I.BÖLÜM
Taşra Çocuklarının Okuma Hikâyeleri


Ah bu Anadolu, daha doğrusuyla taşra çocuklarının okuma hikâyeleri!… 1950’li yıllarda, hele de bir köy çocuğuysanız, yandınız demektir. İlk okul sonrası Ortaokuldan itibaren çıkılan şehirdeki eğitim kurumlarına gidip gelmek, kalacak yer yurt bulmak, beslenecek kadar gıda, ısınacak kadar yakacak bulmak mesele…. En yakını 8-10 km., bazen 30-40 km. mesafedeki köyünüzden kasabanıza, birkaç arkadaşla birlikte kiralanan, çoğu tek odalı evlerde asgarî ihtiyaçları karşılayacak ve o zamanlar yüzde doksanı gaz lâmbası kullanan bu yerlerde aydınlanacak, o sarımtırak renkli yetersiz ışıkların altında arkadaşlarınızla ders çalışacaksınız. Yüzde yetmişinden fazlasının köylerde oturduğu, yol ve ulaşım şartlarının henüz çok zayıf kaldığı, kışları aylarca köy yollarının kapalı olduğu bir Türkiye şartlarından bahsediyoruz. Bırakın normal gıda almayı, köylü çocukları kuru ekmeklerini köylerinden getirir, çayın yanında peynir-ekmeği olanlar, günde artı bir öğün olsun çorba içebilen, bulgur pilâvı yiyebilenler şanslı sayılırlardı. Oysa yetişme çağındaki çocukların-gençlerin zihnî çaba için yeterince beslenmeleri, ısınıp aydınlanmaları, haftada veya on beş günde bir defa olsun şehirde ilk defa karşılarına çıkan ve müthiş bir cazibe unsuru olan sinemaya gitmeleri ihtiyaç hanelerindendir. Hele iş kasabadan çıkıp il merkezine, daha büyük şehirlerde okuma mecburiyetine dökülünce, yetişme çağının artan ihtiyaçlarıyla birlikte doğan ilâve zorlukları, varın hesap edin.


Bugün ülkemizin yaşayan en önemli şairlerinden birisi olan Ali Akbaş da Maraş’ın Elbistan ilçesinin 7-8 km. yakınındaki bir köyde doğmuş ve ilkokuldan sonra köyünden çıkarak yukarda saydığımız bütün zorluklarla karşılaşmış bir insandır. Önce ilçe ortaokulunda, sonra ilinin lisesinde, nihayet İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesinin Türk Dili ve Edebiyatı bölümünde okuyup öğretmenlik mesleğine geçmiştir. Kendi dönemlerinden on beş kişi geldikleri ortaokuldan üniversiteyi bitirecek kadar takat yetiren tek kişi...
Çocukluğundan itibaren meftun olduğu şairlik, daha doğrusu güzel şiir yazma tutkusu, Maraş lisesinde okurken hayli mesafe almıştır. Sadece arkadaşlarınca tanınan bir şair olmaktan öte, yeteneği bütün bir okulca bilinir olmuştur. Maraş, henüz resmen “kahraman”lık unvanını almamışken, sanırım kendisinin son sınıfta olduğu yıl açılan “Maraş Lisesi Marşı” ona bu fırsatı hazırlamıştır. Yarışmada aldığı birincilik ödülü tabir caizse şairliğinin ilk tescil belgesi gibidir. “Marş tekniği” bakımından da başarılı olan şiirin son iki dörtlüğü şöyle:

Kalemlerle ararız bilgi definesini
Tatmışız çalışmanın zevkini hevesini
Yakında bulacağız bu yolun zirvesini
Engizek yaylasından çiçekler deriyoruz

Çınlarken ufuklarda gençlerinin gür sesi
Adını duysun her yer, yaşa Maraş Lisesi
Her sınıfın uğurlu birer mâbed köşesi
Seni yükselteceğiz, sana söz veriyoruz
(Erenler Divanında-s.98)[1]

[1] Yazıdaki Akbaş’tan alıntılar, Şairin Eylül’e Beste (Bengü yayınları, Ankara, 2011, 2013), Erenler Divanında (Bengü yayınları, Ankara, 2011, 2013) ve Turna Göçü (Bengü yayınları, Ankara, 2011, 2013) adlı kitaplarından yapılmıştır.

II.BÖLÜM
Nasıl Tanıştık ve Hangi Çevredeyiz


Biz onunla, benden sanırım iki yıl daha önce geldiği İstanbul’da tanıştık. Ayni fakültede, o Edebiyat, bense Felsefe bölümünde okuyorduk. Bir grup hemşehri ağırlıklı arkadaş içerisinde, zannediyorum daha ilk ayda, yeni vardığımız Eyüp’teki eski Medrese’den dönüştürülen Zal Mahmut Paşa Yurdunda tanışmış olmalıyız; çünkü münferit olarak dışarıda karşılaşıp da üçüncü bir şahıs tarafından tanıştırıldığımızı hatırlamıyorum. Kendisi orada kalmıyordu; Doğan Gerek, Orhan Erışık, Osman Kurt ve daha birkaç Elbistanlı’nın da kaldığı bu yurda hemşehri talebeler hep gelip giderdi. 1965 Güzü idi. Daha ilk temasımızda sanki yıllardır tanışıyormuşuz gibi davrandığını hatırlıyorum. Güleç yüzlü, hoş sohbet, hemşehri canlı bir arkadaş… Bizden iki yıl daha kıdemli oluşu rahat davranmasının sebebi olmalıydı. Çok geçmeden onun şair olduğunu öğrenecektik. Ama Korkut Akbaş mahlasını kullanıyordu. Kendi bölümünden çok yakın arkadaşı Balıkesir Sındırgılı Selçuk Uysal’dan öğrenecektik ki, meğer siyasî içerikli bir şiir yazması dolayısıyla tam adını kullanmayı sakıncalı gördüğü için “Korkut” adını kullanmış, sonra da bir müddet devam ettirmiş.
[1] (Selçuk ile sonra hayli zaman ev arkadaşlığı da yaptılar.) Hatta daha sonraları kendisi gülerek anlatmıştı, yeni tanıştığı bir arkadaşına ismini söylediğinde “Korkut Akbaş’ın nesi olursuz?” demiş; o da (sanırım gurur ya da sevinç duyarak) “kendisi” diye cevap vermiş. Muhtemelen Ötüken’de çıkan şiirlerinden adını duymuş olmalı. Şimdi oraya geliyoruz:,




Üniversiteye geldiğimizde, daha liseden aldığımız fikrî ve siyasî temayüllerle beraber Müslüman-Türk, muhafazakâr Anadolu çocukları olarak hemen çoğumuz kendimizi milliyetçi gençlik çevresinde, o günkü adıyla da “Türkeşçi gençler” grubu içinde bulmuştuk. Benim gibi ilâveten Nurettin Topçu ve benzeri bir düşünür/yazar ilgilisi olanlar da vardı şüphesiz. Ali Akbaş bizden kıdemli olarak o çevreye çoktan girmiş meğer. Kendilerini “solcu” yahut “sosyalist/Marksist” olarak tanımlayan arkadaşlarımızla kıyasıya tartışmalarımız olurdu. O yıllar MTTB.’de, Bayezid Marmara Kıraathanesinin altındaki salonda dinlediğimiz birkaç konferansı hatırlıyorum (MTTB’de Türkeş’in konusu “Dış Politika ve Kıbrıs” idi ve hınca hınç dolu salonda ilgiyle izlenmişti). Ali Akbaş’ın bölümlerindeki dönem arkadaşlarının çoğu da kendisi gibiydi. Selçuk Uysal dostumuzun anlattıkların göre (Ali Akbaş kanalıyla tanıdığımız bu insanla yıllar sonra işi “aile dostluğu”na kadar uzatacaktık), bazı dönemler adamakıllı görevler almışlar; o zamanki adıyla CKMP’nin gençlik kollarına kadar girmişler, Atsız’ın görev yerine yakın Süleymaniye semtinde otururlarken de yanına gidip gelir olmuşlar; Ötüken dergisinin paketlenip postalanması işleri dâhil. Ve 1967 CKMP Büyük Kongresi için Ankara’ya giderlerken Ali Akbaş “Bozkurtlar Marşı” adlı bir şiir yazmış. Bir zaman “Türkeşçi” gençlerin dilindeydi. (Tamamen siyasî nitelikte olduğu için Korkut Akbaş imzasıyla; onun kitaplarına girmeyen, ama “gençlik nostaljisi” olarak hem değerli hem de güzel olan bu şiirin tamamını verelim):
Sende bütün umutlar,
Göğe yükselsin tuğum;
Haykırıyor bozkurtlar,
Selâm sana başbuğum.

Semerkantlar Kerkükler,
Yaslı yaralı Türkler,
Artık Alpaslan kükrer,
Selâm sana başbuğum.

Altaylardan Tuna’ya
Yeniden bütün dünya,
Görsün korkulu rüya;
Selâm sana başbuğum.

Tanrım güç versin sana,
Acısın Türkistan’a…
Selâm selâm Turan’a,
Selâm sana başbuğum. (Uysal, s.40)

[1] Selçuk Uysal, Geçen Değil Uçan Yıllar, (2004 tarihli, yayımlanmamış hatıra kitabı)

III.BÖLÜM
Türk Dünyasının Kapısında


Selçuk Uysal, Edebiyat Fakültesine vardıklarında kendisinin ilk derslerindeki biraz ürkekliğini, çoğu zaman amfinin veya dershanenin en arka tarafına oturduğunu, ama yer yer hocalara muhalefetten de geri kalmadığını anlatıyor. Bazıları girişkenlikten, bazıları da Osmanlı Alfabesine aşinalıktan önde, kızlarla birlikte oturuyorlarmış, Selçuk onları kıskanıyormuş. Ali Akbaş da harflere aşinalıktan ufak tefek görünümüyle onların arasındaymış ve onun hakkında şöyle düşünüyormuş: “Helâl olsun adama, Anadolu’dan, Elbistan gibi yerden gelmesine rağmen ne kadar rahat. Biz İzmir’den geldik de ne oldu? Ön sırayı bırak, orta sıralarda bile oturmaya çekiniyoruz.” Meğer Ali Akbaş da onun hakkında, ara sıra hocalara muhalefetine bakıp “Adamın İzmir’den geldiği, büyük şehir gördüğü belli! Rahat rahat konuşup hoclara kafa tutuyor” diye düşünüyormuş. Bir gün yan ayna oturunca Ali ona şiirlerinden bahsetmiş, “Maraş Lisesi Marşı”nın da kendisine ait olduğunu söylemiş; Selçuk inanmamış, içinden “yine kendini şair sananlardan biri” demiş. Ama “Küçük Akıncılar”, “Çoban Bizden Yoldaşlı”, “Türkümü Unutturdun” şiirlerini okuyunca şüphelenmiş, “bunları gerçekten sen mi yazdın?” diye sormaktan da kendini alamamış. “Ali biraz iftihar, biraz mahcubiyetle, ‘he gardaş ben yazdım, eshahdan güzel mi?’ deyince, ‘yok yok, güzel değil… Çok güzel… Sen gerçekten şairsin” demiş. Ve Selçuk bir karar verip kendi şairliğinden vazgeçmiş.
Şöyle diyor:
“Ali’nin yazdıklarını görünce hem benim yazdıklarımın şiir olmadığını anladım, hem de onun, benim yazmak istediklerini yazdığını fark ettim.” (Uysal. s.29)
Bizim de okuduğumuz dönem olması dolayısıyla biliyoruz, o zamanki Edebiyat Bölümü’nün gıpta edilecek de bir hoca kadrosu vardı. Bizim arkadaşlar vardıklarında Reşit Rahmeti Arat, Ali Nihat Tarlan, Mehmed Kaplan, Faruk Kadri Timurtaş, Muharrem Ergin, Ömer Faruk Akün, Abdülkadir Karahan ve Ahmet Caferiyatoğlu oradalar. Ve 1963 yılında son defa yapılan “seçme imtihan sistemi” ile edebiyat bölümüne iştiyakla giren hayli başarılı bir öğrenci grubu mevcut. Sonra o devreden, Selçuk Uysal’ın ilk planda hatırladığı sekiz kişi profesör olurlar: A. Bican Ercilasun, Dursun Yıldırım, Bilge (Yolalan) Ercilasun, Rıza Filizok, Zeynep Kerman, Tahir Uzgör, Nuri Yüce, Metin Karaörs. Bunlara ilâveten, şair ve yazar, idareci, öğretmen olmak üzere hayli başarılı isimler çıkar. (Uysal, s. 26-28) Ali Akbaş öğretmen olarak başlayıp ilerde Üniversitede yüksek lisans da yapmakla beraber, asıl öne çıkan yönü, zaman içinde Türkiye ve Türk dünyasınca tanınan şairler arasına girmiş olmasındadır. Şimdi meselâ onun daha üniversite öğrencisiyken, Türk dünyasının kapısı sayılabilecek Tebriz’den gelen Şehriyar’ın sesine (Heydar Baba’ya Selâm şiir kitabından hareketle) yine Korkut Akbaş adıyla verdiği cevabı hatırlayalım.





A. Bican Ercilasun bey, Şehriyar’ın o şiirine Türk dünyasının çeşitli yerlerinden akisler geldiğini söylüyor (Türk Edebiyatı, S. 529). Ama Türkiye’de o zaman meşhur hayli Türkçü şairler de varken, onlara fırsat vermeden, 1967 yılında bir üniversite öğrencisi Ali Akbaş’ın hem de Ötüken’den Şehriyar’a Selâm diye hârika bir çıkışla cevap vermesi, çok ilginç. Bu onun, erken yaşında hem Türk Dünyası konularında ne kadar donanım sahibi olduğunun, hem de şairlik yönüyle yine ne kadar erken olgunlaştığının deliliydi. Bu şiir de Türkçü gençlerin dilinde uzun süre dolaşmıştı.
Örnek olarak beş mısraını verelim:
Türkçe söyle Heydarbaba küsmesin
Dost bağında hoyrat yeli esmesin
İstanbul’dan duyuluyor gür sesin
Söyle söyle hey dilini sevdiğim
Yerin yurdun hey elini sevdiğim (Turna Göçü-s.67)
Evet, Şehriyar’ın elini ve dilini sevmek için o yaşta bir Ali Akbaş olmak gerekirdi.

IV. Bölüm
Bir Göç Şiiri Nasıl Yazılır Ve Masal Tiyatro


Ali Akbaş’ın İstanbul çıkışlı bir “Göç” şiiri var, çok kişi bilir.
Tamamen yaşanmış bir gözlem ve acılar yumağının Ali Akbaş’ta duygusal tezahürü demek lâzım. Hikâyesi şöyle: Ali, kardeşi Hamza rahmetli ve arkadaşları öğrenci evinde kaldıkları üniversite yıllarından bir yıl, baba tarafından karı-koca hayli yoksul bir akraba çifti İstanbul’a çıkagelir.

1960’lı yılların Almanya’ya işçi göçü olaylarının en yoğun olduğu zaman... Pasaportundan vizesine, sağlık raporuna ve nice işlemine kadar bütün hazırlıklar yapılacak, ama erkek değil genç gelin yollanacak. Çünkü o zaman Almanlar, denge sağlamak için kadın işçi alımına daha çok talip oluyorlar. Bizimkiler de önce hanımları gönderiyor, ardından da “istetmek” suretiyle erkekleri yollama formülünü işletiyorlardı.

Tabii bu ikili akraba, İstanbul’da yol-iz bilmediğinden dersleri de bir yana bırakıp bütün işlemeleri takip etmek, Ali ve Hamza Akbaş kardeşlere kalıyor. İşin uzun koşturmalarını Hamza yapıyor, bir kısmını birlikte çözüyorlar vs… İşte o gidip-gelmeler sırasında, o uzun kuyruklarda, yoksul ve bir ümitle koşarak Anadolu’dan gelmiş insanların yaşadıkları acı ve ıstırapları, kiminin elinde Kur’an, kiminin yanında sazlarıyla umumi manzaraları keskin gözlemci ve duygu yüklü Ali Akbaş’ı sarsar. Her şey bitmiş, tek başına bir genç gelin işçi Sirkeci Gar’ından Almanya’ya uğurlanacak. Ve kampana çalıyor, tren kalkıyor akraba gelin uğurlanıyor. Geriye de Ali Akbaş’a bütün bu dramı şiirleştirmek kalıyor. (2012’de Almanlar, Türkiye’den işçi alımının 50. Yılını görkemli törenlerle, “Sirkeci’den kalkmış” treni karşılayarak, anlı-şanlı kutladılar.)

“Göç” şiirindeki o tarih vurgusu dâhilinde bizi bu hallere düşüren okumuşlara-aydınlara (beyler) kahırlar, sitemler ve aslında tek kelimeyle isyanlar, hem bir realizmi, hem de yoğun bir romantizmi yansıtır:

………………………………

“Bir kampana çalar
Analar ağlar
“Oğuuul
Oğul!”

Çocuklar öksüz
Gelinler dul
Sirkeci’den tren gider
Evim barkım viran gider”


“Biz hep atla geçtik Tuna’dan
Böyle geçmedik
Avrat uşak
Biz hiç böyle göçmedik
Beyler utansın
Sirkeci’den tren gider
Varım yoğum törem gider”

…………………………………………….

“Burada ezan var
Orada çan
Her sabah çınlar tepemizde
“Uyan
Uyan
Uyan!..”
Sirkeci’den tren gider
Bir yaldızlı Kur’an gider (Eylül’e Beste-s.82-84)

Tek kelimeyle hârika!.. Diline gönlüne sağlık Ali Akbaş.

Ali Akbaş, bir bakıma masal-tiyatro denemelerinden sanırım ilki olan Kız Evi Naz Evi’ni de (benim hatırımda ilk adı Çimen Kız diye kalmış) İstanbul’da yazmıştı. İstanbul Radyosu’nda ilk seslendirilişi arkadaşları arasında âdeta olay olmuştu. Hele de –aklımda yanlış kalmadıysa – 150 TL. telif ücreti almış olması, bayağı bir kazanç sayılırdı o zaman. (Öğrenci kredisi aylık net 242.50 TL idi.) Parayı harcadıktan sonra rahmetli kardeşi Sevgili Hamza, ağabeyine takılıyormuş: “Kötü yazar, teliften biraz para kazan da harcıyak!...”

V. BÖLÜM
Türk Dünyasına Ağıtların Şairi

Nihayet Ali Akbaş mesleğini alıp kendi memleketine, Elbistan’a Edebiyat öğretmeni olarak atanır. Ben 1971 Mart’ında askerden geldiğimde bir dönem önce başlamıştı. Ben de atama beklerken ücretli derslere girdim, Dadaş Feridun Narin’i, Yılmaz Terzi’yi ve diğer birçok arkadaşı orada tanıdım.

Kötü günlerdi, anarşi okullara yayılmak isteniyordu. Öğretmenler kamplara bölünmüştü. Polis yüzlü adamlar idareci yapılıyordu.

Nihayet ben 1972 Ocağında ayrıldıktan bir müddet sonra (o zaman artık “ülkücü” diye anılan”) Ali Akbaş ve bütün arkadaşlarını mecburi tayine tâbi tuttular (o zamanki adı sürgün). Hoca şanslı sayılırdı, güzel Karadeniz bölgesine, Rize Çayeli’ne gitti. Orada da öyle sevdirdi ki kendini, talebeleri hâlâ ararlar. Sonra Ankara Eğitim Enstitüsü hocalığı ve idarecilikler, derken FRTM dönemi ve bayram Bilge (Tokel) ile tanışmalar ve Hacettepe’de hocalık ile 25 yılı tamamlayıp emekli oldu Ali Akbaş.

Ama o, şairlikten, okuma-yazmadan hiç emekli olmadı şükür. “Oyunskiy Sagusu”ndan “Aral’a Ağıt”a kadar, Türk dünyasının acılarını dile getirdi hep. Oyunskiy’i okuyunca dedim ki, “Ali Hoca, bir Saha Türk’ünün ağıtını bir Anadolu Türk’ünün böylesine yazması için, ancak Ali Akbaş olması gerekir herhâlde. Aşk olsun sana!...” Son bölüm şöyle, biliyorsunuz:

“Ve bir ak saçlı ozan dedi ki:
Sanmayın ki çürüyüp
Toprak oldu Oyunskiy
Ormanda kayınlara
Yaprak oldu Oyunskiy

Ozanların dilinde
Kopuzların telinde
Ve erkinlik yolunda
Bayrak oldu Oyunskiy


Giden sırayı savar
Ruhu göklere ağar
Her gün yeniden doğar
Şafak oldu Oyunskiy

Ahı tutar onları
Acı olur sonları
Unutulur sanları
Adak oldu Oyunskiy

Adak oldu Oyunskiy (Erenler Divanında-s.38)

Evet, o zalimlerin sonları acı oldu, sanları unutuldu, çünkü kendi milletleri bile lânet okuyorlar. Stalin malûm, “bir insanın ölümü dramatiktir, yüz bin insanın ölümü ise, sadece istatistik konusudur” diyordu. Oysa Platon Oyunskiy, verdiği eserlerinde ve Ali Akbaş’ın ağıtında yaşıyor, yaşayacak.

Ali Akbaş Anadolu Türklüğünün genç ve büyük âlimi “Erol Güngör’e de bir ağıt yakmıştır ki, nefistir. Onun genç ölümüne hepimiz çok çok yanmıştık. Akbaş gönlümüze tercüman oldu. Birkaç mısraı şöyle:

“Bir âlimin ölümü”
“Bir âlemin ölümü”
Dalımda gül kalmadı
Bu esen sam yeli mi?
Mahzun vatan ağlasın
Ebri nisan ağlasın

Âlimdi ehli dildi
Çağda ilme kefildi
Öksüz kaldı bir nesil
Sade bizim değildi
Cümle cihan ağlasın

Ebri nisan ağlasın (Turna Göçü-s.65 vd.)

Malûm, “ebri nisan”, bulutlu-yağmurlu Nisan ayı demek. Çünkü 23 Nisan 1983’te rahmetli olmuştu. Mekânı cennettir inşallah!...

Ve Ali Akbaş’ın, ölümü tarifi de hârika!... Onu bir “şeb-i yeldâ”, bir uzun gece olarak tanımlıyor. O şiirden iki dörtlük analım:

“Bizden ölümü sorarlar
Dostlara vedadır ölüm
Sorarlar bizi yorarlar
Bir sırr-ı Hüdâdır ölüm

……………………………

Viran bahçe solgun çiçek
Güneş buluta girecek
Ta haşre kadar sürecek

Bir şeb-i yeldâdır ölüm” (Turna Göçü-s.81 vd.)

VI.BÖLÜM
“Uykuya Doğru Şiiri”ni Tahmis

Ve nihayet bendenizin Ali Akbaş dostumun bir şiirine yaptığım farklı tarzda bir tahmis denemesiyle bitirelim. O, bu hârika güzellikteki şiirini bir yeğenine ithaf etmiş. Biz ise onunla birlikte hem küçük yeğenlerimize ve hem de artık torunlarımıza ithaf edelim: 1
Anneciğim
Düşümde bir kuşmuşum
Kucağından uçmuşum
Uçurtmamın ucundan
Sıkıca tutunmuşum

Anneciğim
Düşümde bir mektupmuşum
Gideceğim yeri unutmuşum
Bir posta kutusunda
Beklenen umutmuşum

Anneciğim
Aç beni, oku beni
Basmadan uyku beni
Uykular uyku olsun
[1] Şiirde, ilk üçlü mısralar şair Ali Akbaş’ın, son ikişeri Mustafa Kök’ün. En son altılı bölüm ayni bırakıldı. Bilinenden farklı bir tahmis denemesidir. Bu deneme, Akbaş’ın G. Yay. Yön. Olduğu Kardeş Kalemler’de, Cezir Turhan müstearıyla yayımlanmıştır. Sürçü lisan ettik ise, affola!..

 Rüyayla yı(y)ka beni

Anneciğim
Allah ne kadar yakın
Konuştum duydu beni
Meğer cenneteymişim
Melekler saydı beni

Anneciğim
Yollar beni çağırır
Kuşlar beni
Rüzgâr beni
Uyku beni
Su beni

Sevgili Ali Akbaş arkadaşım, kardeşim, kadim dostum!.. Seninle çok günler geçirdik. İkimiz de bekârken evlendik; eşlerimiz-çocuklarımız oldu; çocuklarımız 15 yaşlarına kadar hemen hep yazları birlikte oldular, evlerimize kardeş evleri gibi girip çıktık. Türkiye’nin hâllerine birlikte ağladık; Sevgili Kardeşin Hamza’nın (ki, ben de kardeşim gibi severdim), keza Sevgili Amcaoğlum Hâmit Aktaş’ın (ki sen ve Hamza da kardeşiniz gibi severdiniz) kayıplarına beraber ağlaştık; ıstıraplarını hâlâ birlikte duyuyoruz içlerimizde. Bazen siyasetteki gidişatı farklı algılama ve yorumlarımızdan kaynaklı tartıştığımız, hatta birbirimizi haksız yere kırdığımız da oluyor. Ama sevdiğimiz ve ebediyen yaşamasını istediğimiz değerlerimiz bir, bunu herkes biliyor. O bahsettiğin “şeb-i yeldâ”n başlayıncaya kadar, sana daha nice eserler verecek uzun ve sağlıklı ömürler diliyorum arkadaşım, kardeşim, kadim dostum. Selâm ve sevgilerimle!...
-SON-


(devam edecek)  
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Nafiz YILDIRIM 2 ay önce

Mustafa abi kaleminize yüreğinize sağlık, harika bir hatıra olmuş teşekkürler...Ali abiye ve sana sağlık ve afiyetler diliyor ellerınizden öpüyorum.Selam ve dua ile...

Avatar
Muhammet 2 ay önce

Keşke o yıllarda fakir köylü çocuklarının yetiştirilmesi amacıyla açılan koy enstitülerinin tartışmaya açıldığı yıllar olduğunu da belirtseydiniz.o yıllarda tartışılıyordu şimdilerde ise tamamen yok edildiler.Allah ömür versin Ali AKBAŞ ayarında şair ve edebiyatçılar yetiştiren okullardır o okullar
Saygılarımla

Avatar
Mehmet Y. 1 hafta önce

Okumadım. İçtim. Su gibi anlatıyorsunuz. Yumuşak arı samimi. Ali Akbaş'ı bize ne güzel anlatınız.Biliyordum şimdi tanıyorum.