banner136
banner191

ELBİSTAN MÜKRİMİN HALİL LİSESİNDEKİ TALEBELİK YILLARIM

VE

SAYGIDEĞER HOCALARIM!

(Birinci Fasıl)

Ortaokul ve lise tahsilime ait talebelik yıllarım, çok kıymetli bir Orta Çağ tarihçisi ve hem şehrimiz olan merhum Ordinaryüs Prof.  Mükrimin Halil Yinanç beyefendinin adını taşıyan okulda geçti.

Bu vesile ile kendisinin adını taşıyan ve benim gibi binlerce talebenin okumasına imkân ve fırsat veren böyle bir lisenin yapımında önderlik ve liderlik yapan, büyük emekleri ve katkıları olan, daha sonra da okulun müdürlüğünü üstlenen başta Hüsamettin Yinanç Hocamız olmak üzere, zât-ı âlileri (Mükrimin Halil Yinanç) ve bu süreçte emeği geçen ve Âhirete irtihâl etmiş olan herkese yüce Allah’tan rahmet diliyor, mekânlarının Cennet olması için dua ediyorum!..

Liseden 1972-73 döneminde mezun oldum.

Evimiz Kızılcaoba mahallesinde idi. Okula çok yakındı. Ortaokulu Şar dağının hemen eteğinde bulunan ve Zedeliler’e komşu olan kiralık bir evde (Dehak diye tâbir edilen rahmetli bir amcanın evinde) ailemle birlikte kalarak okudum. Çünkü rahmetli babam Abdulkadir Akar Elbistan Nüfus baş memuru idi.

Liseyi de Kızılcaoba’daki Devlet Hastanesi’nin tam karşısındaki yine kiralık bir evde (Mısto diye tâbir edilen rahmetli bir amcanın evinde) ailemle birlikte kalarak okudum.

Burada oturduğumuz süre içerisinde adliyede mübaşir olan rahmetli İbrahim amca ile noterlik yapan ve rahmetli olan Avukat Nurettin Erginöz komşularımızdı. Hatta Nurettin Erginöz’ün kızı Civan ortaokulda sınıf arkadaşımdı.  

Kızılcaoba Mahallesi’nden bahsetmişken, şu hatıramı da nakletmeden geçemeyeceğim:

O zamanlarda nüfustaki işlerin yoğunluğundan ve memur eksikliğinden dolayı ağabeyim Nevzat Akar ve ben, çok eskimiş olan Kızılcaoba Mahallesi’nin kütük defterlerinin yeniden yazım çalışmalarında rahmetli babama çok yardım etmiş ve mahallenin kütüklerini hep birlikte yenilemiştik.

Yanılmıyorsam Kızılcaoba Mahallesi o zamanlarda Elbistan’ın en büyük mahallesiydi ve çok renkli bir özelliğe sahipti. Aynı zamanda da Elbistan eşrafının, zenginlerinin ve devlet memurlarının yaşadığı bir mahalle idi.

İşte ortaokul ve lisedeki tahsil hayatım, okula yakın olan böyle bir mahallede geçmişti. Onun için hafta sonları ve fırsat buldukça okulun basketbol sahasında, çok iyi basketbol oynayan Fırıncı Kaptanın oğlu başta olmak üzere, basketbol sever arkadaşlarla birlikte bol bol basketbol oynardık. Dolayısıyla okulumuzla her zaman hemhâl olurduk!..

Kış aylarında da gecenin geç saatlerine varıncaya kadar, Devlet Hastanesi’nin önünden başlayıp lise caddesindeki Soysalların evinin hizasına gelinceye kadar, yani neredeyse caddeye kadar buza dönüşmüş yol üzerinde, kimimiz ahşaptan yapılmış müstakil kayaklarla, kimimiz de uzun ahşap merdivenlerin üzerine kuşlar misâli sıra sıra binerek, büyük bir zevk ve heyecan içerisinde aşağıya doğru kayardık. Annelerimiz kızarak bizi ancak öyle eve götürebilirdi!..

Ben çalışkan bir öğrenci sayılırdım. Kitap okumayı çok severdim. Belki de bu alışkanlığım ilkokulda okurken okuduğum bir romanla başlamıştır. Romanın adı “Battal Gazi”, yazarı da Murat Sertoğlu idi. Tarihî bir romandı. Tarihi sevmeme sebep olan ilk muharrik ve ilk müsebbip belki de bu roman olmuştur. Daha sonra da tabii ki değerli hocalarım!.. Yeri geldikçe onlardan bahsedeceğim...

İlkokulda bir nefeste okuduğum bu roman o kadar akıcı bir üslupla kaleme alınmış ve beni o kadar etkilemişti ki; şu an bile giriş satırları hâlâ hâfızamda canlılığını taptâze korumaktadır.

Romanı Elbistan’da okurken ağabeyim Nevzat Akar alıp getirmişti. Biz o zaman rahmetli babamın memuriyetinden dolayı Gücük nahiyesinde oturuyorduk. Rahmetli babam o zamanlar Gücük nahiyesinde hem nüfus memurluğu yapıyor hem de münhal bulunan nahiye müdürlüğüne vekâlet ediyordu. Bu sebepten dolayı ben ilkokulu Gücük nahiyesinde okumuştum. Bu vesile ile ilkokul öğretmenim Oğuz Hocama da Allah’tan rahmet diliyorum.

İşte bu Battal Gazi romanını kimi zaman gururlanarak, kimi zaman da ağlayarak ailece hep birlikte okurduk!..

Yıllar sonra ortaokulu okumak için Elbistan şehir merkezine gelince, ben bu okuma alışkanlığımdan olsa gerek, o zaman Hükûmet Konağı’nın karşısında bulunan ve içinde epeyce sayıda kitap olan İlçe Halk Kütüphânesi’ndeki kitapların çoğunu okumuştum.

Meselâ Ömer Seyfettin’in hikâyelerinden tutunuz da, Hüseyin Nihal Atsız’ın “Deli Kurt”, Esat Mahmut Karakurt’un “Dağları Bekleyen Kız” romanlarına hatta “Doğan Kardeş” adlı çizgi romanlara varıncaya kadar!..

Ayrıca, o zaman neredeyse her çocuğun severek okuduğu Amerikan kültür emperyalizminin uzantısı olan Tommiks, Teksas, Zagor gibi çizgi ve resimli romanlar da dâhil!..

Ceyhan nehrinin üzerine kurulmuş olan köprünün hemen bir köşesinde bulunan Gazeteci Ümmet’e ait gazete dükkânında ve Köprübaşında bu tür çizgi ve resimli romanlar çok satılırdı. Biz bu kitapları (bunlara kitap demek ne kadar doğruysa…) ya satın alarak ya parayla kiralık olarak ya da takas usulüyle okurduk.

Ama rahmetli babam bu tür resimli romanları okumamı istemez ve kızardı. Çünkü bunlar ders çalışmamızı çok engellerdi. Ben de ya gizliden gizliye ya da ders kitapları arasına koyarak öyle okurdum. Bu tür çizgi romanlar resimli oldukları için ilgimizi fazlasıyla çekerlerdi!..

Ayrıca ben Tarkan gibi, Karaoğlan gibi çizgi roman türündeki kitapları da çok okurdum.

Bunlardan hariç bir de tefrika hâlinde gazetelerde yayımlanan romanları çok severek okurdum. Özellikle Tercüman gazetesinde yayımlanan Ali Gümüş imzalı pehlivan tefrikaları (Koca Yusuf, Adalı Halil, Kurtdereli Mehmet Pehlivan, Çolak Mümin gibi) ile Hürriyet gazetesinde yayımlanan Yaşar Kemal imzalı “İnce Memed” tefrika romanını heyecanla okurdum!..

Tabii ki biz, 1960’lı yılların ortalarından itibaren ortaokulda okurken ne televizyon, ne internet ne de  akıllı cep telefonları vardı. Hiçbir şey yoktu. Okumak isteyenler için sadece ve sadece kitaplar vardı. Onun için kitaplar bizim her şeyimiz, ailemizden sonra en kıymetli varlıklarımız, çok değerli dost ve arkadaşlarımız idi.

Dolayısıyla işimiz gücümüz okumak idi. Ama haylazlık yapan, ders çalışmayan, okumak istemeyen çok arkadaşımız da vardı.

Esasında okumamak için fazla bir sebep yoktu. Cehâletten dolayı ailelerin pedagojik olarak çocuklarını yönlendirmelerinde bazı sıkıntılar vardı. O zamanın şartlarına göre kız çocukları da fazla okutulmazdı.

Bir de kırsal kesimden ve köylerden gelen çocukların şehir merkezinde kalacak yerleri yoktu ve fakirlikten dolayı okumakta zorlanıyorlardı. Ama onlar da bir araya gelerek ya kiralık bir ev tutarlardı ya da şehir merkezinde akrabaları varsa onların yanında kalarak okumaya çalışırlardı.

Çünkü o yıllarda akrabalık bağları henüz bu kadar zayıflamamıştı!..

Ayrıca okuma konusuna şunu da ilâve etmem gerekir ki; o zamanlarda hocalarımız akşamları şehir merkezindeki kıraathâneleri (kahvehâneler, şimdiki modern tabirle kafeler “café”ler) dolaşırlar, buralarda talebe olup olmadığına bakarlardı. Eğer tespit ederlerse okula gelince ceza verirlerdi. Hatta evlerde talebenin ders çalışıp çalışmadığını dahi kontrol ederlerdi.

Yani okumamak için fazla bir sebep yoktu. Hocalarımız bizimle bu kadar yakından ilgilenirlerdi!..

Ortaokul ve lisedeki hocalarımız çok kaliteli, çok nitelikli aynı zamanda da çok fedakâr idiler.

Üzerimizde hakları çoktur. Hepsinden Allah razı olsun!.. Bu vesile ile Âhirete irtihâl eden hocalarımıza Allah’tan rahmet, yaşayanlara da sağlık, sıhhat, huzur ve hayırlı ömürler dileyerek ellerinden hürmetle öpüyorum!..

NOT: Devam edecek…

24 Temmuz 2021

İlhan AKAR

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
A. Kadir 1 ay önce

Çok lüzumlu olmasa da, benimde çocukluğumda takip ettiğim pehlivan tefrikaları Ali Gümüş'e değilde; hafızam beni yanıltmıyorsa Murat Sertoğlu na aitti.