banner136
banner191
‒ Ula Gozan mısın nesin, bahale..
‒ Buyur abla
‒ Şeyle yamacıma goy da bahım baam ne oynuyormuş…
&
Az önce Hamiyet Yüceses’ten dinlediğim şarkı “Zulmetle ayrılık bestesi yapan / Beni düşünceye salan gözlerin…” diye başlayıp da nakaratında, o kadife sesiyle birkaç nefes boyutunda “Geceler” derken Elbistan’ın altmışlı ve yetmişli yıllarında herkesin hayatında az çok yeri olan yazlık sinemalara doğru dalıp gitmekten kendimi alamadım.
O tarihlerde yazlık sinemalar Elbistan halkının en başta gelen ve süreklilik taşıyan eğlencelerindendi. Hanımlar için bayramlar, düğünler, Sultan Navrız gibi bir iki kutlama, bir de özel oyun ve eğlenceler dışında hiç bir şey yoktu; hadi kavgasız dövüşsüz çimerlerse hamamı da ekleyeyim. Erkekler, fazladan güreş, cambaz ve futbol gibi genele açık gösteri ya da müsabakalarla biraz daha fazla eğlenme imkânı bulurdu. Sınırlı sayıda gençlerin yeni yeni tanıyıp oynamaya başladığı bilardo, masatopu ve langırt gibi oyunları sıraya koyayım…
Yazlık sinemalarda filimler başlamadan önce makinist arka arkaya ünlü sanatçıların sevilen şarkılarını kordu. Bunlardan “Geceler”, “Kahverengi gözlerin”, Makber, Zeki Müren’in “Bir muhabbet kuşu da ben olayım”, Nuri Sesigüzel’in “Kara Tren” ve Elbistanlı sanatçı Cihangir Bostan’ın “Mavi boncuğum benim” sayılabilir. Daha birçokları vardı elbette; ama bunlar sıklıkla tekrarlanırdı. Makinist, hoparlörün sesini sonuna kadar açtığı için neredeyse şehrin her tarafından duyulurdu. Zaten bu sesin duyulması aynı zamanda bilet satışının başladığının da işaretiydi. Evlerin çoğunda radyonun olmadığı yıllar. Daha televizyon kelimesinin bile bilinmediği, duyanların da bir anlam veremediği yıllar… Televizyon demişken şu sevimli yalanı nakletmeden geçemeyeceğim: Kapı komşularımızdan rahmetli Nazmi Keriöz bir tatilde Ankara’ya amcasının yanına gitmişti de gelince televizyonu bize şöyle yutturmuştu: “Radyolarının önüne gelecek şekilde bildiğimiz işlemeli örtü gibi bir örtü örtüyorlar, oluyor televizyon. Radyoyu açında sinema perdesi gibi o örtünün üzerinde radyoda ne çalınıyor ne konuşuluyorsa onlar görünmeye başlıyor.” Uzun süre inanmış, hayalimizde televizyonu öyle canlandırmıştık.
Evlerinde radyosu olanlar, akşamları özellikle saat 19.00 başlayan “Ana Haber”i, birkaç arkası yarını, Orhan Boran’ın Yuki’sini canlı sinema seyrediyor gibi dinlerlerdi. Tabii kutsal günlerde okunan mevlit ve Kur’an neredeyse hiç kaçırılmazdı. Konuşan veya yaramazlık yapan çocuklar en çok radyo dinlenirken azarlanırlardı. Müzik yayını falan başlar başlamaz büyüklerden birinin sesi duyulurdu “Kapatın şunu!”. On saniye sonra kapatmak için yarışan gençlerden ilk gelenin düğmeye basmasıyla “Çat” sesi duyulur ve radyo artık yarın sabahki haber ajansına kadar kapalı kalırdı. Çok şeyin ilki gibi radyoyu açmak / kapatmak, çalan telefona bakmak sanki bir ayrıcalıktı. Bazı evlerde dedeler, babalar sabah namazından gelince radyoyu açar ve Kur’an dinlemeye başlardı. Sesini de bilerek yükseltirlerdi ki uyuyan kim varsa uyansın ve kalksın. Bir ya da iki odada uyuyan herkes duyar duymaz ya kalkar ya da yatağının içinde otururdu; zira “Kur’an okunurken yatmak günahtır” denirdi… Uykusunu alamayan bir iki gencin duymazdan geldiği, uyumaya devam ediyormuş izlenimi verdiği dikkatlerden kaçmazdı; onu en çok da ‘günah’ olmasın diye ayaklarını toplaması ele verirdi. Buna rağmen anlayışla karşılanır, bir süre daha yatmasına göz yumulurdu.
Gündüzleri radyo evde kalanlara yani evin hanımına ve varsa genç kızlara kalırdı. Onlar arkası yarınları ve bir de sesini kısa kısa şarkı türkü dinlerlerdi. Kızların şarkı dinlediğini görüp duyan babalar tatlı sert davranarak engellemek isteseler de kimi ağabeyler anında kıyameti kopartırdı; bacılarının dinledikleri şarkı ve türkülerde geçen aşk, âşık olmak, sevmek, tutulmak, yar, yârim, sevgilim gibi kelimelerden etkilenecekleri korkusunu duyarlardı.
Mevsim yaz olduğu için akşamları horanta evin tahtasında (balkon diyelim) veya örtmesinde otururdu. Karanlık basmadan burada akşam yemeği yenmiş, namaz kılınmış, yatsı namazına kadar sürecek sohbet faslı başlamıştır. Namazdan sonra da yatılacaktır. Eğer ailenin yakın akrabalarından dayı, amca, hala, teyze, nine gibi sohbetine doyulmaz sevilen biri gelirse o gün unutulmaz günler listesine girerdi. Onların hatırına bu yatma süresi bir hatta iki saat daha ertelenirdi. Çerez ağırlıklı ikramlar yapılırdı. Misafir gelenlerin yanında çocuklar da varsa yapılan ikramlardan kalanlar ille ceplerine konurdu. Eve radyo alındıktan sonra yatma zamanı epeyce gecikmeye başlamıştı; tıpkı yetmişli yılların ortalarına doğru evlerimize giren televizyonun daha da geciktirdiği gibi. Kele anam niredeyse herkeş televizyonunu istiklal marşıynan açar gece yarısına yakın başlayan ve günün haberlerini özetleyen “Güne Bakış”tan  (Can Akbel adında kafası tamamen kel biri sunduğu için halk ‘Kele Bakış’ derdi) sonra okunan istiklal Marşı’yla kapatırdı. Bazıları daha da kapatmaz ve ekrandaki cızırtıyı da ıcık seyreder, başka bir şey çıkmayacağına emin olduktan soona kapatırdı.
Neyse biz Yazlık sinemaya gidiyorduk... Yaz ya evin birçok pencereleri genellikle açık tutulurdu. Dolayısıyla sinemalarda çalınan şarkıların sesi sanki hemen bitişikteki bahçede çalınıyor gibi net gelirdi. Hele akşam çıkan hafif rüzgâr o tarafa esiyorsa ses adeta evin içine dolardı. İşte bu demler genç kızların şarkıya doyduğu demlerdi. Kimi pencereye yaslanıp dalar giderdi, kimi sessizce evin tenha bir yerine süzülür oradan duygu denizi içinde bir yandan dinler bir yandan da ezberlemeye çalışırdı…
Yazlık sinemalardan müzik sesi yükselince sanki duyulmaz ve görünmez bir çağrı gelmiş gibi meraklılar küçüklerden başlayarak yavaştan o tarafa doğru akardı. Sinemaya gitmeye karar vermiş ailelerde de hazırlık had safhaya çıkardı; kimler gidecek, neler giyilecek, orada yenilecekler…
Her sene Köprübaşı’nda bir yerlere, genellikle Hacı Hallerin çayırına, Emek sinemasının kuzeyindeki boşluğa, Saray sineması ile Ziraat Bankasının (bugün Kent Konseyi denen bina) arasında kalan boşluğa yazlık sinema kurulurdu. Birkaç yıl da Kılıç Market’in karşına düşen, Ceyhan’ın tam dönemecindeki Mustafa Abdik’e ait bahçeye de yazlık sinema kurulmuştu. Hatta burada Neşet Ertaş’ın bir konserini de izlemiştik.
Sinemalar açılıp plaklardan yükselen şarkılar/türküler ortalığı inletmeye başlamadan önce giriş kapısının önündeki ışıklar da yanmış olurdu. Zaten hemen yanındaki gişelerde bilet satılmaktadır. Sinemaya girecek olanlar da yollarını görmeliydi. Kapı önleri ve çayırdan taşan toprak yollar, tozmaması için güzelce sulanırdı. Bazı yazlıklarda hanımlar ve ailesiyle gelenler ayrı bir kapıdan alınırlardı. Kapıların yakınına darı satan çocuklar mangallarını yerleştirip bir yandan pişirmeye bir yandan da satmaya başlardı bile:
‒ Darı.. darı.. / Dişleri sarı sarı / Hamamdan çıkmış, goca garı…
Darıcılar genellikle yazlık kahvelere, gelen gidenlere hitap etmek için Köprübaşı’nda olurdu; ama eğer oralara birkaç satıcı ekibi yerleşmişse nasibini sinema önünde veya yakınında arayanlar da çıkardı. İçeride büfe olduğu için dışarıda gazoz, çekirdek falan sattırmazlardı. Çekirdek demişken, teşrifatçıların en sevmediği şey kışlık sinemalarda çekirdekti. Kabukları yapışıp kaldığı için süpürme zorluğundan olsa gerek. Mesela rahmetli Tapıt Ahmet gördü mü birden seardir ve “Çekirdek gırman la essolu essekler” diye zavırlardı; artık kimin haddine kırmak. Kıran olursa da sessizce kırar ve kabuklarını cebine kordu. Kışlıkta sigara da içirmezdi. Sigarayı gizlemek de mümkün olmazdı; filimi yansıtmak için ta arka duvardan önümüzdeki perdeye gönderilen kuvvetli ışık, üfürülmüş ya da sigaradan eari buürü tüten dumanı hemen gösterirdi, Tapıt da görür görmez kaplan pençesi gibi eliyle içenin omzundan yakalar, şöyle bir sifteleyip ya bir güzel haşlardı ya da “Söondür la cuvarayı.. Bir daha görürsem dışarı atarım haa” diye tehdit ederdi. Cevap vermek, kafa tutmak ne mümkün!
Dışarıda Osman Ağa bazen “Duzluca” satardı.. Bazen diyorum; zira o daha çok gündüz satar ve akşama doğru tezgâhını kapatırdı. Simit ve tatlı satanlara bile rastlardık. Yakınlarda kestane satılırdı. Osman Ağa’nın Duzlucasına bayılırdım. Ona bakarak nasıl yapıldığını öğrendiğim kâğıt külaha bardak ölçüsüyle doldurur, tuz ve kimyon ekeledikten sonra birkaç kere silkeleyip karışmasını sağladıktan sonra verirdi; hele bir de karnım aç ise baldan börekten tatlı gelirdi vallahacııma
Her gün öğleden önce, hem o gün oynayacak filimler, hem de ondan sonra oynayacak filmler iki metreye bir metre ebadındaki ahşap çerçeveye duralit tabakalar çakılarak yapılmış büyük mostraları omuzlayan çığırtkanlar (sinemacı derdik) tarafından mahallelerde dolaştırılırdı. Mostranın üst kısmına o gün oynayacak olan filmlerin, alt kısmına da bundan sonra oynayacak filmlerin bir iki çeşit büyük afişleri, bunların çevresine filmin çeşitli sahnelerini gösteren ilginç ve her kesime hitap edecek büyük fotoğraflar tutturulurdu. Bu afiş ve fotoğraflar ile bakanlarda, filmin içeriği hakkında olumlu kanaat oluşturmaya çalışırlardı. Çığırtkanların en meşhuru Deli Nafiye’nin oğlu Kozan’dı, sonra Yamırha gelirdi. Daha sonra başkaları da oldu; ama bizim aklımızda bunlar daha çok yer etti. Kozan kara kuru, çelimsiz, kısa boylu sevimli ve herkesle diyalog kurabilen biriydi. Sevilirdi. Kendisini huylandıran erkeklere ana-avrat küfreden Deli Nafiye’nin oğluydu. Bazı zamanlarda büyük ve çok gösterişli sandığı ile boyacılık yaptığı da olurdu. Sonra Adana’ya göçtüğünü duymuştuk. Çığırtkanların ikisi de sinemaya sık giden aileleri bildiklerinden onların oturduğu evlerin çevresinde daha çok dolaşırlar; dolaşırken de ellerinin birini gevşek bir yumruk gibi yapıp, işaret ve başparmaklarını birleştirip oluşan halkayı (megafon yerine) ağızlarına dayarlar ve filmin adını, başrol oyuncularını ve içeriği hakkında bazı bilgileri ballandıra ballandıra duyururlardı. Zaten daha sonra ikisinin de ellerine birer megafon tutturmuşlardı. Başrol oyuncuları yani esas oğlan ile esas kız (eyi oğlan / eyi gız) filmlere müşteri çeken en önemli unsurlardı. Türkan Şoray, Hülya Koçyiğit, Ayhan Işık, Göksel Arsoy, Ayşecik (Zeynep Değirmencioğlu), Cüneyt Arkın, sonraları Yılmaz Güney, Sadri Alışık, Fatma Girik, Filiz Akın en sevilen artistlerdi. Mostrayı görmek isteyen hanımlar, pencerenin ya kanadını açtıktan ya da pervazını aşağıdan yukarı kaldırıp mandalını tutturduktan sonra seslenirdi:
‒ Ula Gozan mısın nesin, bahale..
‒ Buyur abla
‒ Şeyle yamacıma goy da bahım baam ne oynuyormuş…
Aslında bakacak olanlar evin kızı veya gelinidir; ama onlara ayıp olur, yanlış anlaşılır korkusuyla söyletilmezdi. Evdeki orta yaşlı kim varsa o dillendirirdi istekleri. Kozan (veya Yemliha) da durur ve dayar karşıya, pencereye doluşmuş kadınlar kızlar da mostraya tutturulmuş her bir fotoğrafı, ille de büyük afişi bir güzel süzerlerdi. Bazen sorguya bile çekerlerdi:
‒ Na zaman oynayıcı?
‒ Boön abla.
‒ Boö gaçırcı günü?
‒ İkinci günü, boön son.. Galdırıcık.
‒ Sahat gaçta başlayıcı?
‒ Birde..
‒ Eh, gelirik elleham…
Mostrayı arkasındaki enlemesine yapılmış kulpundan tutarak omuzlarında taşıyanlar, peşlerine düşmüş bir zurba dölünen dolaşır dururlardı; arada bir mahallenin ortasındaki duvarın birine dayayıp hem dinlenir hem de dört bir yandaki ailelerin görmelerini, duymasını sağlarlardı. Zaten şehrin daha yarısını dolaşmadan, genç kızlar kadınlar birbirine haber vererek hangi filmin oynadığını, gidip gitmeyeceklerini, gideceklerse çerez falan olarak ne götüreceklerini iletmiş olurlardı bile…
Yazlık sinemaların önünde ve yollarında yeni yetmelerden artık ekabir sınıfına dahil olmuş sayısız genç adımlar ya da Köprübaşı’nın korkuluk demirlerine veya devamındaki yolun iki yanına boydan boya yapılmış babalar arasındaki bilek kalınlığındaki demirlere oturarak bir yandan sigara tellendirirler, bir yandan gelen geçen kızları keserlerdi; bazıları da “arhasına düştüü gızın” yolunu gözlerdi. Eğer onun ailesiyle geldiğini görürse, ne edip eder kendisi de bilet alarak sinemaya girer ve onların oturduğu yerin en yakınındaki, erkeklere ayrılmış bölümde şöyle yarım dönünce görebileceği konumdaki sandalyeye çöreklenirdi. Kızın ailesinden çekinen olursa, baktığını belli etmemek için ya şapkasını o yana doğru yamultarak yüzünün yarısını kapatırdı ya da bir arkadaşına o kenara oturtarak onun duldasına sığınırdı. Bundan sonra her fırsatta, kızın büyüklerinin başka yerlere baktığını sezdiği anlarda kıza bakar, bakardı. Onun da kendisine bir kere olsun baktığını görmek için can atardı. Belki de kızın haberi bile yoktu, ama artık o, delikanlının ‘ardına düştüğü’ kızdı, kimsenin dönüp bakmasına, evlerinin önünde dolaşmasına okula veya çarşıya gelip gidiyorsa ardı sıra yürümesine asla tahammül edemezdi. Arkadaşları da bunu biler, onlar da saygı duyarak yan bakmazlar ve baktırmazlardı. Mesela sinemada kazara kızın gözü delikanlıya ilişse, bir ilişse veya bakışından rahatsız olduğu için şu bakan züppe de kimmiş diye kızgınlıkla baksa artık aylarca unutamayacağı bir sahneyi yaşamış olurdu. Anlata anlata bitiremezdi:
̶  Ula yorum, ben yengene baharken içine mi doğdu neyse, birden dönüp baa şeyle bir bakmasın mı, gözgöze gelmeyek mi, dinime imanıma elim ayama dolaştı, ne edeceami bilemedim… Vay anasını yaa ona baktığımı nasıl da aanayıp baa baktı yav…
Yazlık sinemaların oturma alanları dikey olanak ikiye ayrılırdı; üçte bir hatta dörtte bir kadar kesimi kadınlara (ailelere), kalanı da erkeklere ayrılırdı. Arada boyu bir metreyi bulmayan parmaklıklar vardı. Ailelerin oturduğu kesime yakın olmak isteyenler bu parmaklıkların yakınını seçerdi. Çoğu en kenara oturmak istemezdi; zira dönüp kime baksa kabak gibi ortaya çıkardı, bu sebeple o tarafa ya bir arkadaşını ya da küçük kardeşini falan oturturdu; bakacağı kıza onları dulda ederek bakardı…
Akşamları bir bazen iki filim oynardı, kışlıklarda ise ikiden aşağı olmazdı, dahası rekabete girişilirse dört filim bile aynı seansta oynatılırdı ki kaç kere şahit olmuşumdur…
Kadınlar genellikle aşk ve acıklı filmleri seçerlerdi. Dağıldıktan sonra çoğunun gözleri kan çanağına dönmüş olduğu görülürdü. Yazlık veya kışlık sinemalar dağılınca önce erkekler çıkar, onlar bittikten sonra kadınlara sıra gelirdi. Bunu bilen gençler de ardına düştüğü veya o gün seçeceği bir kızı takip etmek için sinema çıkışına yığılırlardı. Görünmek istemeyenler bir köşeye duldalanıp beklerdi. Kız çıkar çıkmaz hangi tarafa yönelmişse ona göre kendisi de pusulasını belirler yirmi, otuz hatta elli metre gerisinden evine kadar takip ederdi.
Anneler kırk yılda bir olsa da “Icık hava alak kele, evde tumup galdık. Hadi sinamaya gedin gızlar, ben de Havva bibiize gediyim…” diyerek inanılmaz bir tavır sergilerdi. Aslında biraz da niyeti evlenme yaşına gelmiş kızının gidip gelirken ve sinemada otururken oğluna kız bakan annelerin görmesini sağlamaktı.  Düğünlere, kabul günlerine ve alış veriş bahanesiyle çarşı pazar gezmesine de yarı yarıya bu amaçla gidilirdi ya…
Dilek sineması tam çarşının içinde, Saray sineması bugünkü ekmek fabrikası ile Cumhuriyet Meydanı arasında yolun iki tarafında oluşturulmuş çarşının içinde ve üstelik resmi dairelerin olduğu bölgede olduğu için diğer zamanlarında çarşaf giyinmeyen genç kızlara bile anneleri sinemaya gönderirken çarşaf giymelerini şart koşardı. İzin almak için yalvaran yakaran kızına, yeğenine vs başlardı tembihe:
‒ Bak çarşaf geyiciiz. Bir gözünüzün ibiinden başkası görünmeyici. Eyle sağa sola bakmak yok, bunnuuzun öonüne bahıcıız, tamam mı?
‒ Tamam anne, zaten öyle yapıyoruz ya..
‒ Ben bilmem, eneraa bir görüyüm, bir duyuyum vallaha babaaza derim.
Sinema, yazlığı ile kışlığı ile sinemalar, özellikle küçük kasaba ve şehirlerde, sosyal hayata tahmin edilemeyecek kadar çok, sosyolojik araştırmalara konu olacak kadar derin ve kalıcı etki etmiş aşama sayılmalıdır. Kâh dünyaya açılan pencere olmuş, kâh birçok davranış ve alışkanlıkların yer etmesini sağlamıştır; kâh ahlaken -özellikle bir dönem- gençleri çok kötü alışkanlıklara sürüklemiş, kâh insanların birlikte eğlenme, birbirini tanıma, katlanma gibi toplumsal olgulara zemin hazırlamıştır. Kelime haznelerini, bilgi ve kültür dağarcıklarını, bunun yanında hayal dünyalarını geliştirmiş, onları nice ülkeler, şehirler, köyler; savaşlar, aşklar ve insanlar ile zenginleştirmiştir…
 
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Kazım..........Bandırma/Balıkesir 5 yıl önce

Hocam;Çocukluğumuza , o çok özlem duyduğumuz yıllara götürdünüz.Elinize,Emeğinize,Yüreğinize sağlık......Devamını bekliyoruz....NOT: Hocam TUZLUCA Haşlanmış nohut olduğunu yazınıza eklerseniz; yeni gençlerin büyük çoğunluğun ne olduğunu bilmediği kanaatindeyim .Saygılarımla.........Kazım.........Bandırma....

Misafir Avatar
Arif BİLGİN 4 yıl önce @Kazım..........Bandırma/Balıkesir

İlginize teşekkür ederim Kazım bey, haklısınız tuzlucanın haşlanmış nohut olduğunu belirtsem iyi idi.. Artık bu sayfaya ekleyemem, kontrol bende değil; ama elimdeki yazıya eklerim. selamlar, sevgiler.

Beğenmedim! (1)
Avatar
kadir yılmaz 5 yıl önce

Bu güzel hatıralar için tebrik ve teşekkürlerimi sunuyorum. "Deli Nafiye" ve özellikle de "Kozan " ın hiç eski fotoğrafları yok mu acaba? Bu tür fotoğraf elinde olanlar size gönderse de yayımlasanız harika olurdu.

Misafir Avatar
Arif BİLGİN 5 yıl önce @kadir yılmaz

Kadir Bey, maalesef bende fotoğrafları yok.. Kimsede var mı bilmem; ama olsaydı sosyal medyada bugüne kadar paylaşılırdı sanıyorum... İlginize teşekkür ederim.

Beğenmedim! (0)
Avatar
Cengiz 5 yıl önce

Elbistan'ın 60-80 li yıllar arasını anlatan müthiş ve hatta en güzel yazı denilebilir. Teşekkürler.

Avatar
DOĞAN DOĞANCAN 4 yıl önce

BEŞ YILDIZ ...ON NUMARA... ŞAHANE BİR YAZI TEŞEKKÜRLER SN.BİLGİN.

Avatar
İbrahim 5 yıl önce

Arif bey; bu yazınız diğer yazılarınıza nisbeten uzun olmasına rağmen o kadar akıcı olmuş ki merak ve heyecanla okudum. Ayrıca geçmişin güzellikleri ile bizi duygulandırdınız. Yüreğinize sağlık...

Avatar
Cafer Temeltaş 4 yıl önce

Çok güzel Teşekkürler yaşanmışlıklarımızı hatırlattınız

Avatar
Z. YENİCE 5 yıl önce

Ankara'dan Mersine doğru yol alırken ,otoban yolda Tarsus'a yaklaştımıştık.Önümdeki elli ellibeş yaşlarındaki başı yazmalı hanımefendinin telefonu yazmanın altından kulağına doğru tuttuğunu gördüm. Dinlememek mümkün değil,sesli konuşuyordu.Aluuuuuuuuu naftarsız gızımmmmmmmmm . Aşşabamla yufka ekmek açarız anaaaaaa.Ben Tersuza varıyom.Babaza sööölen beni tasiylen garaçdan alsın.Taam ana.TELEFOZUNU açık dut haaa ,Varınca telefozunuzu çaldırırın. Hanımefendinin antepli,kilisli yada maraşlı olacağını tahmin etmiştim. bababaza deyince aklıma geldi.Demekki elbistanlıymış diye düşünüyorum

Misafir Avatar
Arif BİLGİN 4 yıl önce @Z. YENİCE

Ziyacığım, yazdığın ağız Elbistan'a tam uymuyor. Mesela "naftarsıız" kelimesini burada hiç duymadım. Bizimkiler 'niredesiiz' derler. Yine pek uzak sayılmaz senin tahmin ettiğin yerlere yakın bir yöre olmalı. Selamlar; ilgine teşekkürler.

Beğenmedim! (0)
Avatar
İbrahim 5 yıl önce

Arif bey; bu yazınız diğer yazılarınıza nisbeten uzun olmasına rağmen o kadar akıcı olmuş ki merak ve heyecanla okudum. Ayrıca geçmişin güzellikleri ile bizi duygulandırdınız. Yüreğinize sağlık...