banner136
Elbistan'ın ilim ve irfan yuvası olduğunu vaki yazılarımızda olsun, vaki sohbetlerimizde olsun övünerek söz ederiz bilindiği gibi ve bu övüncümüz böyle de devam edecektir inşallah..

Ortaören mahallemizde filizlenip kendini okuma ve tahsile adayan gençlerimizden, diğer deyimle Elbistan’ımızın yetiştirdiği değerli Akademisyenlerden, Dr. Sayın Bahtiyar ASLAN Beyefendiye de saygı ile sunduk UN Sandığı 8. cildimizin taslağını.

Sağ olsunlar, bilhassa gençlerimize de bir hayli ders olacak konu ve hususlar içeren Bahtiyar ASLAN Hoca'nın "TAKDİM" yazısını gazetemiz Elbistanın Sesi kanalı ile de sayın okurlarımızla paylaşıyoruz:

Yaşadığımız çağın farklı adları var. İlgi çağı, elektronik çağı, iletişim çağı, onlardan sadece bir kaçı. Değişim o kadar hızlı ki, eskiden asırlar süren bir çağ, artık on yıla sığıyor, sığdırılıyor. Hızın/süratin yok eden bir tarafı da var şüphesiz. Bu hızlı değişim esnasında ayrıntıları görmek, onlara gereken ehemmiyeti göstermek mümkün olmuyor. Hızın tabiatı bu. Oysa bizi biz yapan, bir milleti millet yapan ayrıntılardır. Ayrıntıların kaybı, kimliğin kaybıdır. Büyük Rus romanlarında “Türk gibi oturmak” deyimine rastlamıştım birkaç kere. Dostoyevski, Tolstoy gibi dehalar bizi oturuşumuzla tanımlıyordu. Bağdaş kurmaktan bahsettiklerini tahmin edebiliyorum. Bugün bir Türk oturuşundan söz etmek mümkün değil. Acelemiz olduğu için, hız çağında yaşadığımız için başka milletlerle aynı şeyleri yiyip içmeye, aynı şeyleri giymeye, aynı şeylerden zevk almaya başladık. Bunun tam anlamı kimliksizlik.

Yakın zamanlarda gezme fırsatı bulduğum Bosna Hersek, Arnavutluk, Ukrayna, Kazakistan, Kırgızistan, Güney Kore gibi ülkelerde, toplu taşıma araçlarında, kafelerde, lokantalarda dinlediğim müziklerin ritimlerinin aynı olduğunu fark ettim. Sözler Boşnakça, Korece ya da Rusça idi, fakat müzik ve ritim her yerde aynı. Modern hayat ve bu hayatın şartları milletleri hızla kimliksizleştiriyor. Kültürün temeli olan sürekliliği ve tekrarı yok ediyor. Bunun bilinçli yapılmadığını, planlanmadığını, kimse söyleyemez. Sinema ve televizyon sayesinde aynı anlatılanlara şartlandırılıyoruz. Gelecek kurguları hep bir tek elden çıkıyor. Bu arada geleneğin, kültürün tekrar ve devamlılık şartlarını unutuyoruz. İster dini, ister milli olsun tüm bayramlarda tekrarlanan ritüeller vardır. Tekrar, bir inancın, bir tutumun, bir tavrın, bir anlayışın kuşaktan kuşağa aktarılmasını sağlar. Kurban bayramında tekrarladığımız ritüelleri düşünün. Erken kalkmak, namaza gitmek, çıkışta bayramlaşmak, ardından kabir ziyareti… Bunları aksatırsak kültür ve gelenekte devamlılık son bulur. Bu da kimliğimizi kaybetmemiz gibi tehlikeli bir sonuç doğurur.

Bereketli hayatı boyunca biraz da mesleğinin bir gereği olarak, okumuş, dinlemiş, derlemiş, toplamış. Sonra bunları kendi zevk ve fikir süzgecinden geçirmiş ve kâğıda dökmüş. Birbirinden bağımsız gibi gözüken bir sürü, irili ufaklı hikâye… Bu hikâyelerin özellikle yerel olanlarını tekrar tekrar okumakta fayda var. Diğerlerini ulusal basından bulmak mümkün şüphesiz. Bir av hikâyesinde, bir düğün haberinde, bir karşılaşmada, tarlada, bağda, çarşıda yaşanan bir hadisede küçücük bir tavır, bize has küçücük bir sözdür önemli olan.

Bu anlatılardan gidilir kimlik inşasına. Bunların her biri bir hafıza mekânıdır, kimlik mekânıdır. Bunların her biri bizim kimliğimizi muhafaza eden sağlam kalelerdir, para kasalarına benzer mahfazalardır. O yüzden bir masala, bir hikayeye,bir latifeye kimlik mekânı diyorlar.

Mehmet Göçer Beyefendi’nin yaptığı iş bu yüzden bilinçli yapılan bir iştir ve çok önemlidir. Kimlik kaybı diye bir endişesinin olduğunu eserlerini okurken fark ediyorum. Ciddi bir ıstırap çekiyor belli ki.

Elbistan’ın ve çevresini yoğuran manevi hayata, sosyal hayata titiz bir gözle bakıyor, ayıklayıp geleceğe aktarmaya çalışıyor.

İnceliklerimizi kaybettik. Bunun farkında Göçer. Küsmelerde bile bir incelik vardı. Hele Elbistan’da, hele Elbistan’da. Kavgaların bile şiirle yapıldığı bir kültürden geriye ne kaldı? Göçer’i yazmaya iten sorulardan birinin bu olduğunu tahmin etmek zor olmasa gerek.

"Un Sandığı"nın her biri ayrı ayrı birçok ihtarı barındırıyor içinde. Mehmet Göçer bizleri ihtar ediyor, bir tehlikeye işaret ediyor. Tecrübesiyle, bilgisiyle, birikimiyle... Un Sandığı bir anlamda yüzümüze tutulan aynadır. “Bakın ve geçmişinizi görüp şu hâlinizle mukayese edin!” diyen bir ayna. Korkuyla ümit arasında yazılmış, ama gene de neşeli, keyifli yazılar bunlar.

Mehmet Göçer Ağabeyimize bu çalışmalarında sabırlar diliyorum. Allah ömrünü uzun ve bereketli etsin, kitabının okuyanı bol olsun.

Dr. Öğretim Üyesi Bahtiyar Aslan
Bandırma 17 Eylül Üniversitesi
İnsan ve Toplum Bilim Fakültesi Merkez- Yerleşke
www.unsandigi.com

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.