftan boru olarak çıkar.
Mektubun bir kısmını da okuyarak;
“Acaba, bu bantların girişini, boru haline gelişini resimle, şu kibrit-çöp adamlarla gösterebilir misiniz?” dedim.
“Yaparız” dediler.
“Öyleyse, isterse on metre olsun, upuzun... çocuklar açsınlar, görsünler” dedim.
Bant girişten giriyor, rölelerin arasında kendi kendine kıvırıyor, kıvırıyor, kıvırıyor... altıbuçuk metre oluncaya kadar da dikiyor, sonra ziuurrt diye kesiyor. Alman müdür;
“Hemen Almanya’ya telefon et, –o zaman renkli fotoğraf bizde henüz yoktu, onun renkli resimleri çekilmiş, tıpkı havai fişek gibi, o kadar güzel görünürdü ki, ben bazan gider seyrederdim; rengarenk yıldızlar, vijjj diye böyle ama, büyük bir yeri kaplıyordu– renkli resimler getirt. Onları gönderelim çocuğa” dedi.
O zaman, öyle fakslar makslar yok; paketleri Luftansa’nın hosteslerinde veriyorlar, biz de adam gönderip aldırıyorduk. Böylece, istediğimiz şeyler çabucak geliyordu. Nitekim, yine öyle oldu. Almanya’dan bana bir sürü resim yollamışlardı. Ressamlarımız da istediğim şeyi kibrit adamlarla öyle güzel yapmışlardı ki...
Ben de aldım makineyi; fabrika nasıl kuruldu, sermayesi nedir, ne iş yapar, boruyu nasıl yapıyoruz... hepsini bir güzel yazdım. Tümünü bir kutuya koyup paketledik ve o gün gönderdik. “Elbistan İsmetpaşa İlkokulu dördüncü sınıf öğrencisi Erdoğan Gökçek” adına...
 
Çocukları davet...
Gönderdik ama, benim içimde bir dert... Bu çocuk çok akıllı, çok güzel de yazmış, meramını mükemmel ifade etmiş; 11-12 yaşlarında olmalı, acaba öğretmeni mi yardım etti?.. Her neyse, benim bu çocuğa bir mükafaat vermem lazım. Ne yapabilirim?..
Birdenbire kağıdı kalemi aldım elime, rahmetlik Kazım Türkmen’e bir mektup yazdım. Tabii o gün henüz ismini bilmiyorum; “İsmetpaşa İlkokulu müdüriyetine yahut başöğretmenliğine” diye yazdım. Bunda dedim ki:
“Talebelerinizden Erdoğan Gökçek imzasıyla böyle böyle bir mektup gelmişti. Kendisini tatmin edecek cevapları yazıp bugün yolladık; ama, ben bu çocuğu ayrıca mükâfatlandırmak istiyorum. Sınıfını geçtiği takdirde –ki dörtten beşe geçecekti– kendisini istediği kadar İzmit’te misafir etmek istiyorum. Çok merak ettiği fabrikayı bizzat gezdireceğim. Kendi gözleriyle görsün. Bütün masrafları bana ait. Müsaade etmeleri için ailesiyle de görüşünüz...”
Mektubumun cevabı hemen geldi.
Bu arada bizim evde de küçük bir kavga koptu, annemle... Annem adeta delirdi, bir öldürmediği kaldı beni...
“Sen nasıl yaparsın, el-âlemin çocuğunu buraya çağırırsın? Bir damla çocuk; ya düşer, ya birşey olur... Kızım, bu mesuliyeti nasıl alıyorsun üstüne?.. Aklını mı oynattın? Derhal bir mektup yazıp vazgeçtiğini söyleyeceksin...”
Annem, o tarihte dul bir kadındı. 1900 doğumluydu. Ama lise tahsili vardı, iyi Fransızca bilirdi, anadili gibi... Elişleri yapardı, aklınız durur... Ve ud da çalardı. Büyükbabam çok alim bir insandı. Haccü’l-ekberdi ama, biz bisiklete de binerdik, denize de girerdik.. Özel hayatımıza hiç karışmazdı. Bir terbiyesizlik yapmadığımız sürece giyimimize kuşamımıza hiç karışmazdı. Hepimizin okumasını istedi, annemi de okutmuş. Büyükbabam saraydaymış, padişahın jandarmasıymış... jandarma astsubayı... Beşiktaş amiri... Saraydan bize tablayla yemek gelirmiş. Yedi Sekiz Hasan Paşa’yla berabermiş. Paşa’nın okuması yazması olmadığı için işleri büyükbabam yaparmış.
Hatırlıyorum, Anadoluhisarı’ndaki evimiz çok büyüktü ve üç katlıydı –bugün 160 küsur seneliktir–, hidivlerden biri bir cariyesine evlilik hediyesi olarak yaptırmış. Her tarafı resim ve yaldızlarla süslüymüş. Büyükannem, bunlarla uğraşamam diye boyatmış. Yukarı çıkan döner bir merdiveni vardı. Başında da büyük bir kristal vardı. Ben merdivenden inmez, hep kayardım. Her defasında da o kristale çarparak durabilirdim, ki izi sırtımda hala durmaktadır. Büyük olarak yemeğe 14 kişi otururdu. Bizim ayrı sofralarımız vardı, oğlan çocuklarınki ayrı, kızlarınki ayrı idi... Çünkü, oğlanlar bizi kızdırır, biz de zırr ağlardık... Yemeğin huzuru kaçardı. Onun için, sofralarımız ayrıydı. Buna rağmen oradan da yetişirlerdi. 
Annemin her sözü hikmetti... Çok akıllı bir kadındı.
“Nasıl yaparsın bunu? Deli olacağım... Çocuk bu; düşer, birşey olur... Ailesine ne deriz? Diyelim kolu kırıldı...” dedi.
“Sen karışma!.. Ben sözümden dönmem; gelecekler...” dedim; “Sonra, düşmez o...”
Bir süre sonra annem de yavaş yavaş yumuşamaya başladı.
Cevaben bir mektup geldi; Kazım Bey bunda;
“Bay Ferruhzat Sungar” diye hitap ediyordu.
Mektup öyle geliyordu. İsmim biraz acayipçe ya; erkek miyim, kadın mıyım anlayamamış... Adımdan kadın olduğumu düşünmemiş. Sonra, koskoca fabrikada kadından müdür, şef olur muydu?..
Dikkatsizliğe bakın; benden özgeçmişimi istemişlerdi de “Kandilli Kız Lisesi’ni bitirdim” diye yazmıştım. Buna rağmen mektuplar yine “bay” diye geliyordu. Hiç dikkat etmemişler...
Çok düzgün bir kalemi olan Kazım Bey, mektupta diyordu ki:
“İlginiz için çok mutlu olduk. Çok teşekkür ederiz. Ama, Erdoğan çok küçük bir çocuk... Acaba, yanına bir arkadaş versek, onu da kabul eder misiniz? Tek başına gitmesin. Ben trenle gönderirim...”
Telgrafla “Onu da gönderin” diye cevap verdim.
Ondan sonra mektuplaşmaya başladık.
Bu arada ben soruyorum:
“Huyları nasıldır? Çocukluklarında hangi hastalıkları geçirmişlerdir? Hangi yemekleri yerler, hangi yemekleri yemezler?..”
Mesela, biliyorsunuz, Anadolu’da zeytinyağlı yemek umumiyetle yenilmez, Anadolulular yemezlerdi.
 
Çocukların İzmit’e gelişi
Kısa keselim; bunlar yola çıkmışlar. Ama ben trenle gelmeleri için ısrar ediyorum. Birinci mevki tren parası göndermiştim; hem de kuşetli... Çocuklar yatsınlar, uyusunlar, sonra gelemezler diye...
Bir telgraf geldi, otobüsle geliyorlarmış... Bu yüzden anneme karşı mahcup oldum. Hani ne lüzumu vardı?.. Trenin geliş saatını bana söyleyecekler, ben de gidip alacağım... Otobüsünse saatı belli değil. Üstelik, öyle otogar falan da yoktu İzmit’te... Yolcuyu anayolun üstünde bırakıp gidiyorlardı.
Trenle geleceklerini planlamakla birlikte, Allah’tan, yine;
“Her ihtimale karşı, benimle karşılaşamamaları durumunda direkt boru fabrikasına gitsinler, hepsi tembihlidir, kendilerini eve getirecekler” demiştim.
İyi ki de söylemişim. Akşam 6’dan gece saat 10’lara kadar onları bekledim. Bekçi acıdı bana... Ayakta duracak halim kalmamıştı.
Bu arada saat 11,5-12 olmuştu. Banyoyu yaktım, annem yemekler yaptı, çorbalar, yataklar hazır... Bunlar yok ortada... Bir yandan da annem haklı çıkacak diye ödüm patlıyor.. “Demedim mi ben sana?” diyecek çünkü..
Neredeyse ümidi kesmiştik ki, bir de baktım, şoför Cavit aşağıdan bağırıyor;
“Efendim! Çocukları getirdim!..” diye.
Derken bunlar geldiler, çıktılar yukarıya... İki tane insan müsveddesi, ayakta duracak halleri yok...
Kapıdan içeri girmiyorlardı. Nasıl pisler, görseydiniz... Her tarafları toz toprak, bir de su falan içmişler herhalde, bacakları falan çizgi çizgi... O kadar pisler... Kendileri de farkındalar.. Bu yüzden de içeri girmek istemiyorlar, “Çok pisiz” diyorlardı. En sonunda dedim ki:
“Girin içeriye!.. Pis, mis.. sizi yıkayacağız nasılsa...”
Nihayet girdiler... Orhan çok dikkatli ve fazla uyanıktı, Erdoğan’sa inadına çok ağırbaşlı bir çocuk idi. İçeri girdiklerinde, Orhan baktı, baktı ve;
“Ferruhzat amca/enişte nerde?” dedi.
Ben de “Bir yanlışlık olmuş, Ferruhzat teyzeyim ben!.. Bu da annem...” dedim.
Orhan yine baktı, baktı ve;
“Sen çok gençsin, sana Abla, annene de teyze deriz” dedi.
Pekiii, nasıl emrederseniz öyle olsun...
Bunlara “Sizi evde kim yıkıyordu?” dedim.
“Annemiz yıkıyordu” dediler.
“Şimdi ben yıkayacağım sizleri” dedim.
Peştamal falan almıştım, sarınsınlar diye...
Bu arada, çok samimi ve gayet de rahat idiler...
“Şimdi siz soyunun, elbiselerinizi oraya bir yere koyun, çamaşırlarınızı yere bırakın, peştamala sarınıp iskemleye –banyoya bir de iskemle koymuştum– oturun. Sonra çağırın, ben geleceğim” dedim.
O sırada, Almanya’ya gidip yeni dönmüştüm; şampuanlar falan almıştım, o zamanlar piyasada henüz şampuan yoktu.
Aslında tertemizlerdi, sadece toza bulanmışlardı. Kafalarına bir parçacık şampuan süreyim, bolca su döküp salıvereyim. Çünkü tertemizlerdi, belli ki yıkayıp yollamışlardı. Orhan, “Ohh, mis gibi kokuyor!..” deyip duruyordu.
Neyse, yıkadım, pakladım... Annem Orhan’ı havluya sarıp götürdü.
Biz de çok rahat olduğumuzdan bizden hiç çekinmemişlerdi. Annem bunları kuruladı, pijamalarını giydirdi.
Erdoğan peştamala sarınmış, dimdik duruyordu. “Otursana!..” dedim. Oturamadığını söyledi. Peştamalı öyle sıkı sarmış ki, sigara böreği gibi olmuş. Bir türlü kıvırıp da oturamıyordu iskemleye... Biraz çekip gevşettim, “Otur bakalım” dedim, oturdu. “Gördün mü? Ne kadar sıkı bağlamışsın?!..” Onu da yıkadım, amma o kokuyla o kadar ilgilenmedi.
Hemen ardından alıp sofraya getirdik. Annem çorba yapmış; ama bunlar, uyusunlar mı, uyumasınlar mı... o haldeler. Öyle yorgunlar ki... Annem “Bir çorba yeter bunlara” dedi, yavaşça; “Hemen yatıralım bunları, ayakta duramıyorlar...”
Tabaklarına birer kepçe çorba koyduk. Bunun üzerine Orhan Erdoğan’a dedi ki, ben duyuyorum:
“Bak, biz içine dalıyoruz kâsenin, bunlar ise herkesin tabağına koydular. Çorba temiz kaldı. Yarın da yiyeceğiz bunu. Biz de gidince öyle yapalım...”
Orhan uyanık... Öte tarafta Erdoğan çorbayı içiyor mu, uyuyor mu belli değildi... O kadar kötü..
Annem “Yemeği yarıda keselim, bunları yatıralım” dedi. Yemek falan yiyecek halleri yok, o kadar yorgunlar...
“Yatar mısınız?” der demez, bunlar gürr, doğru yataklara koştular. Malatya’dan otobüsle birbuçuk günde mi ne gelmişlerdi; sabahleyin çıkmışlar, bir sonraki gece yarısında, 12’de İzmit’e gelebilmişlerdi.
Ben fabrikada bekliyor ve her otobüse koşuyordum. Bekçi bana acıdı da “Sen eve git abla...” dedi; “Ben çocukları getiririm.” Her gelen otobüse koşuyordum, acaba bundalar mı diye.
Derken, annem bunlara iki kişilik yatak yapmış, yastık ve yorganları ayrı... Annem geldi odadan.
“Ne yaptın, uyudular mı?” diye sordum.
“Vallahi anlayamadım, başlarını koydular da mı uyudular, yoksa uyudular da mı düştüler?.. Bir anda uyudular. Ben kapıdan çıkmadan uykuya dalmışlardı” dedi.
Sabahleyin, bunlar güle güle çıktılar ortaya. Baktım, durumları iyi...
Ben bunlara kocaman bir defter aldım, maliyecilerin kullandığı defterler gibi...
“Bu defterin bir tarafına düşüncelerinizi ve gördüklerinizi yazacaksınız, bir tarafına da resim çektireceğiz, onları yapıştırırsınız... Hatıra defteri olacak size...” dedim.
Ben ne yazdıklarını okumadım bile, kendileri yazıyorlardı...
 
İstanbul ve İzmit’teki gezilerimiz
Sonra da ekledim:
“Bakın, ben izinliyim. Ve bu izni de sizin için aldım. Bir gün burada kalacağız, bir gün İstanbul’a gideceğiz. Bütün turistik yerleri gezeceğiz.”
Bu iş için senelik iznimi almıştım. Ama daha sonra bunu senelik iznime saymadılar.
“Sen çok güzel bir iş yaptın, Senelik iznin duruyor!..” dediler... Ve bu izni, daha sonra yaptığım Akdeniz gezisinde kullandırttılar; “Git dinlen!..” dediler.
O tarihte Ford bir arabam vardı. Kocaman bir şeydi... İstanbul’a bununla gidip geliyorduk ve arabayı da kendim kullanıyordum.
Öyle gezdik, öyle gezdik ki bunlar sayesinde ben de o güne kadar görmediğim yerleri gördüm. Trene bile bindirdim kendilerini... Banliyö ile bir yerlere gittik geldik..
Aklımıza neresi geldiyse; kaleler, kuleler, yerin dibine girdik, Kapalıçarşı... Ama, hepsini bir günde gezmiyoruz. Ayrı günlerde ve zaman zaman...
Hâ, bir de bunların paraları artmış, kendilerine verilen parayı harcamamışlar. E tabii, tren parasıyla otobüs parası aynı mıydı o zaman?.. Kaldı tabii paraları... İyi ki onunla yıkanmadılar, çıkarıp bana verdiler. Orhan’ınki biraz daha eksik, Erdoğan’ınki daha fazla... Ben de bu paraları zarflayıp lastikleyerek ayrı bir yere koymuştum. Tabii ki “Bütün masrafları ben yapacağım, siz karışmayın!..” dedim.
Her akşam bir hikaye anlatıyorum ben bunlara.. Sabahleyin soruyorum:
“Dün akşam ne konuşmuştuk?”
Orhan zehir gibi, diğeri biraz daha yavaş...
Anlatıyor. Bu arada yanlış söylediği kelimeler var, onları düzeltiyorum.
Çatal ve bıçakla yemek yemesini bilmiyorlardı. Çatalı kullansalar da bıçakla kesmeye alışık değillerdi. Ertesi günü anneme pirzola yaptırdım, öğretmek için... İstanbul’a gitmediğimiz günlerde ders veriyordum bunlara, nerede nasıl davranılır diye...
“Çatalı batıracaksın. Hadi alın çatalları!.. Yiyeceğin kadar bir parçayı keseceksin, çatalla ağzına atacaksın... Onu çiğnerken bekleyeceksin; sonra, yine alacaksın...” diyordum.
O zaman İstanbul’un en büyük oteli Park Otel idi. Daha Hilton falan yapılmamıştı. Bir hafta sonra Park Otel’de pirzola yediler, beni utandırmadılar. O kadar güzel yediler ki, bir beyefendi gibi...
Bir gün Orhan gazete okuyor, sabahleyin.
Bir ara “Ben bu adama gurtlanıyom” dedi.
“Niye gurtlanıyon?” dedim.
Amerikalı bir adama büyük bir miras mı kalmış, ikramiye mi çıkmış, ona gurtlanıyormuş.
“Ayıp değil mi?..” dedim “Elalemin parasından sana ne?..”
“Ona gurtlanmıyom; bu para niye sana çıkmadı da ona çıktı diye gurtlanıyom” dedi.
“Peki ne olacaktı, ne fark eder?” diye sordum.
“Ama sen kimsesizlere verirdin!..” demesin mi?..
 
Alışveriş ve hediye faslı...
En çok hoşuma giden hususlardan biri de şuydu:
Bunları böyle kalem efendisi gibi giydirmişlerdi. Lacivert elbiseler, kara pabuçlar... Tertemiz kıyafetler, ama bu çocuklar tatile, kıra bayıra gidiyorlar... Oysa ikisi de umum müdür gibi...
Anneme dedim ki:
“Bunları biraz çocuklaştıralım... Çok süslüler bunlar.. Gidelim de bunlara çocuk elbisesi alalım..”
Dediğim gibi, umum müdür gibiler, bir kravatları eksik.. Öyle giydirmişler... Çocuk giysileri satan bir dükkana gittik. Birer tane şortla bir sürü şey aldık. Önce utana sıkıla giydilerse de sonradan bayıldılar. Kısa kollu ve çeşit çeşit tişörtler aldık. Birer de sandalet ve kısa çorap aldık ayaklarına... Ayaklarında kocaman, bağlı pabuçlar vardı. Biz bu kıyafetle kıra gideceğiz... Bunları bir güzel çocuklaştırdık.
Vakit kaybetmeyelim diye orada prova yapmamıştık.
Adama “Üstlerine olmazsa?!..” dedim.
“Değişiriz efendim” dedi.
Eve geldik.
“Giyin de görelim bakalım, üstünüze göre mi? Şapşal birşey olmasın...”
Öyle güzel almışız ki, ikisinin de üstüne mum gibi oturdu. Bir ara baktım, Orhan Erdoğan’a;
“Bunlarla bir resim çektirelim” diyor.
“Ne resmi?..” diye sordum.
“Dönünce arkadaşlara gösteririz” dedi.
“Deli misiniz siz, ben bunları kendime almadım ki, size aldım. Giyip gideceksiniz ve Elbistan’da herkes görecek... Bunları burada soyunup eskileri giyip mi gideceksiniz?” dedim.
Zannettiler ki, ben onları kendilerine vermeyeceğim.
Cinlikler hep Orhan’ın kafasından çıkıyordu.
Bir de ben bunlara her gün birer tane çikolata alıyordum. Onların kağıtlarını düzeltip saklıyorlardı. Kaç tane çikolata yemişler, çocuklara göstereceklermiş.
Dönmelerine yakın fabrikaya gittik... Bizim Alman müdür de bunlara birer takım elbiselik kumaş almıştı. Hereke’den, halis yün, çok güzel... Biri gri, diğeri kahverengi... Hediye olarak valizlerine koyduk.
Artık sonlara doğru geliyoruz. Bir gün deKapalıçarşı’ya gittik. Bayıldılar bunlar; oyuncaklar vs... Çok nefis...
Annem bunların konuşmasına kulak misafiri olmuş.
“Ben birşeyler duydum” dedi.
“Ne duydun?” diye sordum.
“Diyorlar ki” dedi; “Bizim paramız var, kardeşlerimize bebek alalım, babalarımıza da birer gömlek, annelerimize de elbiselik kumaş alalım...”
Aralarında böyle konuşuyorlarmış.
Tabii bunları biz aldık; annelerine elbise dikilebilecek birer kumaş, babalarına açık yaka birer gömlek ve bavullarına koyduk. Üç tane de bebek aldık galiba... Çok mutlu oldular. Paraları kendilerine kaldı...
Bir tane de top aldım bunlara... Karşımızda bir çocuk bahçesi vardı. Alıp götürüyorum bunları, aman bir oynuyorlar, görseniz... İzmit’te kaldığımız günlerde, sabahları falan... Burada kendilerine arkadaşlar da buldular.
Bir geliyorlar ki, leş gibi olmuşlar. O zamanlar Bodrum’dan hakiki sünger almıştım; denizden çıkan... O kadar yumuşaktı ki... Onu ıslatıp sabunluyor ve bunların kollarını, bacaklarını sabunluyordum. Mis gibi oluyorlardı. Herşey Orhan’dan, onun başının altından çıkıyordu. Bir keresinde diyordu ki:
“Bundan biz de alalım, kardeşlerimizi yıkarız...”
Benim de duymadığımı zannediyorlar...
Kırk lira paraları vardı... Orhan, Kapalıçarşı’ya gidip annesine elbiselik kumaş alacakmış; tabii bunları hep biz aldık, koyduk... Öyle oldu ki, küçücük bir bavulla geldiler, iki bavulla ve hediyelerle döndüler...
Bir top aldığımı söylemiştim ya... Yine Orhan, bir gün;
“Bu bir top n’olacak?” diye sordu.
“N’olacak?!..” dedim; “Tabii ki bir topla oynanacak, iki topla oynanmaz ki... İkiniz birlikte oynarsınız...”
“Ama bizim evlerimiz birbirine çok uzak..” dedi.
“Allah müstahakkını versin...” diyerek bir tane daha aldık.
Bu top hikayesine günlerce gülmüştük, herşey bitmiş, bir top kalmıştı...
Bu kez de, birinin yeni, diğerinin eski oluşu problem oldu.
Bu işi de “O zaman yenisiyle de bir süre oynarsınız, ikisi de kullanılmış olur” diyerek çözdük...
Orhan;
“Ben büyüyünce vali olacağım” deyip duruyordu.
Aşağısı kurtarmıyordu...
“Vali olacağım, arabamla adamımı gönderip seni aldıracağım yanıma...”
Ben de;
“Sen o zaman bir tane ambulans al; ben ancak ambulansla gelebilirim senin yanına...” diyordum.
Ama, vali olamadı...
Arabayı daha yeni bıraktım, çok hızlı araba kullanırdım. 53 sene araba kullandım. Çocukları İstanbul’a hep arabayla götürdüm. Bir keresinde trenle gittik, o da trene binsinler diye... Çok iyi araba kullanırdım...
Orhan’la Erdoğan benim için bir çığır açtılar. Onların gelişi benim hayatımı değiştirmişti... Onlardan sonra okuttuğum çocukların sayısını bilmiyorum... Bana bu kapıyı açanlar bunlardır... Benim ufkumu genişlettiler... Mesela İzmit’in Maşukiye köyünde üç çocuk üniversiteyi bitirdiler... İki de kız çocuğu üniversiteyi bitirdi.. Bunlar hatırlayabildiklerim. Bazılarının ne ben yüzlerini gördüm, ne de onlar beni gördüler...
 
Vedalaşma ve dönüş...
Nihayet, herşeylerini yerleştirdik. Dönme vakitleri gelmişti. Annem bunlara on günlük yemek hazırlamıştı, bir o kadar da su; dışarı çıkmasınlar, trenden inmesinler diye... Korkuyoruz, inerler de treni kaçırırlar... Elli kere tembihliyorum:
“Sakın trenden inmeyin!.. Suyunuz, yiyeceğiniz, herşeyiniz var... Kat‘iyyen inmeyeceksiniz trenden... Tamam mı?..”
Ben, bunların henüz hesapta olmadığı o sene başında, bir Akdeniz seyahatı için bilet almıştım, gemiye... İzmir, Pire, Napoli, Cenova, Marsilya, Barselona... sonra dönüyor Napoli’den İskenderiye’ye, Mısır’a... Ardından Kıbrıs... Yirmialtı günlük bir gezi... Ben denizde seyahatı çok severim. Ona göre bilet almıştık. Çocuklara da resmini göndermiştim hatta, kamaramı kalemle işaretleyerek “Ben bu kamarada kalıyorum” demiştim... Uzun mektuplar, bazan da gülmeleri için abuk sabuk hikayeler, fıkralar yazıyordum... Gezdiğim yerler hakkında bilgiler veriyordum...
Böylece bunların misafirliklerinin sonuna gelmiş olduk. Bu tatili daha da uzatabilirdik; ama, benim o programım buna mani oldu. Ama yine de 19 gün kaldılar. Aslında ben bir ay kalsınlar istemiştim. Yerimizi daha önce ayırttığımız ve biletlerimiz almış olduğumuz için bu yolculuktan vazgeçemedik.
Bunların paralarını geri vermiştik... Harçlıkları vardı... İzmit’ten dönüyorlar, biletleri falan alındı. Dedim ki:
“Bakın, siz bankada hesap açamazsınız, henüz küçüksünüz. Bu paraları babanız sizin için bankaya yatırsın... Siz de dediğinize göre gazoz satıyor, birşeyler yapıyor, terzinin yanında çalışıyormuşsunuz.. tabii para kazanıyorsunuzdur... O paraları da hesabınıza yatıracaksınız. Ivır zıvır yemeyin, saklayın... Bana iki ayda bir kaç paranız olduğunu yazacaksınız, ben de sizin için hesabınıza bir o kadar daha para yatıracağım. Böylece paranız çoğalacak. Liseye gittiğiniz zaman hiç değilse bir geliriniz olacak...”
Neyse, bunları bindirdik trene... ve yolladık. Ayrılması zor gelmişti; çünkü, bir aile gibi olmuştuk.
Malatya’ya kadar hiç inmemişler ve orada kendilerini karşılamışlar...
Elbistan’a varır varmaz Kazım Bey “Çocuklar salimen geldi” diye bir telgraf çekmiş... Annemle çok rahatladık...
Daha sonra rahmetli Kazım Bey’le (Türkmen) mektuplaşmayı sürdürdük. O bana mektup gönderiyor, ben ona yazıyorum. Bir mektubunda;
“Ben size iki ham çocuk gönderdim, siz bize iki tane beyefendi yolladınız. Bu kadar kısa zamanda bunu nasıl yaptınız? Hayatlarını değiştirdiniz... Onlara dünya penceresini açtınız” diyordu bana...”
–Minimini çocuklardı, İstanbul’u ne bileceklerdi. Belki de ben böyle birşey yapmasaydım şimdiki yerlerinde olmayacaklardı...–
Ben de;
“Onların istidadı vardı; ne söylesek öğrendiler” diye cevap verdim.
Bunlar gittikten sonra bana mektuplar yağmaya başladı. İzmit’te bir gazete bu konuda bir tefrika bile yayımladı, dört gün... “İzmit’e Elbistan’dan iki çocuk geldi” diye... Akşam ve Ulus gazetelerinde haberler çıktı.
Bir süre sonra da, iki çocuğu İstanbul’a götürdüğümüz ve bir nevi turizm adımı attığımız için Ankara’dan, Turizm bakanının imzasıyla bir teşekkür geldi.
Tüm resimlerle birlikte bu belgeyi de büyük depremde kaybettim.
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
kasım bal 5 yıl önce

Güzel bir hikaye imiş bu hatıraları saklayan ve bize aktaranlara teşekkür ederiz.

Avatar
İhsan Dal 4 yıl önce

Güzel bir paylaşım...

Avatar
M.Mustafa KAR 4 yıl önce

KÖYLÜM HAKAN VE YILLARDAN BERİ TANIDIĞIM ORHAN BEYLER... SİZLERİ TEBRİK DİYORUM. BENİ DÜZİÇİ İLKÖĞRETMEN OKULU SON SINIFÖĞRENCİLİK GÜNLERİNİ HATIRLATTINIZ

Avatar
Hikmet 2 yıl önce

Eline sağlık.bir kitap gibi geldi okumasi