Arkadaşlarla biraraya geldik, sohbet ediyoruz. Konu geçmişle bugün arasındaki davranış farkları üzerinde yoğunlaştı.
Arkadaşlardan biri bana “Durdu bey, oğlumla sorunlar yaşıyorum. Hatta geçen bunları sıralayıp yazıya döktüm” dedi. Telefonun not bölümünden okumaya başladı. “Bir nasihatta bulunduğumuzda bunu kendisine baskı olarak görüyor. Evde iken odasında hep yalnız kalmayı tercih ediyor. Aile fertleriyle bir arada bulunmuyor. Basit konularda bile tahammülsüz, öfke patlaması var. Merhamet ve acıma duyguları gelişmemiş. Örneğin hasta olduğumu söyledim. Duygusuz bir şekilde ‘doktora git’ dedi, nedenini bile sormadı. Geçmişteki negatif konuları hiç unutmuyor. Herşeyin doğrusunu kendisinin bildiğine inanıyor. Bu konuları nasıl çözeceğimizi bilmiyoruz.”
Bu konu üzerinde düşündüm. Benzer şeyleri arkadaşların birçoğundan duydum. Bizler de aynı soruna dahiliz.
OLAY VE AÇIKLAMA:
1-Çocuklarımız bizim minik kopyalarımız değildir. Bizim aracılığımızla dünya gelmiş. Ancak özgün yapıları ve ayrı bir iradeleri vardır.
2-Çocuklarımızı hayatın bir gerçeği olan “ödül-bedel dengesi” üzerine yetiştirmiyoruz. Bedel ödemeden ödül almaya alışmış çocuklar sorumluluk duygusundan yoksun yetişiyor. Bu nedenle her şeye hakkı olduğunu düşünüyor. Sorumluluk duygusundan yoksun olanlar hep başkalarını suçlarlar. Onlara göre hep başkaları sorumludur. Bu kişiler bahane bulmakta mahirdir. Hiç bir şey bulmazlarsa geçmişteki bir olayı gündeme taşırlar.
3- Çocuk yetiştirirken farkında olmadan öfkeyi, bağırmayı sonuç almanın bir yolu olarak öğretiriz. Örneğin çocuk gördüğü bir oyuncağı ister. Almak istemezsiniz. Ancak çocuk ağlayınca, bağırınca oyuncak alınır. Ya çocuğa hayır deyip sonra almamalı. Ya da hayır dedikten sonra sebepleri açıklanmalı. Sırf bağırdığı için yerine getirilmemeli.
Çocuk bu sefer bağırarak, hır çıkararak bir şeyin elde edileceğini öğrenir. Yetişkinlikte de aynı davranış devam etmektedir.
4-Çocuklarımızla bizim aramızda çağ farkı vardır. Günümüzde doğum tarihlerine göre X-Y-Z kuşağı şeklinde bir ayrım yapılmaktadır. Kitap okuyan, gazete okuyan ve TV izleyen X kuşağı 1965-1979 yılları arasında doğanları kapsıyor. Kitap ve gazete ile ilgisi asgariye inmiş TV ve internete ondan daha fazla ilgi duyan 1980-1999 yılları arasında doğan Y kuşağı var. bir de 2000 den sonra doğan, hayatı cep telefonuyla yaşayan, kitapla, gazeteyle ilgisi kesilmiş, kelimelerden ziyade resimleri seven, düşünmeyi sevmeyen, cenneti sınırsız internet olarak algılayan zevk kuşağı Z kuşağı var. X kuşağı ile Z kuşağının bağlantı noktaları minimize olmuştur.
5- Dede, baba, çocuk üç neslin bir arada yaşadığı ve kültürel değerlerin çocuklara rahat aktarıldığı, mahalli özellikliklerin yaşandığı geniş aileden, sadece anne, baba ve çocuğun olduğu kültürel değerlerin kesintiye uğradığı, kozmopolit bir şehirleşme ile mahalli özelliklerin kalmadığı bir çekirdek aileye dönüşmüşüz. Bunun ciddi yan etkileri var. Nesiller arasında kültürel yabancılaşma olmaktadır.
6- Televizyon dizilerinde bedava rahat yaşayan Etiler’deki insanların hayatı model olarak gösterilir. Medya ve reklamlarla alışverişin mutluluk olduğu inancı beynimize empoze edilir. Biz farkında olmadan edilgen bir tüketim bağımlısı olmaya sürükleniriz. Oysa gerçek hayat hiçte televizyonda ve reklamlardaki gibi kolay ve bedava değildir. Bize dayatılan hayat tarzını gerçek hayatta bulamayınca kişiler gerginleşiyor. Kendi hayatlarına yabancılaşmaya başlıyorlar.
Diğer yandan sosyal medyada insanlar lüks yerlerde dolaşıp lüks restoranlarda yemek yediğini paylaşarak gösteriş için yaşamayı bir hayat tarzı haline getirmektedir. Sürekli varolmayan bir şeyi varmış gibi gösteriyorlar. Sanal alemde sanki herkesin keyfi gıcır gibi görünüyor. Hayatın gerçekleri buna elverişli değildir. Bu durum gençler arasında zemini olmayan bir rekabeti doğuruyor. Bunun sonucunda gerçek hayata yabancılaşma, tatminsizlik başlıyor.
7-Televizyonda, internette, sosyal medya gördüğümüz şiddet görüntüleri sanal alemde izlene izlene insani duyarlılığımız körleşiyor, duyarsızlaşma başlıyor. Farkında olmadan merhamet duygumuz kayboluyor. Artık gerçek hayattaki bir durumu bile seyirlik bir sanal bir durum olarak algılamaya başlıyoruz.
8-Yeni nesilde insan-insan ilişkisi yerine insan-cep telefonu-internet ilişkisi öne çıkıyor. Onun için kimseyle temas kurmadan odasına çekilip dijital dünyada dolaşıyorlar. Ev içinde kişiler fiziksel olarak bir arada ama ruhsal olarak bir arada değiller. Artık televizyon ve internetle birlikte kişiler bir evin içinde başka başka dünyalarda yaşıyorlar. Bu durum iletişim kurmayı zorlaştırıyor. Zihinsel beslenme kaynakları farklı olunca algılar da farklılaşıyor.
SONUÇ VE TALEP:
Hayatın kendine mahsus bir akışı vardır. Hayatı tersine çevirmek mümkün değildir. Her çağda yozlaşma ve gençlerden şikayet olmuştur. Kişiler yaşlandıkça kültürel aidiyete bağlılıkları artar. Alışılmışın güvenirliğinden dışarı çıkmak istemezler. Çünkü her yeni durum belirsizliktir. Belirsizlik ise kaygıya yol açar. Bu nedenle yaşlılar yeni durumları kaygılı bulduklarından ona şiddetle karşı çıkarlar Buna neofobi(yenilik korkusu) denmektedir. Bu meselenin bir tarafıdır.
Diğer yandan sebepler değişmedikçe sonuçlar değişmeyecektir. Teknolojik gelişimler kültürel değerleri değiştirmektedir. Televizyon sohbet kültürümüzü ortadan kaldırdı. Eskiden bir araya gelip televizyon izliyorduk. Birlikte aynı şeyleri izliyorduk. Şimdi cep telefonu, internet bizi tamamen kendi merkezine çekti. Yapılan araştırmalara göre kişiler artık ortalama 8-10 dakika aralıklarla cep telefonuna bakma ihtiyacı duyuyor. Kişiler dijital dünyada yalnız dolaşıyor.
Teknolojinin bizi çepeçevre kuşatması böyle devam ettiği müddetçe çocuklarımızla yaşadığımız sorunlar devam edecektir. Bunun panzehiri aradan teknolojinin etkisini azaltarak birbirimize daha fazla zaman ayırmaktır. Diğer yandan dijital dünyada dolaşan gençliği dijital dünyada karşılamaktır. Dijital dünya içinde sevgi, şefkat merhamet yardımlaşma duygularını artıracak oyunlar, programlar hazırlayabilmek, kültürel değerleri dijital dünyaya yayabilmek önemlidir.
Esas olan insanın iyiliği ve mutluluğudur. Teknolojik gelişmeler, iletişim adı altında bizi birbirimizden ayırıyorsa, asıl hedefin bizim iyiliğimizi ve mutluluğumuzu değil kar marjını yukarı çekmek için bizi tüketici kölesi yapıyorsa bu sadece gençlerin değil hepimizin sorunudur.
Psikologların sürekli söylediği bir şey var. Bizi rahatsız eden şeylerden değiştirmemiz mümkün olanları değiştirmeliyiz. Değiştirmeye imkan bulmadığımız şeylerle de barışmalıyız.
Son söz olarak rafine bir hayat yoktur. Ancak hayatı çekilmez hale getiren kirlilikler varsa bunları filtre ederek yolumuza devam edeceğiz.
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Durdu Mehmet Kaya 6 ay önce

Hocam yazdıklarınıza katılmamak mümkün değil. Kaleminize sağlık. InşAllah sahip olduğumuz değerlerin farkına vararak kendimize geliriz. Aksi takdirde giden ömrümüz ne geri gelir ne de biz ileriye gideriz.
Slm ve dua ile...

banner110