banner136
banner191

NOT: Bu yazı İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığının düzenleyip icra ettiği

BAHAETTİN KARAKOÇ ONUR GECESİ için yazılmıştır.A.B.


“İki haftadır fiziki bir rahatsızlık geçiriyordum. Moralim oldukça bozuktu. Gördüğüm tedavi ve sevenlerimin ilgisi sayesinde dünden beri çok şükür hayata yeniden döndüm. Olgun meyvelerini döken bir ağaç gibi ben de rahatsızlıklarımı silkeleyip döktüğüme inanıyorum. Şimdi kendimi çok iyi hissediyorum. Gönlüm de aklım da yüreğim de sürekli koşmak istiyor. İlhamlarla doluyum. Yeni ürünler vermenin sancısı şu andan itibaren bütün duyarlı yanlarımı kuşatmış bir haldedir. Bunları sizin sevginize ve dualarınıza bağlıyorum...”

.

Yukarıdaki notu, Bahaettin Karakoç 13 Ocak 2012’de yazdı. Başka bir deyişle tam 82 yaşında yazdı. Evinde yalnızken, 82 yaşın ağırlığını, yıpratmalarını, örselemelerini, dünyanın türlü meşakkatini, eşini kaybedişin ertelerini ve kardeşi büyük şairimiz Abdurrahim Karakoç’un hastalığını yüreğinin bir köşesine gömüp, kimselerin görmediği yerlerde iplik iplik akıttığı gözyaşlarıyla serinlemeye çalıştığı bir zamanında yazdı.

Bahaettin Karakoç ile Arif Bilgin Elbistan’da (21 Aralık 2007)

Tamı tamına olmasa da kendini önemli ölçüde anlatan bir cümlesini tekrar etmek istiyorum: “Gönlüm de aklım da yüreğim de sürekli koşmak istiyor. İlhamlarla doluyum. Yeni ürünler vermenin sancısı şu andan itibaren bütün duyarlı yanlarımı kuşatmış bir haldedir.”

Onun gönlü sancısız olmazdı. Yüreği her sabah yeniden yaşadığı coğrafyayı aşacak kadar pervazlanmasa olmazdı. Asıl o zaman hastalanırdı, asıl o zaman kendini işe yaramaz, hantal ve bir kenara ayakucuyla itilmiş kabul ederdi. Bu yüzden ille yazmalı, ille ilham denizine dalmalı ve ille oltayla değil kilometrelerce uzunluktaki ağların gerilmişliğinde şiir/şiirler yakalamalıydı…

Onun bu yanını yakından bilenler sanki şiir yiyor, şiir içiyor; şiir alıp şiir satıyor; şiiri şiirle tartıyor, kısaca şiirle yaşıyor, demekten kendini alamazdı.

E madem böyle büyülü, iklimi ilham ile bürülü bir insan, sayısız dergilerde, kitaplarda şiirler yayınlamış bir insan; ülkemiz çeşitli siyasi, fikri ve ideolojik gerginliğinin de etkisiyle edebiyata, şiire kulak veremez, kalemler yazdıklarını yeterince duyuramaz olduğu zamanlarda, buna, kendi çapında ‘dur’ demek, şiir yazmaya yayımlamaya hasret kalmış şairlere ve yazarlara soluk olmak için en zor şartlarında, en imkânsız zamanlarında DERGİ ÇIKARTMA kararı verdi. Evet, Anadolu’nun, 29 yıl önce küçükşehirleri arasında sayılan ama dünya âlemin şairi, yazarı, aşığı, pehlivanı, yiğidi ve ilim adamı bol şehir olarak bildiği Kahramanmaraş’ta bir edebiyat dergisi çıkartacaktı.

Derginin 1. sayısında (1 Ocak 1986) yayınlanan “Özenti değil özden” başlıklı yazısında Karakoç, sık sık Dolunay’ı neden çıkarttığı konulara vurgu yapar. Türkiye’nin siyasi ve sosyal durumunu çizer, kentleşmeden dile, şiirden edebiyata, nice milli ve kültürel değerlere, topluma ve hayata nasıl ‘anarşik’ dokunuşlarla bozulduğunu birlikte ele alır. Ama önce Kahramanmaraş’a selam durur; ki cümle okuyanlar, duyanlar, bilenler selam dursun diye.

Burası Kahramanmaraş… Çok çileli zamanlar yaşamış, ama yiğitliğine hiçbir zaman gölge düşürmemiş bir Anadolu kenti. Burada bizim de söyleyecek sözlerimiz, sergilenecek özlerimiz var. İstiyoruz ki sesimiz, ışığımız dağları ve ufukları sıyırsın. İşte DOLUNAY bu gaye için açılan ilk bayraktır.

Dil konusunda; “Dil, canlı bir varlıktır. Yongasını ata ata incelir; kıvraklaşır, güzelleşir ve zenginleşir; kalıcı sanata, kanatlandırıcı edebiyata, milli kültüre ve ışığı yarınlara varan bir medeniyete sürekli olarak kılavuzluk eder. Bu, görevini yapamayan bir millet dili, kısır ve kirli bir dil demektir ki Türk dilinin şanlı geçmişiyle, vaad dolu aydınlık geleceğiyle, Türk dilinin gerçek kaderiyle hiçbir zaman bağdaşamaz, barışamaz böylesine yaralı bir dil.” der.

Edebiyat ile ilgili şu tespitleri yapar: “Kirli bir sanat, edebiyat ve kültür ise ancak sömürge sanatı, edebiyatı ve kültürü çerçevesine sığar milli kültür çerçevesine değil. Şimdiki haliyle bile lügatlerin perişanlığı ortada, hâlâ dil de sanat da edebiyat da yabancılaşmış bir sürü zilliğin tekelinde.  Bu tekelciliğe bir son verilmedikçe öz sanatımızın, kültürümüzün sesi daima kısık çıkacaktır ve dışarılardan etkilenmeyecektir.”

Dergiyi çıkartırken, hedefi büyüktür Karakoç’un. Dolunay’ı ülkenin tam tepesine ve ülkenin dört bir yanına parıl parıl ışık saçan bir devasa lamba gibi oturmak hayalindedir. Dil alanında, edebiyat alanında, kültür alanında, şiir ve sanatın birçok kolunda güneşten kopmuşçasına aydınlık saçan örnekler sunmak ve ülkeye doğudan batıya, kuzeyden güneye kat edecek çığırlar, çığır da ne kelime, geniş geniş caddeler açmak düşüncesindedir. Ülkenin geleceği için bu olmazsa olmazdır

Evet, Şair’in kalemiyle Dolunay’a besmele çekmek için alınan abdeste devam edelim:

“Evet, DOLUNAY; Türk-İslam boyutlu sanat, edebiyat ve kültür serenine asılan bir inanç bayrağıdır. Şiirde, hikâyede, romanda, tenkitte, denemede, tiyatroda, sinemada, resimde, musikide ne çürük duvarlara yaslanır, ne de sömürge kültürünün Türkiye’deki şemsiyeleri altına sığınır. DOLUNAY, Türkiye dikdörtgenini merkez bilen, Müslüman Türklerin yaşadıkları bütün mukaddes topraklara, iman coğrafyalarına sevgi ve selamlar uçuran bir ılık yürektir.

“DOLUNAY;  Dede Korkut’tan Yunus’a, Karacoğlan’dan Dadaloğlu’na, Köroğlu’ndan Seyranî’ye, Mehmet Akif’ten Yahya Kemal’e, Ahmet Muhip Dranas’tan Arif Nihat Asya’ya, Çıldırlı Aşık Şenlik’ten Şarkışlalı Aşık Veysel’e bir öz emanet taşır sürekli olarak: Toprak sesi, bayrak sesi, ezan sesi, insan sesi… Ve yeni zamanlara, yeni mekânlara nakşeder bu kutsal emanetleri.

DOLUNAY, çıktığı sürece Türk diline, Türk edebiyatına ve Türk kültürüne, kirlenmeden, kirletmeden ve bütün kirli atmosferi temizleyerek hizmet etmeyi bir ülkü borcu sayar.

“Bir tas ayranımızı, bir kova bal şerbetiyle bir görenler buyursunlar helal soframıza, şölenimize. Sevgide birleşen dolu yürekleredir bizim ışık örülü çağrı yağmurumuz. Özenti değil, özden sesleniyoruz: Yolumuza duvar örmeyenlere bin selam olsun.”

Peş peşe şiir kitapları yayımlayan, çeşitli dergi ve gazetelerde şiir ve yazıları aralıksız çıkan, kısaca sanat hayatının verimli zamanlarından birini yaşayan Bahaettin Karakoç’un zihninde epeydir yoğrulan bir dergi çıkartmak fikri 1985 yılının güz aylarında karara dönüştü. Kahramanmaraş’ta şiire edebiyata düşkün, okumayı seven öğrenci ve eğitimci insanlardan birçoğu kendisini sık sık ziyaret ve sohbet ederlerdi. Bunlar arasında tamamı da eğitimci Fazıl Tiyekli, Faruk Paksoy, Abdulhakim Eren, Mustafa Kök, Arif Eren ve Ali Yurtgezen gibi öne çıkanlara dergi çıkartma fikrini açtı.

Günlerce konuştular. Özellikle toplantılar yapıldı; ölçüldü, biçildi, finans konusunun ağırlığı altında ezilmek üzereydiler ki başta Fazıl Tiyekli olmak üzere ismi geçenler “Abone temin edelim. Yetmezse biz masrafları aramızda paylaşırız...” fikrini ileri sürerek bellerinin doğrulmasını sağladılar. Fazıl Tiyekli’nin katkısı çoktur ve önemlidir. Derginin idare yeri olarak mekân aranırken öğretmen dostlardan Faruk Paksoy Kahramanmaraş’ın işlek alanlarının başında gelen Trabzon Caddesi üzerindeki Akdeniz apartmanında bulunan yazıhanesinin asma katını kirasız olarak tahsis etti.

İş yürümeye dergi sesini duyurmaya başlamıştı. Hepsinin yüreğindeki heyecan adeta gözle görünür hale gelmişti.  Artık bir isim bulmalı idi. Bunun için toplantılar yapıldı; arkadaşlardan teklifler alındı. Her toplantıda birkaç isim geldi, önce gelenlerden birkaç elendi; ama hiç biri de Bahaeddin Karakoç’un canına sinmiyordu.

Bahaettin Karakoç’un 29 Nisan 2000 tarihinde 39. sayısında (sayfa: 1-2) yayımlanan “Dolunay dergisinin adı ve çıkış düşüncesi” başlıklı yazısından okuyalım:

“… Onlarca isim atıldı ortaya. Sonunda finale üç isim kaldı, üçü de beni tatmin etmedi… Evde uzun uzun düşündüm, ‘derginin ismi öyle bir isim olmalıydı ki bu isim sanat anlayışını da felsefesini de geleceği sarmalayan bakış açısını da toplumsal platformlardaki tavrını da simgelemeliydi ve sıradanlığa düşmeden, aşırı uçlara kaçmadan yüklendiği misyonu yerine getirmeliydi. Sevgi hareket ekseni, her kesime gülümseyerek yaklaşma, mizacı olmalıydı…”

Birden dördü kız, beşi erkek dokuz çocuğu varken “Artık çocuğumuz olmayacak; eğer bir oğlumuz olsaydı adını TOLUNBAY, kızımız olsaydı DOLUNAY kordum”  hayıflanması aklına düştü. O an derginin ismi bir ışık huzmesi olarak zihnine ağmış ve çakılıp kalmıştı: DOLUNAY. Besmele çeker, kulağına ezan okur ve ismini DOLUNAY kor…

1986 yılının Ocak ayına çıkmak üzere bütün hazırlıklar yapıldı. İşlerinden artta kalan zamanlarında gösterdikleri gayretlerle 300 civarında abone temin edilmişti. 

Aralık ayının ortalarına doğru yazılar toplandı. Yukarda isimleri zikredilen arkadaşlardan bir Yayın Kurulu oluşturuldu: B. Karakoç, Arif Eren, Fazıl Tiyekli, Ali Yurtgezen, Abdülhakîm Eren, Faruk Paksoy ve Mustafa Kök. Sahibi ve Yazı İşleri Müdürü Bahaettin Karakoç’tu. Yayın kurulu görevini yaparak gelen yazı ve şiirleri inceleyip yayınlanmaya uygun olanları belirledi. Bunların hangi sayılarda ve hangi sırada yayınlanacağına Bahaettin Karakoç karar verecekti.

Nihayet tamamlandı ve baskısı için Bahaettin Karakoç Ankara’ya gitti. Dizgisinden tashihine kadar kılı kırk yararcasına titizlik gösteren Karakoç’un omuzlarına bir de baskı yükü binmişti.

Dolunay Dergisinin serlevhası.

İlk Dolunay sayısı 1 Ocak 1986 tarihiyle basılıp paketlendi. Karakoç, Ankara’dan akşam hareket edip şafak vakti Kahramanmaraş’ta olacak otobüslerden birine yükleyip yola çıktı. Otobüsün geleceği saati bilen Abdülhakim Eren arabası olan arkadaşlardan biri idi, getirmek üzere şevkle ve heyecanla kalkıp garaja gitti. Diğerlerinden birkaçı daha okullarına gitmeden önce Dolunay’ın idare merkezine koşmuşlar, çıkan ilk sayıyı kutlu bir emaneti ellerine alır gibi alarak incelemişlerdi. Mustafa Kök şöyle anlatır bu anı: “Aç insanların fırından çıkan sıcak ekmeğe saldırışı gibi paketleri açtık. Ne kadar da güzel görünüyordu, üzerinde dolunayın yükselmede olduğu, turnaların süzüldüğü Dolunay başlığı… Harika bir kök sarmaşığıyla dikkat çeken, Enver Karakoç çekimi bir ağaç; altında yazarlar kümesi… (Sayfaları çevirince) Yazılar, Bahaeddin Karakoç’un çıkış serüvenimizi anlatan okuyucuya mektup türünden bir yazısıyla başlıyor, ondan sonra benim (Mustafa Kök imzalı) “Osmanlıyı Doğru Anlamak” makalem, Sait Yaylalı müstearıyla Bahaeddin Karakoç’un başka bir yazısı ve bir şiiri, Arif Eren’in şiiri, Fazıl Tiyekli’nin “Kur’an Ahlâkı”, Ali Yurtgezen’in bir yazısı ve bir-iki daha kendi çevremizden genç arkadaşın şiirleri; bir de Ahmet İhsan Aslantürk’ün desenleri Maraş mahsulü...

Dergi, gerek Kahramanmaraş’ın okuyanları nezdinde gerek ülke düzeyindeki edebî çevrelerde hayli ilgiyle karşılanır. Birçok dergi ve gazetelerin edebiyat sayfaları taşrada böyle nitelikli bir Edebiyat ağırlıklı derginin yayımlanmasından ve başarısından övgüyle bahseder. Mesela Tercüman gazetesinin Edebiyat sayfasını yöneten Beşir Ayvazoğlu’nun Dolunay’ı hayli öven yazısı, amatör ruhlarla kaleme sarılmış ve çoğu burada yazıya besmele çekmiş (Mustafa Kök, Fazıl Tiyekli, Ali Yurtgezen gibi) yazar ve şairleri, yazılarından alıntılarla yer verilmesi, sevindirmekten öte gururlandırır, şevklerini artırır.

Dolunay, her sayısında yeni yazar ve şairlerle kadrosu zenginleştirerek, ilgi çeken eserlerle yayınlanmaya devam eder. Abdurrahim Karakoç, Ali Akbaş, Nazan Bekiroğlu, Bayaram Bilge Toker, Şükrü Karaca, Kamil Aydoğan, Mehmet Önder, Mustafa Tatçı, O. Olcay Yazıcı, Şaban Abak, Ayhan İnal, Mehmet Narlı, Hasan Latif Sarıyüce, Cemal Sayan, Bahaettin Kabahasanoğlu, Cezmi Yurtsever gibi yazar ve şairlerin kimi sık sık kimi zaman zaman görünürler. Londra’dan Yusuf Mardin, Amerika’dan Talat Halman yazı ve şiir gönderirler.  Arif Bilgin, Adem Konan, Avni Doğan, Celalettin Kurt, Seyit Ahmet Kutuzman ve Fatma Şengil’in yanı sıra yurdun dört bucağından tanınmış ve az tanınmış yazarların/şairlerin yanı sıra yeni yeni ortaya çıkmaya çalışan gençlerden tomar tomar yazı-şiir-hikâye-denemeler akar. Bunların yanında bugün ülkemizin önde gelen yazarlarından olan Nazan Bekiroğlu’nun ilk yazılarının Dolunay’da yayınlanması, hatıra defterine yapıştırılmış bir gül gibi her anıldığında gurur dolu gülücükler yayar. Mustafa Kök şu notun unutulmasını istemez: “Nazan Bekiroğlu’nun hikâyelerini okuyan Mustafa Kutlu, Bahaeddin Karakoç’a mektup yazarak, takdirleriyle birlikte onun kim olduğunu sordu…”

Dergi ağırlığını hissettirince Karakoç, üçüncü sayıdan sonra Yayın Kurulu’nu pek söz hakkı vermez ve iğneyle kuyu kazar gibi tek seçici olarak çalışmaya başlar.

O zamanlar bilgisayar yoktur. Daktilo ile çalışılmaktadır. Her sayı için yazı ve şiirleri yeterince seçmek. Onları sayfalara göre düzenlemek ve daktilo ile yazıp dosyalamak; tamamlanınca Ankara’ya götürüp bastırmak; alıp getirmek. Tek tek aboneler için zarflayıp postaya vermek.. Bunların yanında yazmak, gelenlerle gidenlerle ilgilenmek, abone temini için çalışmak, parasal problemleri halletmek, kitap yayınları için çaba harcamak, şölenler düşünüp tertiplemek… Ömür tüketici işler yani… Dergi çıkartmak, üç kelimelik iş değil yani…

Bir yıl dolunca malî sıkıntılar da baş gösterir. Reklam almakta zorlanılmaktadır. Abonelerin yenilenmesi gerekmektedir. İşin fikir ve iş hamallığını yapan dostların katkılarıyla ayak sürümeye başlamıştır. Bankalara yazılar gönderilerek reklam/ilan istenir. Birisi hariç, cevap bile vermezler. Cevap veren özel ve büyük bir banka ‘YANIT’ yazısıyla “Mahallî yayınlara reklam vermeye mevzuatlarının müsait olmadığını…” bildirir. Bunun üzerine küplere binen Bahaeddin Karakoç 13. sayıda (13 Ocak 1987) “Radyasyonlu İrtica ve Binitli Demokrasi Üstüne Bir Yazı” başlığıyla içini boşaltan ‘Yanıt’a, ‘Binit’li bir yazı yazar.

Çekirdek kadro, her sayının gelişinde şafak vakti koşturmak ve aboneler bulup yazmak, postaya yetiştirmek, şehir içinde esnafa uzanmak gibi işin hamallığını dört elle yapıyordu. Daha sonraları bu işlerin ağırlığı Ali Yurtgezen’in, malî külfetin de önemli bir kısmı Fazıl Tiyekli’nin üzerinde kalır.

Dergi 19. sayıdan itibaren Trabzon Caddesi üzerindeki adresinden Boğazkesen Caddesi, Kahramanmaraş İş Hanı Kat:2 No:33-35’e taşınır.

Bir ayran şöleni düzenlenip abone temini çalışmaları yapılır.

Bahaettin Karakoç’un karakterinde kolay pes etmek, zorluklardan yılmak ve kaçmak yoktur. Bir işe kolay başlamaz; ama bir başlarsa sonuna kadar ne pahasına olursa olsun gider. Bu yüzden derginin girdiği dar boğaz onu yıldırmaz. Direnmeye devam eder…

O kadar çok yazı, şiir ve desen, yani yazar ve şair ve sanatkârla iç içe oldu ki Dolunay, sayısız. Bunların kimi ünlüydü, kimi ünlenmeye başlamış, kimi de bu yola demir çarık, demir asa ile yola çıkanlardı. Otuz dokuz sayıda yer alanların hepsini de (inşallah tespitte eksiklik olmamıştır) alfabetik sıra ile ve yanlarındaki parantez içinde kaç sayıda yer aldıklarını da belirterek vermek isterim:

DOLUNAY DERGİSİNDE YER ALAN ŞAİR ve YAZARLAR

Abbas Abdullah (1), Abdulhakim Eren (2), Abdulkadir Güler (1), Abdulkadir Hayber (5), Abdulkadir Karataş (1), Abdulkadir Turan (1), Abdullah Yiğitoğlu (1), Abdurrahim Karakoç (8), Abdurrahman Şen (1), Adem Konan (9), Adem Turan (1), Adnan Adıvar Ünal (6), Adnan Deniz (1), Ahmet Ayberkin   (1), Ahmet Doğan (14), Ahmet İ. Aslantürk (1), Ahmet Sıvacı (1), Ahmet Tevfik Ozan (2), Ahmet Uluçay (2), Ahmet Yayla (5), A. İhsan Kolcu (1), Ali Akbaş (7), Ali Akkaya (2), Ali Berat Alptekin (Yrd. Doç. Dr.) (3), Ali Budak (1), Ali Coşkun Hirik (2), Ali Fuat Bilkan (8), Ali Özdemir (1), Ali Öztürk (1), Ali Yurtgezen (10), A. Metin Şahin (1), Anna Masala (Prof. Dr.) (1), Arif Bilgin (5), Arif Eren (18), A. Saim Emirmahmutoğlu (2), A. Saint Exupey (Çev: Hasan Can) (1), A. Vahap Akbaş (2), Avni Doğan (4), Ayhan İnal (1), Aynur Büyükkurt (1), Aysen Akdemir (30), Ayşe Bilgen (1), Ayşe Menteş (1), Bahattin Karakoç (39), Bahaeddin Kabahasanoğlu (3), Bahriye Borazan (2), B. Akdoğan (1), Bayram Bilge Toker (4), Bahriye Borazan (1) Bedirhan Ermeydanı (1), Bestami Yazgan (2), Bilal Yüce (Dr.) (1), Birsel Yılmazdöl (1), Burak Harputoğlu (1), Çağatay Koçar (1), Cahide Gürsoy (2), Celalettin Kurt (5), Cemal Kurnaz (Yrd. Doç. Dr.) (4), Cemal Sayan (13), Cengiz Aydoğdu (2), Cezmi Yurtsever (5), Çiğdem Artar Doğru (8), Dağlar Arasoğlu (1), Dağıstan Kılıçarslan (1), Doğan Kaya (1), Durdu Şahin (4), Emine Işınsu (1), Emine Şimşek (1), Enver Yolcu (2), Ersin Taşçı (1), Ertuğrul Karakoç (4), Esra Yılmaz Dalay (1), Etem Çalık (4), Ethem Baran (4), Evin Türksoy (3), Evliya Çelebi (2), Faruk Sümer (Prof. Dr.) (2), Fatma Bulut (1), Fatma Şengil (13), Fazıl Tiyekli (25), Fethi Gemuhluoğlu (7), Feyzullah Eroğlu (Dr.) (7), Filiz Başaran (5), Goncagül Hatunoğlu (4), Gönül Gülşen (2), G. Salim (2), Gülay Özdemir (5), Gülşen Çelik (2), Günay Özdemir (2), Günay Özdeniz (5), Günay Yardımcı (3), H. Akkaya (1), Halil Cubran (4), Halime Toros Sevil (4), H. Ali Uyduran (5), Hanifi Kara (2), Hasan Akçay (8), Hasan Ali Kasır (1), Hasan Ejderha (2), Hasan Eycigil (1), Hasan Latif Sarıyüce (16), Hasan Şahmaranoğlu (2), Hayrunnisa Gündüz (2), H. A. Yüksel (1), H. Fethi Gözler (1), Himmet Üç (1), H. Selçuk Bekar (1), Hüseyin Certel (1), Hüseyin Karakoç (2), Hüseyin Özbay (14), Hüseyin Tuncer (8), İbrahim Berber (3), İbrahim Gülsu (1), İbrahim Hakkı Gündoğdu (1), İhsan Kurt (7), İlhan Akar (1), İlkay Ergenoğlu (2), İnci Okumuş (2), İsaak Asımov (2), İsmail Şıhlı (3), İsmet Alpaslan (1), Kadir Yatağan (1), Kamil Akarsu (8), Kamil Aydoğan (1), Kamil Veliyev (1), Kul Hamit (1), Lütfi Şimşek (3), M. Abdullah Turhan (2), Mahmut Bahadır (1), M. Atilla Maraş (6), Mehmed Aslan (4), Mehmed İsmail (1), Mehmet Fidancı (2), Mehmet Gülebenzer (6), Mehmet Gülsu (7), Mehmet Merçen (1), Mehmet Narlı (3), Mehmet Önal (1), Mehmet Önder (Dr.) (5), Melahat Yurdagül (1), Meltem Aksoy (2), Metin Önal Mengüşoğlu (1), M. Halistin Kukul (1), Mithat Güzel (2), M. Nuri Yardım (1), M. Sıtkı Aras (Doç. Dr.) (2), Muhsin İlyas Subaşı (2), Mustafa Demir (3), Mustafa İsen (Yrd. Doç. Dr.) (1), Mustafa Kara (2), Mustafa Kırcı (1), Mustafa Kök (9), Mustafa Muharrem Tüfekçi (2), Mustafa Özçelik (4), Mustafa Pınarbaşı (7), Mustafa Tatçı (9), Mustafa Türk (3), Mustafa Uğur Beşer (4), M. Yılmaz Alp (4), Nahit Övünç  (1), Nahit Yücel (3), Nazmi Tataroğlu (1), Nazmi Ünlü (2), Nazım Hikmet Polat (Dr.) (1), Nazım Payam (2),  Nesrin Güzelkabakağaç (2), Nesrin Tağızade Karaca (4), Nevzat Köseoğlu (2), Nevzat Yalçın (1), Nihal Kılıç (2), Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu (1), N. Nazan Bekiroğlu (6), N. Olcay Kılıç (6), Nurullah Genç (1), Nühuz O. Kılıç (4), O. Olcay Yazıcı (15), Osman Aslan (1), Osman Çeviksoy (2), Osman Efendioğlu (3), Oyhan Hasan Bıldırki (2), Ömer Kaya (1), Ömer Lütfi Mete (3), Özcan Ünlü (2), Ramazan Avcı (2), Recep Kök (3), Refet Yinanç (Doç. Dr.) (1), Remzi Çayır (2), Rezzan Kılıçarslan (1), Rıdvan Canım (3), Saadettin Yıldız (9), Sabiha Gül (5), Sadettin Kaplan (2), S. Ağa Baydili (1), Saim Sakaoğlu(Doç. Dr.) (2), Sait Yaylalı (Bahaettin Karakoç’un Müstearıdır) (10), Samed Vurgun (1), Sedat Umran (1), Selma Tiyekli (3), Selma Uçar (1), Seyfi Şirin (2), Seyit Ahmet Kutuzman (4), Seyit Çeliker (1), Sıddık Elbistanlı (14), Sırrı Cemal (1), Sırrı Er (1), Somerset Maugham (Çev. Leyla Tercanlıoğlu)  (4), Şaban Abak (2), Şahan Çoker (3), Şeref Akben (1), Şevket Rado (2), Şevket Yücel (4), Şule Ay (2), Şükrü Karaca (6), Tahir Şahin Erdoğan (4), Talat Sait Halman (1), Tayyip Atmaca (2), Umay Günay (Prof. Dr.) (2), Umran Atalay (1), Ümit Fehmi Sorgunlu (1), Veli Coşkun (2), Velihan Avcı (1), Yahya Akengin (1), Yasin Mortaş (1), Yaşar Bayar (13), Yıldız Nadir Ünlü (1), Yılmaz Aşıkalioğlu (7), Yusuf Mardin (8), Zehra Pınarses (3), Ziya Öztürk (4).

39 DOLUNAY SAYISINDA YER ALAN ESERLER

Şiir: 305

Hikâye: 48

Deneme, Araştırma, İnceleme Tahlil, Tenkit ve Tanıtım Yazıları: 257 

Mülakat ve Mektuplar: 24

DESEN VE FOTOĞRAFLARIYLA YER ALAN SANATÇILAR

Ahmet İhsan, A. İhsan Aslantürk, Ali Koç,  A. Y. Muzaffer, Enver Karakoç, Enver Yolcu, Erol Yıldır, Etem Baran, Fatih Kiraz, Fatma Yılmaz, F. Mehmet Diş, İhsan Toy, Mehmet Demirkol, M. Koç, M. Ö. Demir, Mustafa Küçüktaş, Necmeddin Çanak, Nesrin, Nihal Kılıç, Oğuz Karakoç, Ümit Yüksel, Yakup Doğan, Yaşar Bayar, Yıldız Tuncer.

KAPAKLARDA

Kapaklarda çoğunluğu Oğuz Karakoç’a ait orijinal fotoğraflara ve çeşitli minyatür, çini, el yazma kitap fotoğrafı ve desenlere yer verilmiştir.

BİRLİKTE ÇIKAN SAYILAR

Derginin maddi güçlüğünün aşılmadığı zamanlar vardı. Buna rağmen dergi de çıkmaya devam etmeli; en azında kısa aralar verilse de okuyucudan devam edecek müjdesi esirgenmemeliydi. Bu yüzden mecburen bazı sayılar müşterek olarak çıkmıştır:

22, 23, 24. sayılar,

25, 26, 27. sayılar ve

35, 36. sayılar tek dergi halinde okuyucularına takdim edilmiştir.

&

NOT 2: Dolunay Kitap Yayınları da dergiyle yaşıt sayılır; zira bir yıl kadar sonra 1987’de temeli atılır. 24 tane kitap yayınlama başarısı gösterir.

&

39. sayıdaki (29 Nisan 2000) takdim yazısında Bahaettin Karakoç derginin bir cephesiyle serüvenini özetler: “Başlarda işlerimiz gerçekten çok zordu. Başka bir çare olmadığı için zorluklarda alışmakta gördük çareyi. Rahatladık. Taşralık komplekslerine kapılmadık. Retlerimizi duyumlarla, kabullerimizi sığ hayallerle sınırlamadık. Sebep dedik sorguladık; saik dedik sebeple sonuca vurgular yaptık; sonuç dedik analiz ettik. Velhasıl sürekli olarak yürek tokuşturduk, gönül koşturduk ve kafa yorduk. Mensubu olduğumuz milleti; canımız pahasına kurduğumuz devleti; ta bezm-i elestte beyinlerimize, ruhlarımıza hatta bütün genlerimize sûre sûre, ayet ayet yazılan/kazılan din-i islam-ı ululamak için var gücümüzle çalıştık. Her işimizde etik ve estetik ögeleri daima öne çıkarttık… Yeni bir kültür ve sanat fütuhatına soyunduk, merkezimiz Kahramanmaraş’tı. Türkiye’nin geneliyle tanıştık; ama sevgili Maraşlı hemşehrilerimizle tanışmak pek kolay olmadı. On yıl bir teflon tavada kendimizi yaktık, kendi yağımızla kavrulduk cızır cızır. Onca ağır şartlara rağmen eğilmedik-bükülmedik, hiçbir yere taviz vermedik, umutlarımızı yitirmedik, dik ve diri kalmasını bildik.

On yıldan sonrasına gelince… Ancak on yıl sonra kabul görmeye başladık çevremizde. Sanırım yaptığımız işin ülke ve insanlık yararına olduğunu teşhis ettiler…

Evet, dik durdu, dik kaldı; kol kırıldı ise yen içinde kaldı ve 37 sayı çıkıp kapanırken vergi dâhil hayli borcu da Bahaettin Karakoç’a kaldı. Bunu kendisinden asla duymadım. Çok yakın bir dostu bana aramızda kalsın diye söyledi; ama hiç de aramızda kalmasın. Millet de devlet de ülke düzeyinde en önlere çıkmış bir koca şairin, gecesini gündüzüne katarak; saatlerce göz nuru ve boncuk boncuk ter dökerek; binlerce kilometre yol giderek, yorularak, evini işini aksatarak, çocuklarını eşini gücendirerek, kâh hüzünlenerek kâh sevinerek şiire, sanata, edebiyata, yani gençliğe, yani millete, yani ülkeye hizmet ettiği halde, karşılığında hiçbir maddi menfaat beklemediği halde, sonunda ne ile karşılaştığını da görsün ve ibret alsın…

&

Dolunay Şiir Şölenlerini halk devam ettirmek isterken ‘acaba’ dedi Koca Şair, ‘Acaba dergiyi yeniden canlandırmak mümkün olur mu?’ diye düşündü ve yeniden besmele çekip 38. ve 39. sayıları çıkarttı. Bahaettin Karakoç’un 22 Mayıs 1999’de yayımladığı 38. Sayıdaki “Otuz sekizinci adım” başlıklı yazısından alıntılar yapalım:

“Çoklarınız hatırlarsınız Ocak 1986’da Dolunay dergisi sanat-edebiyat-kültür dünyamıza ayak basmış, yeni ufuklara doğru dev adımlarıyla 37 adım atıp durmuştuk. O günkü ekonomik şartlar böyle gerektiriyordu. Gerçeği bilen dostlarımız, bize inanan dostlarımız, çok üzülmüşlerdi bizim böyle pes etmemize. Kimse inanmıyordu Dolunay’ın kapanacağına. Kapattığımızı bağıra bağıra ilan etmemize rağmen hâlen inanmak istemeyen her ayın başında postacının kapılarını çalıp, ellerine taze mürekkep kokan bir Dolunay dergisi bırakacağı umuduyla yaşayan dostlarımız vardı.”

Dolunay gibi bir derginin neden düzenli gönderilmediğini soracağınıza, böyle bir dergiyi nasıl çıkarttığımızı, bugüne kadar nasıl yaşattığımızı sorsaydınız, vereceğim cevap daha kolay ve daha net olacaktı, ama artık buna hiç gerek kalmamıştır.”

Dolunay olgusu, Anadolu basın tarihinde kendine özgü bir ilkti.”Hobi”lerimiz, ‘fobi’lerimiz yoktu; bildiklerimiz ve zengin bir birikimimiz vardı. İddialı ve pervasız girmiştik bu meydana. Mütevazi görünmeye, maddi hesaplara dayanan alanlarda bazı yerlere tavizler vermeye kesinlikle yakın durmadık, başından sonuna kadar seçkinci bir tavır sergiledik. Bu kendi alanındaki yeni dergi, beklenenin ötesinde bir ses getirdi; nice genç yetenekleri bulup ortaya çıkardı. Kapandı, ama adı hâlâ hasretle, muhabbetle anılıyor, bir gün bir köşeden tekrar çıkıp gelir diye yolu bekleniyor.”

Dolunay sonrası bir dergicilik furyası başladı bütün Anadolu’da; ne adına yazarlarsa yazsınlar bu yazdıklarını belli ölçeklerde kâğıtlara bastırmayı dergicilik sandılar… Bir ilk olarak Dolunay üç buçuk yıl gündemden inmedi, büyük ilgi gördü; makaleleriyle, açtığı dosyalarla, hikâyeleriyle, şiirleriyle kaynak oluşturdu. Sadece sanat edebiyat çevrelerinde değil, ilim çevrelerinde de kabul gördü ve kaynak gösterildi. Kısacası üç buçuk yılda 37 sayıyla üç cildi tamamladık, bir felçli gibi sürüne sürüne yaşamaktansa ışıklı ve ıtırlı adımızı bu işin ustalarının belleklerine emanet edip ortadan çekilmeyi tercih ettik…”

Nice senelerden sonra işte yine karşınızdayız. Dolunay’ın bu özel sayısıyla 38. adımımızı atıyoruz. Özel bir sayı ama siz bu sayıya genel bir tadât cetveli de diyebilirsiniz. Önemli olan tekrar aynı kavşakta bir kez daha buluşmak…”

Dolunay dergisi kapandı, ama misyonu hâlâ devam ediyor ve edecek de… Bu misyon çerçevesinde işte Dolunay Şiir Şölenleri, işte Dolunay Kitap Yayınları.. Kitap yayınlarının sayısı 24’e ulaştı. Geleneksel Dolunay şiir şöleninin 12’ncisi ise bugün gerçekleşiyor. 12 yıldır şairlerle şiirsever okuyucularını buluşturuyoruz, üretiyoruz, paylaşıyoruz. (Ki şölenler istekler üzerine devam etmiş ve az önce yazdığımız gibi 17’incisi 10 Haziran 2013 tarihinde gerçekleştirilmiştir. A.B.)

&

Dolunay dergileri 37 sayı sonunda okuyucuya veda etti. Veda etmesine rağmen Dolunay Şiir Şölenlerine olan ilgiden kaynaklanan bir ümit ile Üstat Bahaettin Karakoç, Dolunay dergilerine 38. ve 39. sayıları da ekledi. Farklı bir yöntem ve farklı imzaların çoğunlukta olduğu dergilerdi bunlar. Mesela yer alan her yazar veya şairi, eserinden önce fotoğrafı ve yeteri kadar özgeçmiş bilgileri ile tanıtıyor sonra eserlerini sıralıyordu.

38. ve 39. Sayılarda yer alan isimleri ve eserlerini liste halinde vermeyi daha uygun gördüm.

38. Sayıda Yer alan yazar, şair ve eserleri:

Bahaettin Karakoç - Gün Işımaya Başlamıştır

Ali Yurtgezen - Anadolu Dergiciliğinde Dolunay Modeli

Sırrı Cemal - Güzel Söz Söyleme Sanatı: Musiki

Ramazan Avcı - Şair Bahaettin Karakoç ile Dolunay Eksenli Bir Edebi Sohbet

Ayşe Bilgen - Duyuşlar

Aynur Büyükkurt - Kan Kırmızı Gülüme

Abdurrahim Karakoç - Son Durum Beyanında isimli şiiri

A. Vahap Akbaş- Mızrapla Tel arasında, Camisini Yitirmiş Minare ve Dua isimli şiirleri

Adem Turan - Zor ve Kervan isimli şiirleri

Ahmet Tevfik Ozan - Binbir Masal ve Bir Son ile Bir Yaralı Güvercin isimli şiirleri

Ali Öztürk - Kır Çiçeği isimli şiiri

Arif Eren - Yunus Emre ile Yüreğime Yazdım Bu Şiiri isimli şiirleri

Aysen Akdemir - Çanakkale’ye Şiir ile Gerçek Olan isimli şiirleri

Bahaettin Karakoç - Zeliha Ahilez Zeliha Ahilez isimli şiiri

Bestami Yazgan - Güneş Yürür ile Yıldızlar Astık Yüreğimize isimli şiirleri

Celalettin Kurt -Son Mektup isimli şiiri

Çiğdem Artar Doğru - Özge Mesaj ile Kumaşım Yunus Desenli isimli şiirleri

Hasan Akçay -Akşam Güllere Kanar ile Gül Gülüşün Üşürse isimli şiirleri

Hasan Ejderha - Hani Sen Gülle Bile Ayılmayacak Sarhoşluklar Yaşayacaktın ile Bir Şairin Kalkıp Yürümeden Az Önceki Talimi Üzerine isimli şiirleri

İnci Okumuş - Bir Ömür ile Rüzgar Esiyor Ötelerden isimli şiirleri

İbrahim Hakkı Gündoğdu - Şark Köşesi isimli şiiri

Kadir Yatağan - Sesler ve Renkler isimli şiiri

Mahmut Bahar - Kamertab’ı Vasfeyler isimli şiiri

Metin Önal Mengüşoğlu - Keklik Bizden Uzaklaştı isimli şiiri

Nazım Payam - Hüzün de Bir Boşluğa Bıraktı Beni ile Babam isimli şiirleri

Özcan Ünlü - 46 isimli şiiri

Şevket Yücel - Zaman ile O Günler isimli şiirleri

Yasin Mortaş - Zamana Akan Irmaklar ile Zamana Kıvrılan Irmaklar isimli şiirleri.

39. Sayıda yer alan yazar, şair ve eserleri:

Bahaettin Karakoç - Paylaşmak şiiri ile Otuzsekizinci Adım başlıklı yazısı

Dede Korkut’tan Günümüze Uyarladığımız Geleneksel Dolunay Şiir Şöleni Duası isimli yazı.

Abdurrahim Karakoç - Anadolu’da Bahar ve Gariplik isimli şiirleri

A. Vahap Akbaş - Temaşa ve Miras isimli şiirleri

Aysen Akdemir - Müjde Yerlere-Göklere ve Bayrağa türkü isimli şiirleri

Hasan Akçay - Seven Bir Yar Say Beni ve Veda Gazeli isimli şiirleri

Osman Aslan - Sevdiğin Almak Rabb’e Mahsustur ve Belki Anlayan Olur isimli şiirleri

Tayyip Atmaca - Göç ve Ateş ve Su isimli şiirleri

O. Olcay Yazıcı - Geliyorum Sana Doğru isimli şiiri

Hasan Ali Kasır - Aygül Ey ve Genç Bir Annenin Ölümü isimli şiirleri

Dağıstan Kılıçarslan - Yol ve Çıkış Saati isimli şiirleri

Mehmet Atilla Maraş - Güzelliğine isimli şiiri

İnci Okumuş - Söz ili ve Sendedir isimli şiirleri

Ahmet Tevfik Ozan - Binbir Masal ve Bir Son ile Medine Manzaraları isimli şiirleri

Nazım Payam - Türkçem Benim Vatanım ile Eski Zaman Kızları isimli şiirleri

Özcan Ünlü - Bereket ve düzen ile Doğum isimli şiirleri

Şevket Yücel - Neden Seni Seviyorum ile Bendeki Sen isimli şiirleri

Bestami Yazgan - Herşey Aslına Döner ile Özge Hallerde isimli şiirleri

Ramazan Avcı - Sunucunun Gözüyle 11. Dolunay Şiir Şöleni isimli yazısı

Dünden Bugüne Geleneksel Şiir Şölenleri Tarihçesi isimli yazı

Dolunay Şiir Şölenleri ile çeşitli gazete ve dergilerde çıkan yazıların kupürleri..

DOLUNAY ŞİİR ŞÖLENLERİ

Birinci Dolunay Şiir Şölenine katılan yazar ve şairlerden bir kısmı: Soldan Sağa, (Ayaktakiler) Arif Bilgin, Mustafa Türk, Bahaettin Karakoç, Bahittin Şimşek, Bayram Bilge Toker, Hamza Akbaş, Ali Akbaş ve Şükrü Karaca; (Oturanlar)  (?), Abdurrahim Karakoç ve Adem Konan (23 Nisan 1987)

Anadolu dergiciliğinin çok hikâyeleri vardır. Dolunay’ın hikâyesi de anlatılmaya değer. Bir de onun verdiği heyecanla 17 kere düzenlenmiş “Dolunay Şiir Şölenleri” var ki hepsi de apayrı heyecan, sevgi ve güzellikler zinciridir.

Şölen bir kutlama olsa da işin içine şair ve şiir girince kutlamadan öte geçer. Ülkenin dört bir tarafından insanlar gelir; bunların bir kısmı şairdir, diğerleri şiir, şair, sanat, edebiyat, kültür sevdalıları.

Şiir şölenleri, bir oluşumun, bir birikimin ve hatta damlayan son damlanın gerçekleştirdiği gibi bir taşmanın, dökülmenin ve olduğu yerden çıkıp başkalarının gönlüne uzanmanın iklimidir.

Şahsen ben mesela Birinci Dolunay Şiir Şölenine (23 Nisan 1987) katıldığımda aldığım hazzı bugüne kadar hiç unutmadım. Hangi konuda olursa olsun şölen kelimesini duyar duymaz o şölen, o salon, o şairler ve dinleyici kitlesi gözümün önünde canlanır. O ana kadar ve ondan sonra hiçbir törende görmediğim kadar samimiyet, tertip, düzen, ilgi; salondaki bebelerin bile ağlamadan, çocukların bile yaramazlık yapmadan iştiraki, görüp duyduğum şeylerden değildi. Şiirler konuşmalar ve Bayram Bilge Toker’in icra ettiği türküler adeta insanları mest etmişti…

Bu kadar güzel bir etkinlik elbette devam etmeliydi; etti de. Derginin hayatı üç yıldan 1 + 2 sayı fazla sürmüşse de şölenler 2013’e kadar 17 yıl devam ettirildi. Bu şölenlerden 4’üncüsüne Osmaniye, 10’uncunun ikinci bölümüne Elbistan ve 17. sini boyunca 10 Haziran 2013’te Kahramanmaraş Necip Fazıl Kültür Merkezi; diğerlerinin tamamına Kahramanmaraş Sabancı Kültür Sitesi ev sahipliği yapmıştır.

10. Dolunay Şiir Şöleni iki bölüm düşünülmüş ve ilk bölümü 17 Mayıs 1997’de Kahramanmaraş Sabancı Kültür sitesinde icra edilmiştir. İkinci bölümü için 18 Mayıs 1997’de Elbistan’da gidilerek Ceyhan nehrinin gözü olan Pınarbaşı’na intikal edilmiştir.

On birinci şiir şöleninin de bir farklı özelliği var; 23 Mayıs’ta Kahramanmaraş Sabancı Kültür sitesinde başlamış ve konuşmalar, şiirlerin okunuşu müzik dinleti bölümü sunulmuş; 24 Mayıs’ta topluca Başkonuş yaylasına intikal edilerek düzenlenen pikniğe iştirak edilmiştir.

Batının festival kavramına karşı Karakoç ve Dolunay çevresi şöleni öne çıkartır. Şiiri bir dinleti, bir eğlence aracı değil, bir kültür olgusu olarak algılarlar ve öyle algılanmasını isterler. “Şiiri ayağa kaldıracağız” derler ve her dediklerini gerçekleştirme sürecini hem dergi ve hem de şölenle başlatırlar. Günler, aylar, yıllar geçtikçe mayanın tuttuğunu gözlemlerler. 39. sayıda şöyle der Bahaettin Karakoç: “Gerek dergicilikte olsun, gerekse kitap yayınında ve şölen düzenlemelerinde olsun, Anadolu dikdörtgenini ilk kez biz uyandırdık. Bu saydığımız alanlarda kimler ne yaptıysa, nasıl yaptıysa bizi örnek aldı. Bunu sağduyulu herkes takdir eder.

“ANADOLU DERGİCİLİĞİNDE DOLUNAY MODELİ”

Derginin yazarlarından, yazı kurulu üyelerinden ve her şeyden önemlisi hamallarından biri olan eğitimci Ali Yurtgezen’in 29 Nisan 2000 tarihinde yayımlanan 39. sayıdaki (Sayfa 3, 4, 5) “Anadolu dergiciliğinde Dolunay modeli” başlıklı yazından alıntılar yapalım:

“Dergicilik de dâhil Türkiye’de sivil alanlardaki bütün teşebbüsler, açıkça ifade edilmemiş hedeflerin peşindedirler…

“Anadolu’da dergicilik ısrarı bu çerçevede resmi kültür ve sanat uygulamasına bir isyandır, kültürel dokuyu yeniden canlandırma gayretidir. Rejimin dayattığı sentetik kültüre alternatif olma çabasıdır…

“Milli kültürün dil ve edebiyat gibi hayati şubelerine de can veren, onları yaşatan da her şeye rağmen bu “basit” Anadolu dergileridir. Bu sebepledir ki benim nezdimde taşra dergilerinin cümlesi makbuldür, pahalı prodüksiyonlarla cilalanmış melez “hit”ler yanında bir dağ başında öylesine tutturulmuş türküler kadar soyludur. Ne kadar basit, sıradan ve ilkel olurlarsa olsunlar, en azından “şiir” gibi bize mahsus bir deliliği yahut irrasyonaliteyi yeni bize mahsus usullerle besleyip büyüterek Türklüğümüzün idamesini sağladıkları için takdire şayandır.

“Öyledir de bu “saman alevi” ışığı ve ısısına kail olmak manasına gelmemelidir. Anadolu dergileri “çoban ateşleri” yakmalı, daha geniş karanlıkları eritmek için bu ateşi yakanları örnek almalıdır. Engel maddi imkânsızlıklar ya da teknik yetersizlikler değildir. Nefsine güvenmeyerek moda anlayışlarla telif işgüzarlığı, kendi yolunu açmak yerine açılmış çığırlardan yürüme kolaycılığı, dar muhitlerin muhkem kapıları arkasında dışarıdaki yeni sesleri kaale almama nobranlığı… Ateşi düşüren bunlardır.

Dolunay on beş seneye akın bir zaman önce Maraş’ta tutuşturulan harlı ateşi yanmaya devam ediyor. Oysa düzenli olarak üç sene çıktı Dolunay. Birkaç periyodsuz sayıdan sonra kapandı. Dolunay yayınları ve şiir şölenlerini o üç senelik dönemin bugüne kadar ulaşan yalıları olarak değerlendiriyorum ben. Aradan geçen uzun senelere rağmen şurada burada Dolunay okuyucularıyla karşılaşıyor, doyulmamış bir tadın tahassürünü dinliyorum. Binlerce derginin yayımlandığı Anadolu’da kısa sayılabilecek bir ömür sürdükten sonra on bir, on iki sene önce kapanmış Dolunay’ın Hala kendinden bahsettirmesinin sebepleri, tafahür vesilesi yapmak için değil, “model” sunma zaruretinden dolayı tespit edilmelidir.

“Trabzon Caddesi üzerinde Faruk Paksoy’a ait büroda Mustafa Kök ve Fazıl Tiyetli hocalarımızın 1985’in son aylarında başlayan hasbi gayretleri, ufuk genişlikleri, Ankara’da üniversite çevresinden genç bir ekibin profesyonel katkısı Dolunay’ın iz bırakan bir dergi olmasında şüphesiz büyük rol oynamıştır. Ancak bütün bunlara rağmen Dolunay bir Bahaettin Karakoç dergisidir. (…) Dolunay’ın tavrındaki Bahaettin Karakoç kişiliği, azmi ve usta sanatkâr psikolojisidir kastettiğim. Dolayısıyla bu modelin “kişi” ile değil “kişilik”le bağlantısı vardır ve öyle olduğu içindir ki model teşkil etmesi söz konusudur.

Bahaettin Karakoç usta bir şair. İşini çok iyi bilen bütün ustalar gibi kendinden emin. Onaylanma ihtiyacı hissetmiyor, başkalarının kurallarına uymuyor. Abdulhak Hamit’te, Haşim’de, Orhan Veli’de daha net gözlenen ve çoğu zaman “ben yaptım oldu, tutumu” diye eleştirilen bu orijinallik yahut kural tanımazlık, süregelen çizginin istikametini değiştirmek için bir zaruret. Duyduğunuz yere göre sizin de bu tutuma yönelik eleştiri hakkınız mahfuzdur ama sanatçıdaki itimad-ı nefs yahut “Bu işi en iyi ben bilirim” psikolojisi olmadan “yeni bir çığır” olmaz. Bu psikolojiyi tasavvufi bir çerçevede tuttuğunuz zaman “büyük sanatkâr enaniyeti”ne kapılmadığınız gibi yeni isimleri, orijinal sesleri bulup sayfalara taşıma imkânı bulursunuz. Dolunay’da bu yapılmıştır. Dolunay hedefini belirlemiş fakat o hedefe başkalarında tarif edilen yollardan, daha önce açılmış maceralardan yürümeyi tercih etmemiştir. O sebeple yürüyüş epeyi meşakkatli olmuştur, o sebeple Dolunay hâlâ ışımaktadır…”

-Her pazartesi yeniden buluşalım-

ELBİSTANLI HANIM ŞAİRLER / 1847-2015

(272 Sayfa, 10 TL)

● ELBİSTANCA

(Kahkahalarla okunan sözlük… Büyük Boy, 350 Sayfa; 15 TL)

● TERK EDEN ELBİSTAN–1

● TERK EDEN ELBİSTAN–2

● TERK EDEN ELBİSTAN–3

(Üç Cilt Toplam 816 Sayfa; 25 TL)

İSTEME VE İLETİŞİM İÇİN:

İstediğiniz Kitap(lar)ın Bedelini

Arif Bilgin’in;

0199-312 78784-5001 Numaralı Elbistan Ziraat Bankası

veya 5185615 Numaralı Posta Çeki hesabına Yatırılıp

Adresinizi

aşağıdaki e-mail adresine bildirmeniz yeterlidir.

[email protected]

.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Mustafa KÖK 6 yıl önce

Sevgili Arif Beyciğim; çok emek vermiş ve Dolunayın âdeta topoğrafyasını çıkarmışsın, eline sağlık. Kendi imzamla 9 yazım olduğunu buradan öğrenmiş oldum. (Ek olarak M. Abdullah TURHAN müstear imzalı 2 adet mütevazı yazı da bana aittir.) Şimdi o günkü imkânlarla öyle bir dergi çıkarmak hayal bile edilemz. Emeği geçen herkese selâm olsun!..