banner136
banner191
 

Hemşehrimiz Hasan Reşit Tankut ve
‘Elbistan’ adının Güneş-Dil Teorisi’ne göre tahlili
 
Ömer Hakan Özalp

Pek çok şehir ve yerleşim biriminde olduğu gibi, memleketimiz Elbistan’ın adının da nereden geldiği tam olarak çözülebilmiş değildir.

Tesbit edebildiğimiz kadarıyla bu konuda ilk kalem oynatan kişi, dünyaca meşhur Arap ve Fars dilleri otoritesi, kibâr-ı müderrisînden, Bosna ve Bağdat kadılıkları yapan hemşehrimiz Hayati Ahmed Efendi’dir (1751-1814).[1]

Hayati Ahmed Efendi’nin; Elbistan’ın ismini de irdelediği, kaynaklarda Risâletü Elbistan[2] ve Risale fî-Hakkı Elbistan[3] isimleriyle geçen ve Elbistan’da kurduğu kendisine ait vakıf kütüphanesinin fihristinde “Şeref Efendi Mecmuası ki, içinde kendi eş‘âr(ı) ve Elbistan Risalesi vardır, 1 cilt, ta‘lîk, muhtelit satır, sıra numarası: 328” şeklinde yer alan[4] bir risalesi bulunmaktadır.

Kendisi gibi Bağdat kadılığında bulunmuş olan oğlu Halil Şeref Efendi bu eserle ilgili şunları söylemektedir:

“Matlab-ı beyân-ı Elbistan: Babam es-Seyyid Ahmed el-Hayati’nin –Allah Teala onun evvelini ve âhirini güzel kılsın!- Elbistan’ın ismi, sınırları, meziyetleri, özellikleri ve diğer ahvali ile ilgili risalesinde zikrettiği gibi, ki ‘Buradan, günümüze kadar pek çok alimimiz çıkmıştır. Saçaklızade –Allah ona rahmet eylesin!– ve Rakka rasathanesi reisi… her ikisi de aslen Elbistanlıdır.”[5]

En sonunda, konuyu bir ansiklopedi maddesinde ele alan ve bilimsel olarak son sözü söyleyen, yine bir hemşehrimiz, Mükrimin Halil Yinanç merhum olmuştur:[6]

“Urfalı Matthieu ve diğer Ermeni müverrihlerinin Ablasta, Süryânî, Mihail’in Ablastayn, Abu’l-Farac b. ‘İbrî (Bar Hebraeus)’nin Ablastin, Yâkut Hamavî’nin Abulustayn, ‘Aynî’nin ve diğer Arap müverrihlerinin Ablustayn, Selçuklular tarihine dâir eserler yazan müellifler ile XIV. ve XV. asırlardaki İran müverrihlerinin (msl. Raşîd al-Din, Hafiz Abrû, Şaraf al-Din Yazdî) Ablistan şekil ve telâffuzu ile yazdıkları bu ismin XVI. asırdan itibaren İbn İyas –bu müellif yine eski Arap müverrihleri ve coğrafyacıları gibi Ablustayn suretinde yazmıştır– müstesna olmak üzere bütün müellifler tarafından Albistan veya Elbistan şeklinde yazıldığı görülmektedir. Mamafih, 1465/1466 seneleri içinde Kudüs’e haccetmeye giderken bu beldeye uğrayan Rus hacısı tüccar Bazil’in, yazdığı seyahatnamede bu kasabanın adını Elbistan şeklinde kaydetmiş olması, XV. asırdan itibaren Ablistan’ın yerli halk tarafından taklib edilerek Albıstan ve Elbistan telâffuzları ile söylenmekte olduğunu göstermektedir. Bugün oranın halkı memleketlerinin adını hem Albistan ve hem de Elbistan şeklinde telaffuz etmektedirler.”

Mükrimin Halil merhumun, Cumhuriyet sonrasında ve ilmî olarak son noktayı koyduğu tarih (1941) öncesinde birtakım yorumlar daha yapılmıştır.

Bunlardan biri, 1936’da Elbistan adında bir eser yayımlayan ve Halkevi’ne armağan eden öğretmen Ziya Güner’dir. Güner bu konuda şunları yazmaktadır:

“Adı: Elbistan adı üzerinde epeyce öykü vardır. Arap tarih ve coğrafyaları bahçeye benzemesinden Elbustan, bazı kitaplarında şeytan anlamına gelen İblistin[7] şeklinde yazmaktadırlar. Halk arasında Elbistan denilmekte ve bunun aslı da ‘Alpstan=yiğitler yatağı’ sanılmaktadır. Bugün genelleşen kelime Elbistan’dır. Bunun İslâmi bir kelime olduğu, İslâm’dan evvel başka bir ad taşıdığı kuvvetle sanılmaktadır.”[8]

İkincisi de; IV ilâ VIII. dönemler arasında milletvekili olarak Meclis’te yer alan ve kurucusu olduğu Türk Dil Kurumu’nda ikinci başkanlık, genel sekreterlik ve filoloji kolu başkanlığı yapan hemşehrimiz, idareci, siyasetçi, dilci Hasan Reşit Tankut’tur (1891-1980).

Tankut; 1930’lu yıllarda, dönemin resmî ideolojisi tarafından ortaya atılan ve bilimsel değeri olmamasına rağmen –İsmail Hami Danişmend’e varıncaya kadar– pek çok bilim adamı ve akademisyenin hakkında kitaplar kaleme aldığı Güneş-Dil Teorisi’nin en önemli temsilcilerinden biri olarak söz-konusu teoriyle ilgili dersler vermiş, makale ve eserler yayımlamış[9] ve teoriyi yurtdışındaki bir kongrede savunmuş ise de, uzmanlık alanı olmayan dilbilim alanında romantik seviyeden öteye gidememiştir.

Hemşehrimiz Tankut, o dönemde, memleketi ‘Elbistan’ın adını da aynı teori bağlamında ele alan birtakım yazılar yayımlamıştır.

Bu yazılardan ilki, bir tür giriş mahiyetinde olup “ileride yapacağı geniş etimolojik tedkik”ten bahsettiği 7 Birinci Kanun (Aralık) 1936 tarihli ve 590 sayılı Tan gazetesinde neşredilen “Lengüistik bir seyahat: Güneş-Dil Teorisi’ne göre ‘Elbistan’ adının tedkiki” başlıklı yazısı olup, biz bunu Tarih Coğrafya Hatırat ve Seyahat Metinleri Işığında Bir Zamanlar Elbistan isimli derlememizin ilk cildinde yayımlamıştık.[10]

Tankut, bilahare, “tedkikinde Ziya Güner’in ‘Elbistan’ adına ilişkin hülasasındaki şekilleri esas tutacağı”nı belirttiği, yine “Lengüistik bir seyahat: Güneş-Dil Teorisi’ne göre ‘Elbistan’ adının tedkiki” başlığı altında –Tan’daki makalenin yanı-sıra– dizi halinde dört büyük yazı daha kaleme alarak, Ulus gazetesinde yayımlamıştır: nr 5545, 4 Sonkanun (Ocak) 1937, s. 1-2; nr 5548, 7 Sonkanun 1937, s. 2; nr 5549, 8 Sonkanun 1937, s. 2; nr 5550, 9 Sonkanun 1937, s. 2; nr 5551, 10 Sonkanun 1937, s. 2.

Bu çalışmamızda, söz-konusu yazıları siz hemşehrilerimle paylaşmak istiyorum.

Şimdi sizleri, Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun “Akıl dışı, mantık dışı, ilim dışı bir görüş ve bizi bütün dünya milletleri önünde çıkmazlara sokan bir safsata” diye tanımladığı,[11] dönemin ideolojik fikirleriyle malül olmasının yanı-sıra bilimsel bir değerinin de bulunmamasına ve dolayısıyla katılmamamıza rağmen, memleketimiz Elbistan için teknik ve tarihî bir kıymeti haiz olan bu metinle başbaşa bırakıyorum:

 

Lengüistik bir seyahat
Güneş-Dil Teorisi'ne göre ‘Elbistan’ adının tetkiki
Hasan Reşit Tankut


Tren; Türk azminin yerinden oynattığı dağların yarıkları arasında, gençlik ve dinçlikten seker gibi ilerliyordu. Bitmez tükenmez tünellerden kurtulur kurtulmaz lokomotif neşeli neşeli öttü. O şimdi, tıpkı yeni dillenmiş çocuk gibi idi. Zaferle, sevinçle ötüyor, durmadan ötüyordu. Artık Maraş-Malatya demiryolunun mühim kısmını arkada bırakmıştık. Çok hararetli ve heyecanlı konuşuyorduk. Eski devir Türklerinin ard-ardına geldiği ve üst üste yerleştiği bu küçük fakat feyizli ovalarda lengüistik bakımından kim bilir ne kadar zengin stoklar vardı. Arkadaşım;

“Artık yaklaştık” dedi; “Bir istasyon sonra Elbistan'ın Kapuderesi istasyonuna varacağız.”
Bir lahza sustu, sonra ciddi bir tavır alarak ilave etti:

“Elbistan kelimesinin de Türkçe olduğunu iddia edemezsin ya?!.. İşte bu, bal gibi Arapça bir kelimedir. Bahçe manasınadır. Hem de sebzesi, meyvası, çiçeği çok, bol sulu bir bahçe. Ben oraları tanırım. Elbistan; Ceyhan kaynağında  ve Nuruhak yani ‘Tanrı'nın nuru’ dağının eteğindedir. Arab'ın kastettiğinden daha yeşil, daha güzel bir bahçe...”

Arkadaşım, tasdik etmediğimi görünce, daha fazla ciddileşerek;
“İnat etmekte hiç de hakkın yok. Elbistan, Arapça değilse bile Araplaşmış bir Fars kelimesidir. Araplaştığının en beliğ burhanını başında görüyoruz. El edatı, Arab'ın tasarruf silahlarından başlıcasıdır. Ve onun takıldığı kelime mutlaka ya Arapça'dır, ya Araplaşmıştır” dedi.

Susuyorduk.

Şimdi beni kandıramadığına acıyordu. Dik bakışlarında, aynı zamanda hem hiddet, hem merhamet ışığı seziyordum. Sordum:

“Ya sana, Elbistan kelimesinin Türkçe olduğunu, Araplık veya Farslık'la hiçbir alakası olmadığını isbat edersem; ne yaparsın?..”
Çılgın bir kahkaha kopardı:
“İsbat mı edersen?!..”
“Evet. Hem de el harf-i tarifi içinde olduğu halde... Elbistan'ın bir tek kelime ve Türkçe olduğunu ispat edersem?!..”
Arkadaşım artık gülmüyordu. Neşesi darmadağın olmuştu.
“Eğer isbat edersen?!..” dedi ve derin derin düşündü.

Nazarları, kompartımanın açık penceresinden; dalgalı ve çok kesif dağ kümelerinin çizdiği azametli ve sihirli tablolara saplanmıştı. Mavi sislerin tebarüz ettirdiği dalgaların koynunda tılısımlı bir nokta arar gibi idi.

Trenimiz durdu. Kondüktör, Kapuderesi'ne geldiğimizi bildirdi. Ben indim ve tren Malatya'ya doğru tekrar yollandı. Kompartıman(ın) penceresinden yarı beline kadar sarkan arkadaşım haykırıyordu:

“Elbistan'ın Türkçe olduğunu isbat edersen, her dediğine inanacağım!..”

* * *

Trenin getirdiği keyifli gürültü, yücelerden kopup gelen seller gibi çabuk dağıldı ve söndü. Kapuderesi istasyonu, her günkü sükutunun koynuna çekilir çekilmez, yalnızlığın ve sessizliğin sinirleri kemiren vahşetini duymaya başladım.

Otomobilim, omuz omuza vermiş sıradağların sık serisi arasında uzun bir vadi takip ediyordu. Manzara hem güzel, hem vahşi idi. Dağlar; çok avantür yapmış, doymuş, kanmış insanlara benziyorlardı. Hem sakin, hem müstehzi idiler.

Evet, onlar, eteklerine takılmış uzanan bu yolun üzerinde ne kadar muhteşem ordular, ne korkunç seferler görmüş, tanımış idiler. Kuvvetli bir Mısır ordusuyla Ramses,[12] İskitleri kovalayarak Kafkas'a ve Kolhis'e buradan geçmişti. Eti hükümdarı Suppililüma ve Mursil'in orduları Suriye ve Filistin'e bu yoldan inmişlerdi. Asur hükümdarı, 3.100 yıl önce Malatya'yı vurduktan sonra, bu yolu takip ederek Yukarı Ceyhan vadisine inmiş ve Tala'da kendini bekleyen yirmibin kahramanı vurmuştu.

Daha eskilere doğru; tarihin içinde dalıp gitmiştim. Serin bir rüzgar, göklere doğru yücelmekte olduğumuzu haber verince ayıldım. Tepeler alçalmış, vadi genişlemiş idi. Beyaz bir duvar gibi ufkumuzu kapayan yalçın bir dağ; başını bulutların üstünden göklere dayamış duruyordu. Şoför;

“Nurhak göründü!..” dedi.

Nurhak... Bu; arkadaşımın Nuruhak diye adlandırdığı dağ olmak (olsa) gerekti. Biz yaklaştıkça onun beyazlığı artıyordu. Bazan bir köpük yığını gibi görünüyordu. Bazı taraflarda, devlerin mermerden yaptığı muazzam bir obelisk'i andırıyordu. Onu, bir alçı yığını sanmak da kâbildi. Bu, sihirli dağda beyazlık, biraz da cila ve parlaklık ifade ediliyordu.

Şimdiye kadar böyle bir dağ görmemiştim. Göze batar üç hali vardı:
1. Çok dik, çok heybetli, yüksek ve müstakil bir dağ;
2. Beyaz ve ışıklı bir dağ;
3. Gözü ve dikkati çeken, sihirli bir dağ.
Galiba, bütün Alp'larda bu haller vardır. Onlar da dik, yüksek ve müstakil dağlardır. Hiç olmazsa sivrileri beyazdır ve tepelerinden eteklerine doğru çağlayan suların köpüklerinde beyazlara bürünmüş peri âlemleri yaşar.

Galiba, Albistan adını yaratan psiko-sosyolojiye bu beyaz ve sihirli dağın zirvesinden aşarak varacağız.

Önümüzde genişçe bir ova; uzakta, ufku dolduran ikinci bir dağ kümesine kadar yayılıp gidiyordu. Bu; Elbistan ovasının, Nuruhak eteklerinden başlayarak uzanan bir köşesi idi. Ve Ceyhan çayının periler, efsaneler dolu kaynağı burada idi. Kim bilir, hangi karanlık devirlerin birinde, Nuruhak, bu beyaz ve nurlu kaynağı boğmak için, sağrılarını oynatarak, kayalardan mürekkep bir alay saldırmıştı. Fakat, onları, bilinmez âlemlerin kurtarıcı eli tam pınarın kıyısında durdurdu. Kayalar alayının başbuğu Tonguç, alnında o ilahi pençenin izini hala taşımaktadır.[13]

Ceyhan, bu kaynaktan başlayarak bir proto-historya gibi sessiz ve gürültüsüz akar. Gök renkli sularının billurluğu altında, ilk sosyetenin henüz çocuk ve mütereddit hayatındaki gölgeli, müphem hatları okumak çok kâbildir.

İşte, Elbistan adının morfolojisinde yer tutmuş bir motif daha... Bu kayalar, bu kaynak, bu nehir ve onların sihir, füsun, peri ve ervah dolu tarihleri.

Bağlar, bahçeler içindeyiz. Tatlı açık renkli kayalar ve onların dibinden kaynayıp birer çocuk şakraklığıyla akan gümüş sular. Ve nihayet, deniz renkli Ceyhan ve deniz dalgalı büyük bahçe... Elbistan burasıdır.

Bu son manzara, arkadaşım gibi birçoklarını aldatan bu bahçe görünüşü, bu zavallı Türk kelimesini, Albistan'ı öz milliyetinden ve hakiki hüviyetinden uzun müddet mahrum etti. Biz şimdi ona; gerçek manasını ve gerçek morfolojisini bulup vermek vazifesini yapacağız.

Not: İtalik harflerle yazdığımız satırların ihtiva ettiği mana ve maksat, ileride yapacağımız geniş etimolojik tetkikte ehemmiyetli istinat noktasıdır.

* * *

Bazı kitaplar bu ismi Albistan biçiminde yazarlar. Şehrin okumuş kısmı Elbistan şeklinde söylemeye çalışırsa da, bu zoraki telaffuz halk tabakasına inmiş ve köylere yayılmış değildir. Arapların İblistan tarzındaki yazılarına gelince, asla yer tutmamıştır. İsim, hemen her yerde, çok eski devirlerde yaşamış olduğu gibi Albistan'dır. Öğretmen Ziya Güner, bu isim üzerindeki yerli telakkiyi şu suretle hülasa ediyor:

“Elbistan adı üzerinde epice öykü vardır. Arap tarih ve coğrafyaları, bahçeye benzemesinden Elbustan, bazı kitaplarında şeytan anlamına gelen İblistin şeklinde yazmaktadırlar. Halk arasında Elbistan denilmekte ve bunun aslı da ‘Alpstan=Yiğitler yatağı’ sanılmaktadır. Bugün genelleşen kelime Elbistan'dır. Bunun İslâmî bir kelime olduğu, İslâm'dan evvel başka bir ad taşıdığı kuvvetle sanılmaktadır.[14]

Kıymetli öğretmen Ziya Güner'in hülasasındaki bu şekilleri tetkikimde esas tutacağım.

Elbistan, gerçekte Albistan'dı. Bir zaman İlbistan veya İlbistin biçiminde de anılmış olabilir. Fakat, ne şekilde kullanılmış olur ise olsun, hiçbiri İslâmî ve İslâm sosyolojisinin mahsulü değildir. Bu kelimeleri Türk historya ve filolojiyasının içinde aramak ve manalarını; o çok eski, çok kültürlü ve ışıklı büyük âlemden çıkarmak ilmî bir vazifedir.

Kelimenin İslâmî devre ait ve yeni olmadığını anlamak için, bugünkü Albistan'ın yanı başındaki eski Albistan'ı görmek ve adına dikkat etmek yeter. Eski Albistan'ın adı Kara Albistan'dır. İslâm, müstevli olduğu yerdeki naturizm merkezlerini kökünden yıkar ve yanı başlarına yenisini yaptırırdı.[15] Eskilere (de), küfür ve dalâlet işareti olmak üzere, bir ‘kara’ sıfatı takardı. Eski Albistan'ın Kara Albistan ve eski Maraş'ın Kara Maraş olması gibi.

Şu halde, tetkike, önce Albistan'dan başlamak ve sırasıyla Elbustan ve İlbistin'e varmak doğru olur.

Not: Arapların İblistin biçimindeki yazıları, analoji yapmak hevesinden doğmuş bir mugalatadan başka birşey değildir. İleride öğreneceğiz.

* * *

Albistan veya Alpıstan, tek bir kelime olmakla beraber, önce; yerlilerin telakkisi gibi, ‘Alplar memleketi’ manasına olarak, Alp- veya Alb- ile -sitan gibi iki parçaya ayıralım. Türkçede Alp(b)’ın belli başlı manaları şunlardır:

Alp: Orhon, Uygur, Çağatay, Garp lehçelerinde cesur, cesaretli, kahraman, muharip, şecaatli manasınadır. (B(üyük) T(ürk) Lugatı; Divan-ı Lugati't-Türk; Radlof, Pavet de Gourteille, İbni Mühenna, el-İdrak vs.)
Alp- lık: Uygur, Garp lehçelerinde cesaret, kahramanlık, şecaat (B(üyük) T(ürk) L(ugatı) vs.)

Kelimenin gerçekte bu anlamı verip vermediğini bir de Güneş-Dil Teorisi bakımından tetkik edelim.

Kelimenin etimolojik analizi şudur:

                     (1)       (2)       (3)
Alp:               ağ       + al     + ap

1. Ağ: Ana köktür. Kuvvet, kudret, yükseklik, parlaklık, sahiplik ve esas manalarını ifade eder.
2. Al: Sonsuz bir genişlik ve çokluk bildiren bir elemandır.

İki unsur bir araya gelince ‘ağal’ ve son morfolojik şekli ile ‘al’ olur ki, güneşte olan bütün ana manaların uçsuz bucaksızlığını, son derecede bolluğunu gösteren mücerret, gayr-i şahsî bir mefhumdur. Âlem kelimesindeki âl'de olduğu gibi.

3. Alp: İşte bu mücerret manayı üzerine alan ve temsil eden süje veya objedir. Böylece alap ve bazı devirlerde aldığı morfolojik şekliyle alp kelimesi, hudutsuz ve çok kuvvet, kudret, yücelik ve ışık temsil eden bir varlık olur. Kelime, bu hali ile tamamlanmış değildir. Onu tayin etmek ve isimlendirmek için bir unsura daha ihtiyaç vardır.

O unsur labyal ‘p’nin fonetiğinde mevcut olan ve söylenişte çatlayan fonemdir ki, Güneş-Dil Teorisi onu da (v. + ğ) ile ifade eder.

O zaman kelimenin hakikî şekli alap + (v. + ğ ) olur.

Şu halde, kelimenin hakiki morfolojisi ‘alpağ’ olur ki, kuvvet ve kudretin, yücelik ve parlaklığın, asıl ve esaslığın muayyen ve şahsi bir varlığı demektir. Türkçe'nin Kazan lehçesinde, bu kelime ‘zadegan’ manasına olarak alpağ-ut ve alpavut şeklinde yaşıyor (T. D., Radlof, c. I).

Kelimelerin semantik bakımından nüanslanması ‘psiko-sosyoloji’ dediğimiz ruhi ve içtimai tesirlerin şekline tâbidir. Kazan havalisindeki Türkler, yüksek itibar ettikleri içtimai sınıfta bir aralık bütün bu meziyet ve kudretleri toplanmış telakki ettikleri için, kelime bu manaya delalet ediyordu.

Alp kelimesinin, eski Yunan dilinde de ejderha ve kahraman manasına geldiğini öğreniyoruz.

Onlar, Neptün'ün Herkül tarafından öldürülen cesur oğluna Albion adını veriyorlardı.[16]

Fakat biz, kelimenin; bu kısımda yalnız ‘halk etimolojisini’ yapacağımızdan, geniş etimolojiyi sonraya bırakıyoruz.

Şu halde, ‘alp + stan’ ‘Alplar, yani yiğitler ve kahramanlar memleketi’ demek olur.

Nitekim; Altay-Aladağ lehçesinde alıp dev, bahadır, yiğit, kuvvetli demektir. (Verbitski, Altay-Aladağ Lehçeler Lügati, s. 17)

Yakut lehçesinde de alıp aynı manayı veriyor. Alıp Hara Buhatır, efsanevî bir kahramanın adıdır. (Pekarski, s. 88)

Selçuk tarihini dolduran birçok kahramanların adında (da) bu alp kelimesini okumaktayız. Alparslan gibi.

Albistanlılar; hususi ve ma‘şerî hayatlarında; sözünde durmak, zayıfın imdadına koşmak, tabiat çetinlikleriyle boğuşmak gibi hep kahramanlık ve alplık ifade eden yüksek karakter tezahürleriyle, zaten bu adın sahibi bulunuyorlar.

 

Halk etimolojisi nedir?

Halk etimolojisinin çok zengin ve tipik bir misali olan bu Albistan kelimesi üzerinde geniş ve ilmî etimolojiye başlamadan evvel, gene halk etimolojisi bakımından tetkikimize devam etmek hem faideli, hem de lüzumludur.

Halk etimolojisi, yer adlarının tarihini ve yaşadıkları semantik hayatı öğrenmek yolunda baş vuracağımız önemli kaynaklardandır. O bize, yalnız kelimenin veya ismin geçirdiği safhaları öğretmekle kalmaz. Halk rejiyönalizminin yaşadığı psiko-sosyolojik dalgaların renkleri ve ışıkları hakkında da bilgiler ve sezgiler verir.

Niçin, bir devirde Albistan dediler? Ve niçin, sonra bir devir geldi ki, onda, bu memleketin adı İlbistan oldu. İlbistin'i, hangi içtimai zihniyet, bir metatez ile İlbistin yaptı. Ve nihayet, neden Elbustan dediler?

Tetkiki anlaşılır bir vuzuha erdirmek için, biraz da halk etimolojisinden bahsetmek lazımdır.

F. de Saussure, halk etimolojisini şöyle tarif etmiştir:

“Şaşırtıcı bir kelimeyi, -malum bir şeye bağlamak suretiyle– takribî (yaklaşık) izah teşebbüsüdür.[17]

Bu âlime göre, halk etimolojisini ilk bakışta analojiden ayırmak kâbil değildir. Halbuki, analojide esas rasyoneldir. Ve muhakkak bir kaideye uydurmak sadakati ve bağlılığı vardır. Halk etimolojisine gelince, o, herhangi bir ilme veya kaideye dayanmayı hatırına bile getirmez.

Bu büyük Fransız lengüistinin, yukarıya aldığım satırları, halk etimolojisinin dayandığı oynak baz'ı büyük bir kat‘iyetle ifade etmiştir.

Filhakika, halk, etimoloji yaparken ilmî ve ma‘şerî hiçbir esasa istinat etmez. Vereceği izah asla objektif değildir. O; kelime ile oynarken, yalnız kendi psişizmine tâbidir. Ve kelimenin kazanacağı yeni hüviyette, bu psişizmi dokuyan faktörlerin az-çok hepsinin rengi bulunur.

Halk psişizmi, bir nevi içtimai mayalaşma –fermentation (fermantasyon)– mahsulü olduğu için, vakit vakit tahavvül eder (değişir). Çok kompleks olan bu varlık içinde, etimoloji bakımından bizi ilgileyen (ilgilendiren) başlıca tesisler şunlardır:

1. Halk zihniyeti;
2. Rejiyonalizm/“bölgecilik”
3. Hünör;
4. Folklor –folklor–, an‘ane –totem, tabu dahil –;
5. Assosiation/“tedai (çağrışım);
6. Ve bunların besleyip idare ettiği analoji.
Bu tesislerin izahları burada yer tutmaz. Yalnız, bunlarla öğreneceğimiz kaide şudur:
Halk etimolojisi egoizmi ve keyfi okşayan, ilim ve kaydı düşünmeyen bir analojidir.

İki şekli vardır:
1. Kelimeye, morfolojisini değiştirmeden mana uydurmak;
2. Kelimeye, morfolojisini az-çok değiştirerek mana uydurmak.

Birincinin misalleri şunlardır:

Kahramanlığın revaçta olduğu devirde Albistan=Yiğitler yurdu.

Yayla hayatının makbul olduğu devirde Albistan=Dağ ve tepeler memleketi.

İkincinin misali çoktur. Ben, yalnız Kütahya ve Ankara isimlerini vereceğim.

Kütahya, eski devirlerde Sümer dininin Anadolu'yu da baştanbaşa hükmü altında tutan litürjik dilinde ‘gud-ea’ olmak (olsa) gerekti. Bunun manası şudur:

Gud=boğa, kuvvetli, kahraman, cesur.[18] Mücerret bir Allah tanımayan o devirde, gud bizim şimdi kut dediğimiz şeydi. İdikut'ta gördüğümüz gibi...

Ea: Suların, akıl ve ferasetin tanrısı idi. Şu halde gudea ‘ea'nın kuvveti, kudreti’ demek olurdu. Veyahut sadece ‘Kutlu Ea’ demek idi.

İkinci Sümer devletinin müessisi ve bütün Sümer'in en kahraman ve yüksek siması Gudea ismini taşıyordu. Etiler devrinde, bu şehrin adına ne demişlerdi bilmiyorum. Klasik devrin Kotaion adında ana kelime olan Kot'u, C. Autran aşağıdaki gibi izah eder:

“Kot bir kahraman adıdır. Lidya-Etrüsk âlemlerine ait müşterek bir addır. Paflagonya, Kapadokya ve Trakya ve Truvalıların yaşadığı her yerde, bu adı taşıyan sülaleler hükümran olmuştur. Bunun ve Koth yazılan şeklinin iptidai kökü Kut-e Kuth-e'dir.[19] Bu kelimenin, Azyatik yani Anadol(u)lu olması muhakkaktır. Greklere de aynen geçmiştir.”

Bu izahtan da anlaşıldığı üzere, Truva ve eski Yunan devirlerinde halk psihizmi daha fazla kahramanlığa mütemayil olduğu için, Gud Ea adını eski manası ile ve pek az bir farkla Sümer devrinde olduğu gibi yaşatmıştır.

Mevlana Celalettin-i Rumi'nin felsefesi ve Fars dili Kütahya civarında da hükmetmeye başlayınca, halk, kelimeyi ‘kısalar yurdu’ manasına gelmek üzere Kutahiyye yaptılar. Şimdiki psiko-sosyoloji, onun etimolojisinin aslını bulacaktır.

Ankara da, bu şeklin dirik misallerindendir. Bu da, Sümer Litürjik dilinde ank ve ra'dan terekküp ediyordu. Ank, EA'nın ikinci ismi idi. Ra ise ‘esas ve rab’ manasına geliyordu. Ankra, ‘suların tanrısı’ ve Konkre, manada suların takarrür ettiği yer demek idi.

Farslar Ankara'ya hakim oldukları zaman, halk psişizminde, şiir ve şarabın üstün bir yeri vardı. O zaman, Engüri diye bir kelime çıkardılar. Bu, çok nefis şarap veren Ankara üzümünden mülhem idi ve Ankara adına da çok benzediği için, bir müddet tutundu. Romalıların Embleme'i olan Ancyre –Ankür okunur. ‘Gemi demiri’ manasınadır– pek benzediği Ankara adının yerini tutar gibi oldu.

Bu suretle, halk etimolojisinin mekanizmasını öğrenmiş bulunuyoruz.

Devir devir ve zihniyete göre değişen bu manaların hiçbiri ebedi değildir. Bunları izahtan maksadım, bir kelimenin veya yer adının ilmî etimolojisini yaparken, manaların geçirmesi muhtemel değişiklikleri göz önüne serebilmektir. Gerçekte, mesela Ankara adının etimolojisi ancak şudur:

                     (1)       (2)       (3)          (4)         (5)
Ankara:         ağ       + an     + ak        + ar     + ağ (1)

1. Ağ: Ana köktür. Su anlamınadır.
2. An: Mananın bir obje muhitinde görünmesini ve taşmasını ifade eder.
3. Ak: Su anlamına, muhitinde görünüp taştığı objedir.

Ve;

Üçü bir arada –ağ + an + ak– ve tabii bir alternansla ‘akanak’ yapar ki, bugün Konya havalisinde yaşayan manası ‘fazla suları akıtan, savan yer ve hark’ demektir.

4. Ar: Anlamın takarrürünü;
5. Ağ: Mananın taayyün ettiğini ve isimlendiğini bildiren elemandır.

Şu halde, Ankara, “muhitinde sabit ve mukarrer bir su taşkınlığı ve cereyanı bulunan bir yer” demek olur. Ve Ankara'nın topografik vaziyeti ve paleo-jeografisi, bize, bu çok eski Türk sitesinin bir su şehri olduğunu göstermektedir.

Baykal'ın çıktığı ‘Yenisey’e kavuşan nehrin adı da Ankara'dır. Bu su, bu adını, bitişik bulunduğu toprak parçasından, yani Ankara bölgesinden alır.[20]

İleride yine ilmî etimolojiye dönmek şartıyla, şimdi yeniden Albistan kelimesine ve onun halk etimolojisi bakımından tetkikine devam edeceğiz.

 

‘Dağ Eli’ anlamına Albistan

Orta Anadolu platosunun en yüksek yerlerinden biri olan Albistan ovasını üç büyük dağ kümesi sınırlandırır. Bunlar Nurhak, Koçdağı (ve) Binboğa'dır. Her üçü de Kafkas'taki ve Avrupa'daki alplar gibi birer ‘ada dağ’dırlar.

Albistan rejionalizminin heyecanı, bazı devirlerde bu karlı şahikaları aşacak kadar coşkun olur. O zaman, şairin sazını döğen şahin kanadı ve öğülen güzellik dağların haşmetidir. Dağların aşkını bir alp kadar kahraman ve bir dağ gibi alp olan halk şairi Dadyaloğlu'ndan (Dadaloğlu'ndan ) dinleyelim: 

Binboğa da Koçdağı'ndan ünlüdür.
Kışın ak giyinir yazın donludur
Sağ yanı Serecik, solu Reyhanlı'dır
Elin Avşar değil; Cerit Binboğa

Başında vardır ak kuğulu gölün
Sınırdan gider de oniki yolun
Ayağından çekilir kız ile gelin
Elin Avşar değil; Cerit Binboğa.

Dadyaloğlu der soyuna n'oldu
Aktı gözüm yaşı kan ile doldu
Saatim ay ise, günüm yıl oldu
Ne pek methin ettim deli Binboğa[21] 

Fakat, Nurhak dağının sihirli bir hususiyeti vardır. Göklerin boşalttığı ilk kar yığınını yine ak bir başla karşılamış olan bu ihtiyar dağ, yalnız gündüz değil, gece de beyazdır. Toprağın çok kara ve göklerin yıldızsız olduğu korkunç gecelerde, Nurhak, yücelerden yere aksetmiş bir projektör ışığına benzer. Heybetli, anlaşılmaz, ezen ve uyuşturan bir ışık.

Nurhak'ın fosforlu kayaları, beyaz ve parlak heybeti ile aynı zamanda bir Magio kaynağı olmuştur.

Beyazlara bürünmüş periler, veli1er hep onun ak doruğundan[22] inerler. Psişizmin değişimine göre, bunlar devir devir zararsız hayalet, cin, şeytan oldukları gibi şerîr ruh, hortlak, albastı ve zemheri karısı rolünü de yaparlar. Albistan ovasının ıssız köşelerini, kış gecelerini ve rüyalarını dolduran bu vehim ve hayal mahsulleri, hep ihtiyar Nurhak'ın başının, saçının ve sakalının aklığından mülhemdir.

Gene aynı ilhamla, insanlar zekasını kullanmayı, perileri, hayalleri aldatmayı, kâbusları, cadıları atlatmayı ve büyüleri çözmeyi öğrenmiştir. Albistan kelimesine halk etimolojisinin verdiği çeşitli gövde ve anlam işte bunlardan doğuyor.

* * *

Yukarıki izahlar, bize, semantik bakımından şu toplanış merkezlerini verir:

1. Üzerinde seve seve yaşanılan kıymetli dağlar ve onların temin ettiği şövaleresk hayat;
2. Göklere kadar yükselen beyazlık ve onun ilahi manası;
3. Geceleri dolduran fosforik parıltı, sihir ve füsun;
4. Zararlı ve zararsız ruhlar. Hortlak, albastı;
5. Büyü, sihir, tılsım.
6. Aldatmak ve zeka oyunları.

Albistan, Alpistan, Elbistan, İlbistin kelimelerinde, yukarda özeklendirdiğimiz anlamların hepsi vardır. Dağ manasına olarak Türkçe'de:

Elpe=zirve –Seyhan civarında söylenir–;
Alp=yüksek –Uygur lehçesi–;
Elbe=bak: elbeh, ağıya, agira'nın zıddı artmak, çoğalmak. Yakut, Pekarsk.

Yetmiş küsur yaylası olan Albistan ovasında dağ, hele Osmanlıların Türkmenleri kovaladığı asırlarda çok kıymetli, çok muhterem ve mukaddes idi. Alp kelimesinin dağ manası verip vermediğini bir de Güneş-Dil metodu ile kontrol edelim:

                     (1)       (2)       (3)
Alp:               ağ       + al     + ap
1. Ağ=Ana köktür. Yükseklik ve kuvvet anlamınadır.
2. Al=Hudutsuzluk, çokluk, bolluk ifade eden elemandır.
‘Ağ + al’=‘ağal’ ve son morfolojik şekli ile ‘al’, güneşte olan bütün ana manaların uçsuz bucaksızlığını, son derecede bolluğunu, çokluğunu gösterir.
Burada aradığım anlam yükseklik ve kuvvetlilik olduğu için ‘al’ ıtlak üzere düşünülmüş bir yükseklik ve kuvvet ifadesi olur. Altay'daki ‘al’da olduğu gibi.

3. Ap=Bu geniş ve bol manayı üzerine alan ve temsil eden süje veya objedir. O zaman ‘al + ap’=alap ve son morfolojik şekli ile ‘alp’ mücerretlikten çıkarak madde halini almış ve tağ ifade etmiş olur. Kelime taayyün etmek ve isimlenmek için dördüncü bir elemana daha ihtiyaç var, o da labyal p(b)’nin fonetiğinde mevcut olan ‘v.+ğ’dir. Onun da meydana çıkarılması ile kelime ‘alpe’ olur ki, yukarda gördüğümüz gibi Garp ve Yakut Türkçelerinde o şeklini hala muhafaza etmektedir.

Kelime yer adı olarak da hala yaşıyor.

Alpa=Çankırı, Ilgaz;
Alpagöz=Ordu;
Alpı=Kastamonu;
Alpı=Zonguldak, Zafranbolu;
Alaba=Kütahya, Uşak;
Alapala=Kars, Ardahan;
Alaplı=Zonguldak, Ereğli;
Albır=Malatya, Adıyaman.

İsimlerini yukarıya çıkardığım bu köylerin hepsinin de dağlık arazide olması ‘alp’ kelimesinin dağ manasını teyit etmektedir. Elburz dağı Albistan'daki alplerin hepsi gibi yüksek, beyaz başlı ve müstakil bir dağdır.

İlerde, alp kelimesinin toponomisini yaparken, bütün bunlardan, Avrupa'daki alplardan ve proto-alpin, alpin kavimlerin akın yollarından bahsedeceğiz. 

‘Bahçe’ anlamına Elbistan; akıl ve zeka hareketleri anlamına İlbistin

Alp(b), Elp(b) kelimelerinin aynı kelimeler olduğunu yukarda öğrenmiştik. ‘Dağlı’ manasına olarak Alban denildiği gibi ‘büyük, müstakil ve beyaz dağ’ manasına olarak Elbürz de denilmektedir.

İslâm'dan sonra, Arap dil ve edebiyatının tesiri ile, Albistan’da halk zihniyeti değişince etimolojinin şekli de değişti. Mollalar, bu şirin ve gerçekten cennet gibi yeşil memlekete Arap telaffuzu ile Elbistan demeye başladılar. Kaide ve metot tanımayan bu halk etimolojisi, fizyolojik bünyeyi tazyik ettiği için genişleyemedi. Fakat yaşadı. Onu Türk fonetiğine uydurarak Albastan (Albostan ) yaptılar. Bu şekilde kelime ‘al’ ve ‘bostan’ parçalarına ayrılıyordu. Darende ve Gürün semtleri hala bu yanlış biçimi kullanır.

Halk etimolojisinin kelime morfolojisinde ve semantiğinde yaptığı dehşetli ve esastan uzaklaştırıcı değişmeleri bir dereceye kadar izah edebildim sanırım.

Şimdi İlbistin şeklinin nasıl meydan aldığını tetkik edeceğiz: Türkçe’nin Yakut lehçesinde kelimenin manaları şunlardır:

Albas=Karş. Algas ve Alban, Albin, Alıp ve Altay lehçesinde Albak, Kazan lehçesinde Albastı:
Birinci mana: Hilekâr, hainlik, açık-gözlülük, iğfal, aldatma, iğfal edici, aldatıcı.
İkinci mana – Sihirbazlık.[23]
Bunun Elbes ve Elpes şekilleri de;
Elbes: “Sagay, Şor, Kazan lehçelerinde” birdenbire, ansızın.[24]
İlpeşin: –Kazan lehçesi– istihbaratçı.[25]
Elebeste, eleben=(Kondon lehçesi) ansızın, beklemeksizin.[26]

Yukarıdan beri dikkatle işaret ettiğim vehim mahsulü mefhumların Albistan ovasında ve dağlarındaki bu telakki bize bu kelimenin hangi psişime mal olduğunu açıkça izah edebilir.

Kelimelerin alt-alta analizlerinden yapılmış olan şu tablo bizi aydınlatacaktır:

                               (1)          (2)          (3)         (4)          (5)          (6)
Albas         =           ağ           al         + ab       + as         + .          + .
Elebes       =           eğ         + el        + eb       + es         + .          + .
İlpeşin       =            iğ          + il        + ep       + eş        + in         + .
Elebeste    =           eğ         + el        + eb       + es        + et        + eğ
İlbistin       =            iğ          + il         + ib        + es        + it         + in

Tablo gözden geçirilince beş kelimede de ‘1, 2, 3, 4’üncü unsurların aynı kıymette olduğu anlaşılır. Güneş-Dil Teorisi'ne göre yapılmış tetkikleri ve analizleri takip edenler ‘b, p, m, f, v’ kategorisinin ‘ğ’ ve kategorisi ile ve hepsi bir arada birbirleriyle yer değiştirebileceklerini tabii anlarlar. Vokallerin de semantik fonksiyonda önemli ve esaslı bir rol oynamadığı malumdur. Şu halde ‘ağ + al + ab + as’=‘agalabas’=alapas, her dört kelimenin de anası olmak (olması) tabiidir.

Şimdi teker teker unsurları tetkik edelim:

1. Ağ=Ana köktür. Işık, sürat, hareket ve bunları bir arada mecazi olarak gösteren, zekayı ve ani akıl hareketlerini ifade eder.
2. Al=Bu, anlamın çok geniş, çok bol ve mebzul olduğunu gösteren elemandır.
3. Ab=Bu, çok geniş ve bol ışık, sürat ve hareket anlamını temsil eden, gösteren unsurdur.
Bu suretle meydana çıkan ‘ağ + al + ap’=‘ağalap’ ışığı, sürati, hareketi ve onların memzucu olarak, zekayı; akli ve manevi mefhumları göstermiş olabilir.

Ağalap, yalap, şekli ışık, alev, nur manaları verir.
Yalabımak=İltimâ‘ etmek, leme‘ân etmek, şaşalanmak (Burhan, ve Ege mıntıkası).
Yalabık=Direhşan, latif, lem‘adar (Babus).
Yalabaç=Mümessil, nebi, resul (Uygur, Radlof, c. III).
Yalbırtmak=Hareket ettirmek.
Yelbirtmek=Hareket ettirmek (Müteferrik, Kilisli Rıfat).

4. As=Bu unsur, oldukça bir genişlik ve bolluk ifade eder. Halbuki, kelimede o rolü daha fazlasıyla ifa eden ‘v. + l’ unsuru vardır. Aynı rolü yapan iki unsurdan biri ‘ğ’ olmak gerektiğinden bu as elemanını ‘v. + ğ.’ olarak kabul etmeye mecburuz. Zaten bu kelimenin Altay lehçesindeki şekli ‘Alpak’tır.[27]

Böyle olunca, as, kelimeyi tamamlayan ve isimlendiren unsur olmuş olur.

Böylece, hepsi bir arada ‘albiğ’ ve son morfolojik şekli ile de ‘albis’ kendisinde gayet geniş ve bol bir ışığın, hareketin ve süratin tam ve mükemmel olarak tecelli ettiği bir obje veya süje demek olur. Figüre manada ise, bu kelimeden akıl ve zekayı ve bunlarla ilgili bütün manaları çıkarabiliriz.

Nitekim:

İlbi=Televut lehçesinde (Radlof, c. I) sihir;
İlpeçin=Kazan lehçesinde (Radlof, c. I.) casus;
İlpelemek=Kazan lehçesinde (Radlof, c. I.) istihbar etmek;
Elber=Balkar lehçesinde muamma manaları vermektedir.

Bu kelimenin sonuna ‘v. + t’ unsuru gelince, bu manalara bir dinamizm, bir aksiyon vermiş olur. Bu aksiyonun fiile geldiği süje veya objeyi göstermek için de bir elemana ihtiyaç vardır ki, onu İlbistin kelimesinin sonunda bir ‘v. + n’ olarak görüyoruz. ‘İn’ esasta, sağır kef dediğimiz ‘ing’dir. Şu halde ‘iğ + il + ib + is + it + ing’ ve herhangi tarihî bir devredeki morfolojisi ile:

‘İğ + il + ib + is + it + in’ ve nihayet=İlbistin.

Çok ışıklı maddelerle çok zeki insanların, akl u zeka hareketleriyle ilgili manaların dinamizmine sahne olmuş bir yer anlamı veren önemli bir addır. İşte bunun içindir ki, Araplaşmış softa zihniyeti bu İlbiğ, İlbiç, Elbeste gibi kelimelerin manasından İblis biçimine intikal etmek istemiş ve onu İblistin gibi kullanmaya çalışmıştır.[28]

Gelecek makalede, İblis kelimesiyle İblistin adını işleyen unsurları tetkik edeceğim.

Not: Tankut’un böyle söylemesine rağmen, yazı dizisi burada kesilmiştir. (ÖHÖ)









[1]  Hakkında geniş bilgi için bkz. Ömer Hakan Özalp, Tuhfe Şârihi Hayati Ahmed Efendi Şiirleri, Kütüphanesi ve Tehâfüt-i Müstahrecesi, Özgü Yayınları, İstanbul, 2010.
[2]  Bağdatlı İsmail Paşa, Hediyyetü’l-Ârifîn Esmâu’l-Müellifîn ve Âsâru’l-Musannifîn, c. I, s. 183, istinsah-tashih: Muallim Kilisli Rıfat Bilge-İbnü’l-Emin Mahmud Kemal İnal, İstanbul, 1951.
[3]  Akifzade Abdurrahman el-Amasyevî, Kitâbu’l-Mecmû‘ fi’l-Meşhûd ve’l-Mesmû‘, s. 172, Millet Kütüphanesi, Ali Emirî Arabî 2527.
[4] Şeref Halil Efendi, Risâle fî-Terceme-i Hâl-i Ahmed Hayâtî ve Beyân-ı Dâr-ı Kütübihî (Defter-i Kütübhâne), s. 15b, Milli Kütüphane-Adnan Ötüken İl Halk Kütüphanesi koleksiyonu 2975.
[5]  Şeref Halil Efendi, Efkâru'l-Ceberût fî-Tercümet-i Esrâri'l-Melekût, s. 154, Dâru't-Tıbâati'l-Âmire, İstanbul, 1265.
[6]  “Elbistan/Albistân”, İslâm Ansiklopedisi, c. IV, s. 223, Milli Eğitim Bakanlığı, 1941.
[7] Halk arasında söylene-gelen şeytan ile Elbistanlı masalı da bundan ileri gelse gerek: Güya şeytan bir Elbistanlı ile arkadaş olmuş. Elbistanlı şeytanı aldatmış ve ona pes dedirtmiş... (Ziya Güner)
[8]  Ziya Güner, Elbistan –Elbistan Halkevine Armağan–, s. 5, Aydınlık Basımevi, İstanbul, 1936.
[9]  “Dil Üzerinde Çalışmalar Güneş-Dil Teorisi Notları”, Cumhuriyet, 4-5-6-9-12 Ocak 1936; Güneş Dil Teorisine Göre Dil Tetkikleri Birinci kitap Türk Dil Bilgisine Giriş, İstanbul, 1936; Güneş Dil Teorisine Göre               Toponomik Tetkikler İkinci Kitap, İstanbul, 1936; Prehistuvara Doğru Bir Dil İzlemesi ve Güneş Dil Teorisinin İzahı –1937 Bükreş XVII. Enternasyonal Antropoloji ve Prehistorik Arkeoloji Kongresi’nde yaptığı             komünikasyon–, İstanbul, 1937; Güneş-Dil Teorisine Göre Pan-Kronik Usullerle Paleo-Sosyolojik Dil İncelemeleri Adlı Tezinde Geçen Örnekler, İstanbul, 1936.
[10] s. 275-279, ELMÜHAY (Elbistan Mükrimin Halil Yinanç Aile) Vakfı Yayınları-2, İstanbul, 2012.
[11] Yavuz Bülent Bakiler, “Atatürk’ün Güneş-Dil Teoroisi üzerine Yâkub Kadri ile bir röportaj”, https://www.enpolitik.com/ataturkun-gunes-dil-teorisi-uzerine-ykub-kadri-ile-bir-roportaj-makale,942.html
[12]Herodot'un Ramses II. tarafından Anadolu'da dikildiğini naklettiği obelisklerden biri Hurman vadisindedir. Bugünkü adı Dikilitaş’tır.
Yine Baybars’ın/Baibars’ın Mısır ordusu İlhan Abaka’yı aynı yol üzerinde ve Elbistan ovasında yendi (1277). (H. R. T.)
[13]  Prehistoryada, bu el damgası bir sihir ve tılısım ifade ederdi. Garbî (Batı) Avrupa'da kayalar üzerinde el izlerine tesadüf ediliyor. Georges Goury, Origine et Evolution de l'Homme, s. 323; La Préhistoire L. Capitan, s. 126.
[14] Ziya Güner, Elbistan, İstanbul, 1936, s. 5.
[15] Bu, Cumhuriyet sonrasının ideolojik ortamında ortaya atılan ve tarihî gerçeklerle uyuşmayan bir iddiadır. (ÖHÖ)
[16] Birinci Türk Dil Kurultayı Zabıtları, s. 95.
[17] F. de Saussure, Cours de Linguistique Générale, s. 238.
[18] Deimel, Glossar.
[19]C. Autran, Introduction a Fétude Critique du nom Propre Grec, s. 548, 550.
[20] Reclus Coğrafyası.
[21] Ziya Güner, Elbistan, s. 14.
[22] Doruk: Türkçe ‘dağların başı’ demektir. Tarihte dorı ve dorık denilen alpin kavimler adlarını bu kelimeden almışlardır, Arapça sandığımız tur –dağ– kelimesi de bu asıldandır.
[23] Pekarski, Yakut Lügati, s. 70.
[24] Radlof Lügati, s. 813.
[25] Radlof Lügati, s. 813.
[26]  Zolotnitcki, Altay, Aladağ Lügati, s. 42.
[27]  Verbitski, Altay-Aladağ Lügati.
[28]  Eskiyi, geçmişi kötüleme adına hakaret-vari ibarelerle söylenen bu sözler, ideolojik söylemler olmanın ötesinde bir değer ifade etmemektedir. Tankut’un “Araplaşmış softa zihniyeti” diye tanımladığı kesimin Elbistan’ı İblistan’a dönüştürmesi için ne sebep olabilir? (ÖHÖ)
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Fahri Kılıç 2 ay önce

Hakan bey tebrik ederim. Mükemmel bir yazı olmuş ellerinize sağlık.

Avatar
Akif 2 ay önce

Başlık kısa olsa şık olmaz mıydı

Avatar
Abbas Ketizmen 2 ay önce

Tebrikler Hakan bey. Harika bir yazı

Avatar
Ömer Faruk 1 ay önce

Ahmet Hayati beyin dördüncü kuşak tan torunuyum.Dedem Cumhuriyet dönemi1954 vefat eden hayatizade Ali Ayhan dir. Çok güzel bir inceleme yazısı olmuş . Tebrik ederim. Ayrıca Tuhfe Şarihi Hayati Ahmed Efendi adlı eserinizi okudum tebrik ederim.

Avatar
Ömer Faruk Dikici 1 ay önce

Çok güzel bir inceleme olmuş Tebrik ederim.Deden Hayati Zade Ali Ayhan , Bağdat ve Basra kadısı Hayatının torunlarından, Tuhfe Şarihi Hayati Ahmed Efendi' adli eseinizi de okudum ve okudum tebrik ederim. Başarılar dilerim.