banner136

İlim ya da bilim. Üzerlerinde, haklarında ciltlerce kitapların yazılacağı/yazıldığı iki önemli ve değerli kavram. İlim Arapça, bilim Türkçe kökenli. İngilizcede “science”. Batılılar; “The science is the science” (Bilim, bilimdir) diyorlar. Yani “nötr”; neyse o, aynı zamanda da her şey. Pozitivizmi ve “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir” mottosunu (özdeyiş) hatırlayalım!

İlim ve bilim kavramları dilimizde çoğu kez aynı anlamda kullanılsa da; aslında biraz da kullananların kullanım amaç, maksat ve niyetlerine bağlı olarak ve üstü örtülü ya da açık olarak referanslara yapılan atıflar ve bu atıfların ihtiva ettiği mânalar itibariyle; etimolojik ve epistemolojik olarak bu iki kavramın arasında bir takım farklılıklar vardır. Buna rağmen şimdi burada, bu konunun detaylarına fazla girmeyeceğim. Sadece ilim kavramının; lugâvî ve ıstılâhî olarak Allah’ın “ALÎM” ismini ve sıfatını hatırlattığını söylemekle iktifa edeceğim. Ama ne olursa olsun, bana göre her iki kavram da son derece değerlidir ve saygıya lâyıktır.

Kur’an’da; nâzil olan sûrenin (Alak) ilk âyetinin ilk kelimesi emir sigasında “oku!”dur. Okumak; salt olarak bir obje üzerinde yazılanları ya da bir kitapta yazılı olanları okumak değildir. Burada okumaktan kasıt; teakkul (akletmek), tezekkür (zikri, yani Allah’ı ve vahyini hatırlamak), teallüm (bilmek, anlamak, ilim öğrenmek), tefekkür (derin derin düşünerek fikir edinmek), tefehhüm (anlamak, kavramak), vukûfiyet (künhüne vukûfiyet, yani varlığın ve olayların özüne, cevherine vâkıf olmak) ve tedebbür etmeyi (olayların arka plânını sebep - sonuç ilişkisi bağlamında görebilmek) ihtiva etmektedir.

Sonuçta, “oku!” emrine uygun olarak “KÂİNAT” kitabını hakkıyla okumak; yani  Kâinatta olup biteni yerli yerince anlamak, kavramak, Hakk’ın ve hakikatin hakkını hakkıyla vermektir. İşte bütün bu nitelikleri ve sıfatları şahsında taşıyanlar ve bütün bu işleri yapmaya çalışanlar   âlimlerdir. Onun için korku ve ümit arasında (havf ve reca) Allah’tan hakkıyla korkması gerekenler, âlimler olmalıdır. Bu bakımdan âlimler, bir toplumda son derece değerli insanlardır ve öyle de olmalıdırlar. Yoksa ALLAH; “… De ki: Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” (Zümer, 9 ) der miydi?

ÂLİMLER!.. Düşünen beyinler!.. Okuyan, anlayan, kavrayan, arayan, araştıran, bulan, bilen, keşfeden, icat eden, üreten beyinler… Düşündükçe, bildikçe, buldukça, konuştukça, yazdıkça başına bin bir iş gelen insanlar... Çoğu zaman itilen, kakılan, dışlanan, horlanan, hakir görülen, kıskanılan, alaya alınan, adam yerine konmayan, değersizleştirilen, çile çeken, sesleri kesilen, başları kesilen, çarmıha gerilen, zindanlarda çürütülen, işkenceye maruz kalan, sürgüne gönderilen, taşlanan, idam edilen insanlar!..

Yusuflar, İsalar, Aliler, Aişeler, Ebu Hanifeler, Ebu Zer el-Gıfariler, Taberiler, Hallac-ı Mansurlar, Molla Lütfiler, İskilipli Âtıf Hocalar,  Hasan el-Bennalar, Seyyid Kutublar, Ali Şeriatiler, Pisagorlar, Socratesler, Galileolar, Newtonlar, Saharovlar, Soljenitsinler ve daha niceleri, niceleri…

Şurası unutulmasın ki; ilimde, fikirde, sanatta, teknolojide, hars ve kültürde medeniyet ve uygarlık dünyasının yapımcısı ve aktörleri âlimlerdir. Özellikle de bunlar içerisinde her toplumda bir avuç denecek kadar var olan dâhi niteliğindeki insanlar, bu âlimlerin öncü kuvvetleridir. İddia odur ki; bazı sosyolog, psikolog, antropolog ve biyologların görüşlerine göre; bu dâhi niteliğindeki öncü kuvvetler olmasa idi, insanlığın medeniyette ve uygarlıkta bugünkü seviyelere gelmesi asla mümkün olamayacaktı.

Madalyonun bir yüzü itibariyle durum bu minvâl üzere iken, diğer yüzü itibariyle yine iddia odur ki;  yaptıkları ve ettikleriyle insanlığı ve dünyayı mahvedenler de yine bunlardır. Onun için bu açıdan bakıldığında; “faydasız ilimden Allah’a sığınırım!” sözünü de yabana atmamak lâzım.

Burada ilmin (bilimin) “faydasız” olma özelliğinden bahsetmek; aslında abesle iştigâldir, eşyanın tabiatına aykırıdır ve dahi mümkün değildir. Çünkü ontolojik olarak ilmin, bilginin kaynağını ve varoluşsal potansiyelini özünde, cevherinde taşıyan eşyanın (varlığın), yine yaratılış amaç ve yasalarına göre onun “faydasızlık” gibi negatif bir özelliği bünyesinde taşıyor olmasını iddia etmek, Allah’ın iradesine yapılmış bir haksızlık olur. Burada anlatılmak istenilen şeyin; sadece ve sadece  bilginin, bilimin, ilmin; insan elindeki kullanım amaç ve maksadıyla olan ilişkisine dair yapılan bir atıf ve bu atfın altını çizmekten ibaret olan bir vurgudan başka bir şey olmadığıdır.

Âlimler ve İktidarlar Arasındaki İlişkiye Gelince:
İnsanlık tarihinin tüm safahatlarında görüleceği gibi iktidar gücünü ele geçiren kimseler; kurguladıkları, oluşturdukları ve kurdukları kurulu düzenlerinin; hangi türde olursa olsun ( site devletleri, hanlıklar, hakanlıklar, beylikler, derebeylikler, feodal yapılar, krallıklar, sultanlıklar, imparatorluklar, şahlıklar, padişahlıklar, monarşik sistemler, oligarşik sistemler, teolojik sistemler,  sosyalist sistemler, kapitalist sistemler, demokratik sistemler vb.) ilâ nihâye devamı için, yönettikleri insanlardan ne pahasına olursa olsun mutlak itaat ve biat beklemektedirler. Bu durum, insan olmanın fıtratına ve tabiatına aykırı olsa da; gücün ve iktidar olmanın tabiatına uygundur ve bu açıdan anlaşılır bir durumdur.

 Yanlış anlaşılmasın; bu yargım, bunun böyle olmasını onayladığım için değil, reel politik açıdan ve muktedirlerin durduğu yerin zaviyesinden baktığım zaman, kaçınılmaz olarak böyle göründüğü içindir.
İnsanlık tarihine baktığımız zaman, insanoğlunun varoluşundan beri zorunlu olarak şu iki sınıf hep olagelmiştir:
1.       Yönetenler sınıfı
2.       Yönetilenler sınıfı
Asıl olan bu değildir. Asıl olan gücü, iktidarı ele geçirmek değildir. Asıl olan; gücün ahlâkı değil, ahlâkın gücüdür. Asıl olan iktidarı ele geçirmek değil, iktidarda âdil olabilmek ve yönetimde adâlettir. İşte bu son derece önemli ve nirengi bir noktadır. Çünkü adâlet mülkün (devletin) temelidir. Çünkü Allah âdildir, âdil olanı sever. Adâletin tecelli ettiği ülke yönetimlerinde insanlar; barış, huzur, mutluluk ve kardeşlik içinde yaşarlar. Adâletin olmadığı yerlerde de insanlar her türlü huzursuzluğa düçar olurlar.

Âlimler ya da bilim insanları, işin tabiatı gereği düşünen beyinlerdir. Araştırırlar, düşünürler, sorgularlar, muhakeme ve mütalâa ederler, itiraz ederler. İşte bu vasıflarından dolayıdır ki, çoğu kez kurulu düzenlere karşı muhalif olurlar. Bazı kişi ve gruplar gibi (ideolojik, politik, teolojik menfaat grupları) körü körüne ya da menfaatleri gereği iktidarlara kayıtsız - şartsız itaat ve biat etmezler. Yine  işin tabiatı gereği, iktidarlar da bu durumdan pek hoşlanmazlar ve hazzetmezler. İktidar sahipleri hep ister  ki; hiç itiraz edilmeden, eleştirilmeden yaptıkları icraatlar hep onaylansın. Onun için iktidarların eleştiriye pek tahammülleri yoktur.

Eleştiriler ve itirazlar, iktidarlar açısından tahammül edilemez bir noktaya gelinmişse eğer; o zaman yukarıda bahsettiğim gibi âlimlerin ve bilim insanlarının başına gelmedik kalmaz. Bu saatten sonra “Ölümlerden, ölüm beğen!”; “Kırk katır mı istersin, kırk satır mı?”. Tarihe bakıldığı zaman bunun böyle  olduğuna dair nice örneklere rastlanır. Ama haksızlık yapmayalım. Bütün bunlara rağmen; iktidarların hiçbir icraatına destek verilmez ve onaylanmaz diye bir kural ve kaide de yoktur. Yani başka bir ifâde ile; âlimlere, bilim insanlarına “müzmin muhaliflik” yakışmaz. Bizler dürüst, ilkeli ve objektif olmak zorundayız. Bu sıfatlar bizim şiarımız olmalıdır. Yoksa bilim adamı olma kimliğimiz nerede kalır. Onun için bize yakışan; hiç kimseden korkmadan, hiç kimseden çekinmeden ve hiçbir dînî, ideolojik ve politik kaygu gütmeden; insaf ve vicdan dairesinde iktidarların doğru yaptıklarına doğru, yanlış yaptıklarına da yanlış diyebilmeliyiz ve meşru icraatlarına da hakkaniyet ölçüsünde ve hakkaniyetin gereği olarak, gerektiğinde destek verebilmeliyiz. Çünkü nihâyetinde bu ülke, bu millet ve bu devlet hepimizindir. İktidarlar ise kalıcı değil, geçicidir…

Ancak, son olarak şunun da altını çizerek önemle belirtmiş olayım ki; bir toplumda “şeyhler, şıhlar, gavslar, kutuplar, hazretler, hoca efendiler, seyyitler, müritler, dervişler, mehdi ve mesih” olduğunu iddia edenler; âlimlerden daha fazla itibar görüyorlarsa, demokratik rejimlerin yumuşak karnı olan “oy” uğruna iktidarlar tarafından el üstünde tutuluyorlarsa; o zaman hiçbirimizin yatacak yeri yoktur ve bu gidişat da hayra alâmet  değildir. Tarihten de ibret almıyoruz demektir. Atalarımız; saraylarda, devlet nezdinde şahsiyeti, ahlâkı ve ilmiyle temayüz etmiş gerçek ve hakiki âlimleri istihdam ederlerdi. Fatih, Yavuz, Kanuni mümkün olduğu ölçüde hep böyle yapmıştır.  Onun için bu dönemlerde devlet, “Devlet-i âli Osmâni” olmuştur. Bu bakımdan bir devlette; “ilmiyye (âlimler), kalemiyye (devlet ricali, bürokratlar) ve  seyfiyye (askerler)” sınıfı çok önemlidir. Bu üç sınıfın kaliteli ve liyakatlı olduğu dönemlerde devlet yükselmiş, bu üç sınıfın liyakatsızlığı ve bozulduğu devirlerde de maalesef devlet çökmüştür.

Tarihten ibret alıp ders çıkarmak temennisi ile, Allah sonumuzu hayretsin inşaAllah!..
10 Ekim 2020
İlhan AKAR
 
 

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
C.AKAR 1 hafta önce

Kalemine,yüreğine sağlık . Çok anlamlı ve aydınlatıcı olmuştur. Durmak yok yola devam!...selam ve saygılar.

Avatar
M.Emin ELAGÖZ 4 gün önce

Fevkalade güzel bir konuya temas ettiniz. Aydınlatıcı anlatımınızdan istifade edilmesini dilerim. Selam sevgi ve saygılar...

Avatar
İlhan Akar 3 gün önce

Teşekkür ederim M.Emin Elagöz beyefendiciğim.Sizleri de tebrik ediyorum. Fırsat buldukça sizin yazılarınızı da okuyorum. Gayet ilkeli ve faydalı yazılar yazıyorsunuz. Şahsınızda tüm yazar kardeşlerime ve saygıdeğer hocalarıma, aynı zamanda da tüm okurlarımıza selâm, saygı ve muhabbetlerimi sunuyorum.