banner136
banner191

Geçen haftaki makalemde; yaşadığım bir örnek olaydan hareketle ve bu örnek olayla ilgili olarak bir üniversite mezunu öğrencimin pedagojik formasyon dersinde bana verdiği cevapla bağlantılı olarak   “Vicdan ve Karakter Eğitimi” konusunu işlemiştim.

Bu makalemde de; muhteva ve kapsam bakımından yine bu konunun devamı sayılabilecek nitelikte olan “Ahlâk ve Şahsiyet Eğitimi” üzerinde durmaya çalışacağım.

Geçen haftaki makalemde biraz bu konuya temas etmiştim ama, konuyu genellikle öğrenci boyutu üzerinden ele alarak değerlendirmiştim. Şimdi ise, umumiyetle hoca (öğretmen) boyutu üzerinden ele alarak değerlendirmeye çalışacağım. Aslında konunun özü itibariyle problem aynı. Yani tavuk-yumurta ilişkisi. Zâten interaktif (karşılıklı etkileşim) olarak mesele aynı kapıya çıkar.

Ancak, bu kez yurt dışında yaşadığım bir-iki örnek olaydan hareketle meseleyi tahlil etmeye çalışacağım.

Birkaç aylık gibi kısa sürelerle de olsa; bir-iki kez İngiltere’ye yolum düşmüştü. Bir grup üniversite öğretim üyesi arkadaşla birlikte gitmiştik İngiltere’ye. Bizimkisi uluslararası bir proje dâhilinde bir çalışma-araştırma-inceleme ziyareti idi.

90’ların başında İngiltere’ye ilk gittiğimde bir üniversite bünyesinde çalışmalarımızı sürdürüyorduk. Çalışmalarımızı sürdürürken, bir gün bir olaya şahit oldum. Temsilî olarak ülkem adına, üniversiteler adına, üniversite öğretim üyeleri adına çok üzülmüştüm.

Olay şuydu:

Çalışma yaptığımız üniversitenin dinlenme salonunda, hocaların çay ve kahve içebilmelerini sağlayabilmek için bir teşkilat kurulmuştu. İsteyen hoca parasını ödemek şartıyla self-servis yaparak çayını, kahvesini içebilirdi.

Bir gün bir hoca arkadaş ile çay - kahve içmek için aynı anda tezgâhın başında bulunuyorduk. Servisi kendi kendimize yapacaktık ve tabelada yazılı olan ücreti de kutuya atacaktık. Ben çayımı aldım ve parasını da kutuya attım. Hoca arkadaş ise, kahvesini aldı ve parasını atmadan oradan ayrıldı. Ben unutmuştur düşüncesiyle hemen ikaz ettim “-kahve parasını atmadınız hocam” diye, ama bana ne cevap verse beğenirsiniz;

Dedi ki: “-Gel İlhan Hoca, bunlara (İngilizlere) para mı verilir?”!..

Çok şaşırmış ve çok üzülmüştüm!..

Bu söz ve tavır biçimi bir ahlâk, bir kişilik sorunuydu. Sanılmasın ki bu sadece kişisel bir olaydır. Hayır; sağlam ahlâk ve karakterde olanları tenzih ederim ama, bilâkis bu tür anlayış ve davranış biçimleri toplumun her kesiminde çok yaygın bir olgu ve davranış kalıpları olarak karşımızda durmaktadır.

Buna benzer olaylara, ziyaret etmiş olduğumuz çeşitli Avrupa ülkelerinde de şahit olmuştum.

Şimdi bu örnek olaylardan hareketle meseleyi değerlendirmeye çalışalım:

İster yurt içinde olun, ister yurt dışında olun; ister öğrenci, ister öğretmen/öğretim üyesi olun; isterseniz ne olursanız olun; sizin davranışlarınızı kontrol eden, denetleyen vicdanî ve ahlâkî bir mekanizma yoksa ve yüreğinizde de Allah korkusu kalmamışsa; o zaman yapmayacağınız haksızlık, adâletsizlik ve kötülük yoktur. Onun için “Kork, Allah’tan Korkmayandan!” denilmiştir.

Bir zamanlar ecdadımız sefere çıktığında bağdan-bostandan geçerken, bağın-bostanın ürünlerinden yeme mecburiyetinde kaldıklarında ürünlerin paralarını değerinden fazla olarak mutlaka oraya bırakırlarmış.

Benzer bir olay bir gün bizim başımıza da geldi. Yıllar önce bir Şubat ayında bir grup arkadaşla birlikte    Ankara’dan Mersin- Erdemli’ye geziye gitmiştik. Bizi misafir eden Erdemli’li arkadaşlar çeşitli yerleri gezdiriyorlardı ve bir ara dağların arasındaki bir vadide bulunan bir mesire alanına da götürmüşlerdi. Kış ayı olduğu için mesire alanında kimse yoktu. Billur gibi temiz ve güzel bir su akıyordu ve etrafında da birkaç tane meyveli portakal ağacı vardı.

Arkadaşlar portakalları görünce canları çekti ve birkaç tane alıp yemek istediler. Benim inancıma ve anlayışıma göre sahibi olmadan ve izin alınmadan bir şey yemenin uygun olmayacağı düsturundan hareketle, arkadaşları uyardım. Aslında onlar da bu konularda hassas idiler. Ancak canları çekmişti.

Bu mesire alanı şehir merkezine çok uzak olduğu için, ancak yazları insanlar buraya geliyor ve işletmeye öyle açılıyormuş. Dolayısıyla bu birkaç ağaçlık portakalları da toplayan yokmuş. Buna rağmen ancak bir şartla bu portakalların cüz’î bir miktarda yenebileceğini arkadaşlara ifâde ettim. O da parasını ödemek şartıyla.

Peki ama nasıl?

Aynı ecdadımızın yaptığı gibi bir-iki kilo portakalın parasını değer olarak fazlasıyla naylon bir poşetin içine koyarak, durumu da izah ederek, helâllik de isteyerek, ama buna rağmen gerektiğinde sahibinin bize ulaşabilmesini temin maksadıyla adlarımızı ve telefon numaralarımızı da ekleyerek bir yazılı kartımızı bu naylon poşetin içine koyduk ve ağzını sıkıca bağlayarak poşeti ağacın dalına astık ve  oradan ayrıldık.

Tabi biz bu uygulamayı yaparken, yaşça bizden büyük olan bir avukat arkadaşımız da sesli ve görüntülü olarak bizi ve yaşananları kayıt altına alıyor ve kameraya şöyle sesleniyordu:

“- Sizi tebrik ediyorum, sizi kutluyorum, sizinle gurur duyuyorum Fâtih’in torunları. Ecdadınıza lâyık bir nesil olduğunuzu ispat ettiniz!..”

Mâdem yeri geldi bir anekdot nakledeyim:

Bir gün hocanın (öğretmenin) birisi bir sınıfta ders anlatıyormuş. Ama öylesine güzel mi güzel, öylesine etkili mi etkili, öylesine tatlı mı tatlı bir ders anlatıyormuş ki; sanki ağzından bal damlıyor mu damlıyormuş!.. Sınıfta muazzam bir sessizlik oluşmuş, öyle ki; bir sinek uçsa, vızıltısı duyulur mu duyulurcasına!.. Bu ahvâl ve şerâit içerisinde tüm öğrenciler büyük bir hayranlıkla hocalarını dinliyorlarmış!.. Sanki hoca etrafında bir manyetik alan oluşturmuş, öğrenciler de bu manyetik alanın câzibesine kapılarak hocaya doğru akıyorlar mı akıyorlarmış!..

Sınıftaki tüm öğrenciler bu minvâl üzere hocalarını pür dikkat dinlerken, her ne hikmetse şöyle arka sıralarda oturan bir öğrenci bir türlü bu havaya girememiş. O başka şeylerle meşgul oluyor ve hocasını pek dinlemiyormuş. Bu durum hocanın dikkatinden hiç kaçar mı? El cevap; tabii ki kaçmaz. Ancak hocalık mesleği uzun solukludur; sabır ister, hoşgörü ister. Hoca da bir sabretmiş, iki sabretmiş, ola ki düzelir diye gözlerinden gözlerine bir nazar atfetmiş; ama nerede, öğrenci aynı minvâl üzere berdevam!.. İkinci kez gözlerinden gözlerine bir nazar atfetmiş ola ki düzelir diye; ama nerede, mûtad olduğu üzere berdevam!.. Üçüncü ve son kez bir ok misâli ve şimşek hızıyla keskin mi keskin bir nazar atfetmiş gözlerinin içine ola ki düzelir diye; ama heyhat, değişen bir şey yok!..

Hoca baktı ki olmayacak, bu kez başlamış gürlemeye. Gök gürültüsünü andıran bir ses tonuyla öğrencisine yüklenmiş:

“- Behey oğlum, behey oğlum; senin yaşında Fâtih İstanbul’u fethediyordu. Sen ki; hâlâ ne diye oyunda oynaştasın, sen de Fâtih’in İstanbul’u fethettiği yaştasın!..”

Eğer bu öğrenci kız ise;

“- Behey kızım, behey kızım; senin yaşında Fâtih İstanbul’u fethediyordu. Sen ki; hâlâ ne diye oyunda oynaştasın, sen de Fâtih’ler doğuracak yaştasın!..”

Hocasının sözü bittikten sonra öğrenci hocasına dönüp ne dese beğenirsiniz. O da hocasına şöyle seslenmiş:

“- İyi, güzel de Hocam; Fâtih’in hocaları Molla Gürânî, Molla Hüsrev, Akşemseddin’lerdi. Benimse hocalarım sizlersiniz. Sizlerin elinde ben nasıl bir Fâtih olayım da; çağ kapatıp, yeni bir çağ açayım!..”

Öyle ya! 21 yaşında İstanbul’u fetheden Mehmed’i “Fâtih” yapan devrin en ünlü âlimleriydi. Bugün de yeni ufuklara yelken açacak Mehmet’leri yetiştirmek için, âlim şahsiyetli hocalara şiddetle ihtiyaç vardır.

Takdir edilir ki; gerçek şahsiyetler ancak şahsiyetli âlimler ve hocalar elinde yetişir. Yukarıda anlattığım İngiltere örneğinde olduğu gibi iki kuruşa tamah eden şahsiyetsiz hocalar (öğretmenler) elinde olsa olsa ancak şahsiyetsiz, karaktersiz ve ahlâksız nesiller yetişir.

Çünkü kır atın yanında duran ya huyuna ya suyunadır. Üzüm üzüme baka baka kararır. At sahibine göre kişner. Sıvı bulunduğu kabın şeklini alır. Öğrenme Psikolojisindeki “Sosyal Etkileşim Modeliyle Öğrenme” kuramına göre etkileşim (interaktif ilişki) kaçınılmaz olur.

Sözün Özü:

Söyle Hocanı, Söyleyeyim Senin Kim Olduğunu!..

17 Nisan 2021

İlhan AKAR

  

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Ali osman oğuz 4 hafta önce

Teşekkür ediyorum..yüreğine,kalemine sağlık kardeşim...

Avatar
C.AKAR 4 hafta önce

Tamda buyurduğunuz gibi ; Sandık’ına bak bezini al!
Anasına bak kızını al demiş atalarımız!...mükemmel. Selamlar.

Avatar
Fatih Akar 3 hafta önce

Güzel bir ahlak, iyi bir şahsiyet ve karekter sahibi olmak birbirleriyle bağlantılıdır. Bu iki kavramın bir araya gelmesinde, oluşmasında, gelişmesinde ve şekillenmesinde aile (genetik yapısında varsa), okul, öğretmen, sosyal medya ve toplumsal kültür çok önemlidir. Çünkü bu kavramlar insanlara adil, saygılı, sabırlı, hoşgörülü olmayı, pozitif düşünmeyi, sorumlu davranmayı ve empati kurmayı öğretir. Bunun sonucunda da hem bireyin kendisi hem ailesi hem de toplum kazanır. Bir kişide bu kavramlar eksikse ve Allah korkusu da hiç yoksa, hakkı olmadığı halde (helali- haramı da düşünmeyerek) elma da yer armut da. Böyle bir toplumdan da ne Akşemseddin'ler, ne Fatih'ler ne Mehmet Akif'ler ne de alim insanlar çıkar. Allah yar ve yardımcımız olsun. Selam ve dua ile teşekkürler hocam.