banner136

Önceleri insanların yüreğinde şehrin gülümseten bir silueti vardı. Hasreti biriktirilir, özlenince gidilir, sokaklarında hevesle dolaşılıp ihtiyaçlar karşılanınca akşam son otobüsle eve dönülürdü. İçimizde toprağı işgal etme gibi bir kaygı yoktu. Bu şehrin insanları toprak gibi mümbit ve mütevazı bakışlarından süzülen mısralarla selamlardı şehrin ışıklarını. Burada suyun kıyısından başlayarak inşa edilirdi kerpiçten evler.

Irmağın türküsü susmamıştı. Toprak yarılıp suyu derinlere çekilmemişti. Akşamları başımızı kaldırıp baktığımızda yıldızlar gökyüzünü terk etmemişti. Asık suratlı ve cepleri şişkin insanlar tarafından şehrin dönüştürücü ruhu talan edilmemişti daha.

Şehrin insanları payına düşenle yetinmeyi unutmadan ve ruhlarını kuşatan kaygı oklarıyla vurulmadan önce mekân ve insan ruhu arasında incecik bir uyum vardı. Suyun, ağacın ve toprağın hakkı gözetilir, tüketmemek dahası tükenmemek için emek verilirdi.

Sonra kendi gerçekliğinden uzaklaşan insan garip bir şekilde toprağı yağmalama telaşına kapıldı Her taraf parsel parsel işgal edildi. Bir sabah ortalık aydınlanmadan kıraç yüzlerinden tedirginlik savrulan adamlar gelip şehrin kapısına dayandı.  Evleri sırtlarındaydı. Birkaç kap kacak, birkaç yatakla çıkıp geldiler. Önce direndi şehir. Gelenleri kendine benzetti. Gelenler çoğaldıkça şehrin karşı koyma gücü de yavaş yavaş kayboldu. Bu durumu önemsemedi kazancını daha da arttırma telaşına düşen müdavimler. Siyah ve küçük noktalar gibi izler bıraktı gelen her muhacir. İnsanlar bir sabah uyandıklarında şehrin kenarları duyarsız beton yığınlarıyla dolmuştu.

            Kazanma hırsıyla kalbini karartan insan toprağı unutarak betonun boğuculuğuna sığındı. Beton… Siyah… Soğuk ve acımasız… Ruhu talan edilen şehir dayanamayıp sarstı kendini / kentini. Huzur için dikilen binalar huzursuz bir günde insanın üstüne yıkıldı. Sarsıntı geçene kadar durulur gibi oldu insan yüreği.  Kaygı denizlerinde boğulmak istemeyen insan betona çeliği ekleyip daha da yükseltti binalarını. Topraktan kaçmak için... Toprak bir avuç… Basmaya kıyılmayan... Süs olarak kaldı yüksek binaların kenarında.

Şimdi şehrin beton yığınları arasında çırpınan silueti suretimize yansıyor. Değer taşıyan ve doğal olan ne varsa birer birer hayatımızdan çıktı. Diken üstündeymiş gibi çırpınıyor ruhlarımız. Kalabalıklar içinde tedirgin ve yalnız hayatlar yaşıyoruz. Sıkı sıkıya kapatılan çelik kapılar bile güven vermiyor bize. Her şey caddeler boyunca sıralanan ışıklı vitrinlerden alınıp tüketiliyor kalabalıklar tarafından. Öfkesi sesimize yansıyan karabasanların kuşatmasındayız. Nokta nokta çoğalıyor yalnızlığımız.

Kendi karanlığının derinliğinden gün yüzüne çıkmamak için direniyor korkuya ram olanlar. Sadece kentle dönüşen ve kentin dönüştüren ruhundan ilham alan insanlar kaldı kalbi titreyen. Onlar da kapıları sürgülü ahşap konaklarında ince bir sessizlik içinde güneşin ilk ışıklarıyla beraber kentin meydanına yapacakları kutlu yürüyüş için öfkelerini çoğaltıyor

Derin bir huzursuzluk eşliğinde öfkesini biriktiriyor şehir. Başımızı kaldırıp göğe bakmayı bile unuttuk sanki. Şehrin geceleri esir alan ışıklarından yıldızlar da nasibini alıp gözlerimizin önünden birer birer çekildiler. Tüketim telaşı toprakla insanın son bağını da koparmak için bütün cazibesini kullanıyor. İnsanı güzelleştiren mekânlar müzeye dönüştü ya da yerlerini betona teslim etti. İyiler ve iyilikler esatiri evvelin oldu. Üstelik onları da kimse okumuyor. Değerleriyle birlikte hayata olan inancını da kaybediyor yeni kentin kuşattığı insan.

Artık toprağın kalbine ince bir sızı gibi dokunan yağmurlardan sonra bile diriltici kokular gelmiyor insanın burnuna.  Ki insanlar da toprağın kokusunu duymamak için betonla kapatıyor boş bulduğu yerleri.

Şehrin silueti cam ve beton yığınları arasında kayboldu. Irmağın sesinde saçlarını tarayan sultan söğütlerini yalnızlığa terk ettiğimizden beri tedirgin uykuların kollarındayız. Üstelik uyandığımızda sıcak bir çay buğusunda bizi bağrına basıp tek katlı ahşap evlerinin önünü süpüren anneler de olmayacak artık.  Onlar da kuş göçleri gibi uzandılar kara toprağın bağrına. Evlatları öksüz, duygular yetim kaldı.

Ama yine de her bahar ruhlarımızı yıkamak için şehrin yamaçlarından süzülüp saçlarımıza dokunan yağmur hal diliyle bir umudun olduğunu fısıldamaya devam ediyor. Yağmur uyandırma telaşına düşüyor bulduğu bir avuç toprağı. Eğilip dokunsak bir çiçeğin kanatlarına… Koklasak çocukluk kokan yağmurun topraktaki telaşını… Koşsak deli taylar gibi içimizin bozkırlarında… Rüyadan uyansak… İçimizdeki şehir düşmeden… Yağmur kokusu bizi alıp götürecek ama izin vermiyor bütün cazibesiyle etrafımızı kuşatan şehrin tüketim çılgınlığı…

  
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.