banner136
banner191

İroni içeren popüler bir deyim vardır: “Değişmeyen bir şey varsa o da değişimdir” diye. Evet, Allah’ın eşyanın (varlığın) tabiatına ve ontolojik olarak fıtratına koyduğu ilâhî yasalar ve temel ilkeler hariç, belki de her şey kesintisiz ve sürekli olarak değişime uğrayıp durmaktadır.

Başka bir ifâde ile cevher hep aynı, âraz ise sürekli olarak değişmektedir. Ünlü Yunan filozofu Heraklitos’un bir sözü vardır: “Aynı ırmakta iki defa yıkanılmaz” diye. Bu konuda bizde de değişimi ifâde eden bir takım sözler vardır: “Köprünün altından çok sular aktı”. “Eski çamlar bardak oldu” gibi.

Aslında düalizmdeki diyalektik olgusu, değişimi hem oluşturmakta hem de kaçınılmaz olarak hızlandırmaktadır. Öte yandan hem tabiat kanunları hem de beşerî kanunlar, varlıklar âlemindeki değişmeleri realize etmede muharrik bir unsur olarak çok önemli roller oynamaktadır.

Dolayısıyla değişim olgusunun önünde hiçbir kuvvet duramamaktadır. An be an her şey değişmektedir. İnsan, toplum, tarih, tabiat, canlı cansız tüm varlıklar, topraklar, sular, denizler, okyanuslar, iklimler, ekolojik sistem hep ama hep durmaksızın değişmektedir.

İnsanoğlunun, değişimin ne denli kaçınılmaz olduğunu anlaması ve yakından müşahede edebilmesi için; önce kendi düşünce dünyasından ve bedeninden başlamak üzere, geçmişteki yaşantılarına, toplumların geçmiş yaşantılarına, insanlık tarihine, tabiata, teknolojik gelişmelere ve etrafına bakması yeterli olacaktır.

Hâl böyle olunca; insanların ve insanların içinde yaşadığı toplumların sosyal yapısında, kültürel yapısında, düşünce ve fikir dünyasında, dünya görüşünde ve dünyayı algılayış biçiminde, hayat tarzında ve hayatı algılayış biçiminde, geçmişle olan ilişkisi (mâzi) ve geleceğe olan bakış açısında (istikbâl) çok önemli değişmelerin olduğu ve el ân (İng. Now, Fr. Maintenant) olmakta olduğu apaçık bir hakikat olarak karşımızda durmaktadır. Bu durum inkâr edilemez ve önlenemez bir gerçekliktir.

Sosyoloji biliminde şöyle bir kavram ve konu vardır: “Sosyal ya da toplumsal değişme” diye. Hz. Âdem ve Hz. Havva’dan günümüze gelinceye kadar insanoğlunun oluşturduğu tüm toplumsal yapılarda sosyal değişme kaçınılmaz olarak olmuştur, bundan sonra da olacaktır. Bu eşyanın (varlık) tabiatına uygun olarak bir zorunluluk prensibidir.

Sosyal değişmenin iki yönü vardır. Pozitif (müspet/olumlu) yön ve negatif (menfi/olumsuz) yön. Üçüncü bir boyut (nötr olma hâli) yoktur.

Yani toplumlar kaçınılmaz ve zorunlu olarak mutlaka değişeceklerdir ama, asıl ve önemli olanın bu değişimin hangi yönde ve hangi konularda olacağıdır. Tüm konularla ilgili olarak müspet ve pozitif yönde mi bir değişme olacak, yoksa menfi ve negatif yönde mi bir değişme olacak?

İşte bütün mesele budur!..

Başka bir ifâde ile; ilimde, bilimde, fende, teknolojide, iletişimde, empatide (diğergamlık), insanlıkta, iyilikte, güzellikte, estetikte, ahlâkta, adâlette, hakça paylaşımda, dinde, imanda, inançta, iffette, namusta, hayâda, arda, haysiyette, şahsiyette, terbiyede, dürüstlükte, kardeşlikte, sevgide, saygıda, çevre duyarlılığında, şehirleşmede, siyâsette, kültürde, medeniyette, hülâsa hayatın her alanında “adam” gibi adamlar mı olacağız ve birbirimizle iyilikte, güzellikte ve hayırda mı yarışacağız,

Yoksa;

Bütün bunların tersini yaparak, insana ve insanlığa yakışmayan insanlık dışı işler yapmak suretiyle kötülükte, çirkinlikte ve şerde mi yarışacağız?!..

Gelinen nokta itibariyle meseleyi değerlendirecek olursak;

Evet, pratikte ve realitede ülkemiz ve insanlık (dünyanın bir kısmı) eskiye nazaran bilimde, fende ve teknolojide epeyce bir mesafe almış olsa da, bilimin ve teknolojinin sağladığı modern imkânlarla daha konforlu bir hayat yaşasa da, bu bağlamda insanların yaşamında küçümsenemeyecek derecede pozitif yönde önemli değişiklikler olsa da, yine de insanlar çok mutlu ve huzurlu değiller.

Bu modern hayat, insanlara sunduğu bu konforlu yaşamın yanında bir takım psikolojik sorunları, depresif hâlleri, intiharları, madde bağımlılığını, alkol ve uyuşturucu kullanımının yaygınlaşmasını, stresi, kavgayı, çatışmayı, hoşgörüsüzlüğü, sevgisizliği, saygısızlığı, acımasızlığı, haksızlığı, adâletsizliği, vahşi bir rekabeti, sanal ihtiyaçları, alabildiğine ve hovardaca tüketmeyi, israfı, adâletsiz bölüşüm ve paylaşımları, doğayı kirletmeyi ve tabiatı yok etmeyi, yeryüzünün tüm kaynaklarını acımasızca ve ahlâksızca talan etmeyi, sera gazı salınımıyla iklimlerin yapısını değiştirmeyi, havayı, suyu, toprağı, deniz ve okyanusları kirletmeyi, daha birçok ahlâk ve insanlık dışı uygulamaları da beraberinde getirdi.

Tabiatta ve dünya toplumlarında İNSAN denilen varlığın müdahalesiyle meydana gelen bu değişmeler, eskiye nazaran menfi ve negatif yönde değişmeler olarak karşımıza çıktı. Mesele bu nokta-i nazardan değerlendirildiğinde; bu gidiş ileriye doğru bir gidiş ve olumlu yönde bir değişme değil, geriye doğru bir gidiş ve olumsuz yönde bir değişmedir. İdeolojik ve politik bir jargonla söyleyecek olursak; bu bir irticâdır. Bunları yapanlar da mürtecîdir. Evet, evet; unvanları, titrleri, mevkileri, makamları, görüntüleri, adları ve sanları ne olursa olsun, bunlar yeryüzünün en kaşarlanmış, en acımasız mürtecîleridir. Hem de kelimenin tam anlamıyla!..

Başka bir ifâde ile söyleyecek olursak; insanlığın bu gidişatı pek de hayra alâmet bir gidişat değildir!..

Doğal olarak bu gidişattan ve negatif olarak meydana gelen bu değişimlerden elbette ki bizim insanlarımız ve bizim gençlerimiz de çok yoğun bir şekilde etkilenmişlerdir. Çünkü çağımız iletişim ve bilişim çağı, aynı zamanda da küreselleşme ve etkileşim çağıdır. Dolayısıyla dünyada olup bitenden gençlerimizin etkilenmemesi mümkün değildir.

Hâl böyle olunca, gençlerimiz de dünyadaki bu gelişme ve değişmelerden iyi-kötü nasiplerini aldılar. Ancak sosyal ve kültürel yapıdaki bu değişmeler dominant kültür (baskın, hâkim, belirleyici kültür) olarak Batı orijinli idi. Zâten kültür (culture) kavramı da bize yabancıdır. Eskiden kültüre, hars denilirdi.

Bunun böyle olması da son derece doğal, gerçekçi ve kaçınılmaz bir durumdur. Çünkü insanların hayatında ve toplumların yapısında meydana gelen sosyal ve kültürel değişmeleri önemli ölçüde bilim ve teknolojide meydana gelen gelişmeler ve değişmeler belirler. Bu bakımdan bilimde ve teknolojide ileri giden ülkeler, bunu başaramayan ülkelerin kültürel ve toplumsal hayatını etkiler ve şekillendirir. Bundan kaçmak ve kurtulmak kolay kolay mümkün değildir.

İşte son yüzyıllarda Türk toplumunun ve gençlerimizin başına gelen de budur. Çünkü biz, son yüzyıllarda bilimde ve teknolojide gereken adımları ve atılımları yeterince atamadık ve yapamadık. Dolayısıyla geleneksel kültürün kimi akla, mantığa ve bilime aykırı yönleri karşısında insanımıza ve gençlerimize ilmî, mâkûl ve mantıklı yeni sunumlar yapamadık.

Çağımızın gençleri de doğal olarak Batı orijinli ve referanslı olmasına rağmen popüler kültüre daha çok meylettiler. Çünkü popüler kültür yemesiyle, içmesiyle, müziğiyle, eğlencesiyle, nefse hoş ve câzibeli (çekici) gelen tüm şehevî arzularıyla, tüm hevâ ve hevesleriyle gençleri etkilemede muazzam büyüklükte, güçte ve çeşitlilikte şeytanî silahlara sahipti.

Gençlerin ve insanların en yumuşak, en zayıf ve en zaaf yanları bu noktalardı. İşte Batı orijinli ve referanslı popüler kültür, gençlerimizi ve insanlarımızı bu noktalardan tuzağa düşürdü.

Takdir edilir ki bu bir kültürel şoktur, bu bir kültürel dejenerasyondur, bu bir kültürel yozlaşma ve çözülmedir. Evet, Sosyolojik olarak bu bir değişmedir ama sağlıklı ve müspet yönde bir değişme değildir.

Peki, bu durumun sorumlusu kim ya da kimlerdir? Sadece gençler midir? Yoksa onlara her konuda aklî, mantıkî, ilmî sunumlar yaparak, değerlerimize ve ruh köklerimize uygun bir şekilde gençleri geleceğe hazırlayamayan, bunu başaramayan, bu basiret ve feraseti gösteremeyen topyekûn yetişkinler mi, yani Devlet ve millet olarak bizler miyiz?!..

O hâlde;

Bu durumun ve bu sağlıksız değişimin müsebbipleri olanlar; ayağa kalkın ve Allah’ın, insanların ve yeryüzünün bütün mahlûkâtı huzurunda hesap verin!..

24 Nisan 2021

İlhan AKAR

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
C.AKAR 5 ay önce

Sevgili Ağabeyim,bu toplumu olumlu yönde,müsbet anlamda düzeltmek için çok ama çok mesai harcanması gerekir!.Ne yazıkki Sizinde mevcut duruma parmak bastığınız gibi önü alınamaz bir yerdeyiz!,aile içine kadar sirayet etmiş,başıboşluktan, kokuşmuşluk’tan bireyin kendini kurtaracağını hiç zannetmiyorum!.bana göre bunun tek yolu var?, toplumun en küçük yapısı olan “aile “fertlerini tek,tek ele alıp, islam ahlak ve fazileti üzerine göre yetiştirmek gerekiyor!.Tabiki bu ulvi eğitimi verebilmek içinde islam ve değerlerimizle barışık, hemhal olmuş alimlere,öğretmenlere ihtiyaç vardır. Ne kadar başarabiliriz bilmiyorum ama, çoook zamana ve’de sorumluluk sahibi aile büyüklerine ihtiyaç vardır. Selamlar.

Avatar
Fatih Akar 5 ay önce

İnsanların şahsiyetli, güzel ahlaklı; ailesine, devletine, milletine ve dinine bağlı olarak yetişmesinde/yetiştirilmesinde yaşadığı toplum, coğrafya çok önemlidir. Ayrıca bu temel kavramların oluşmasında ailenin, okulun ve dolayısıyla eğitimin, teknolojiyi doğru yolda kullanmanın ve sosyal medyanın rolü büyük olduğu kadar siyasetin de, devletin uyguladığı politikaların da önemi büyüktür. Böyle bir atmosfer içerisinde yetişen, yaşayan gençler ve insanlar yaşadığı ortamın psikolojik ve kültürel yapısından, ister istemez olumlu ya da olumsuz yönde etkilenmekte, dünya görüşleri ve hayat felsefeleri buna göre şekillenmektedir. İnsanoğlu bu şekil almayı bilim ve ilim öğrenmede teknolojide, sosyal hayatta, insan olmada doğru yönde kullanırsa faydalı olur. Bunun için de çok çalışmak gerekir. Yeryüzünde değişmeyen tek bir şey varsa o da Allah'ın kitabı Kur-an'ı Kerim'dir. Allah yar ve yardımcımız olsun. Selam ve dua ile teşekkürler hocam.