Acık sonra kimi ne bekliyor, onu Allah bilir…
 
Tarih 1991’in 15 Nisanıydı. Dağlar, ovalar yeşile kesmişti hep. Ilık ve temiz bahar havası, pırıl pırıl bir gökyüzü gelecek güzel günleri müjdeliyordu sanki. Toprak kıpır kıpırdı, asırlardır bıkmadan usanmadan doğuran toprak ana yeryüzüne göz aydınlığını sunmaya hazırlanıyordu yine.
 
 Ramazan Bayramı’na az kalmış, Elbistan her zaman olduğu gibi yine heyecanlı bir bayram telaşına düşmüştü. Çarşı-pazar insanla dolup taşıyor; alanlar-satanlar, kadınlar-çocuklar etrafta tatlı bir koşuşturmanın içerisinde işlerini bitirmeye çalışıyordu. En uzak köylerden bile bayram alışverişi için gelenler oluyor, işlerini çabucak bitirip dönebilmenin acelesiyle kaynaşıp duruyordu çarşıda.
 
Bayram arifesiydi. Diğer köylerden olduğu gibi Karahasanuşağı’ndan gelenler de iftar saatine yakın işlerini bitirmişler, köylerine dönmek için 46 AZ 912 plakalı köy minibüsüne binmişlerdi. Araba yola çıktığında herkesin içinde yarınki bayrama ilişkin düşünceler vardı, daha şimdiden bayramın heyecanını yaşamaya başlamışlardı bile. Her birisi aile efradı için çeşitli bayramlıklar almış, gelen misafirlere ikram edilecek şekerleri de unutmamışlardı.  Bayram günü yapılacak yemekler için gerekli malzemeler arabanın içerisinde hemen göze çarpıyordu. Yolcuların bir kısmı yurt dışından gelmişti, gurbetçiydiler yani. Bir kısmı da farklı illerde yaşayan Karahasanuşaklılardı. Bu Ramazan Bayramı’nı aileleriyle birlikte geçirmek istemişlerdi. Her birinin yüzünde ayrı bir huzur vardı. Gurbetten gelenler birbirlerini de görmenin mutluluğunu yaşıyor, hal-hatır sorarken yüzlerine yerleşen tebessüm mutluluklarını dışa yansıtıyordu. Kim bilir, belki de bu tebessüm, sevdikleriyle açacakları son orucun iftarına yetişmek için tatlı bir telaşın da karıştığı huzurun tebessümüydü.
 
Minibüs köy yolunda yavaş yavaş yol alırken vakit ikindiyi bulmuştu bile. Saatler 16:13’ü gösteriyordu. Yolculardan bir kısmı kendi aralarında koyu bir muhabbete dalmışlar, bazıları da etrafı seyrediyordu.
 
Aniden minibüste bir yavaşlama oldu. Şoför hızını iyice azaltarak arabayı durdurdu. Arabanın bu şekilde durması yolcularda gözle görülür bir tedirginlik oluşturmuş, herkes ‘ne oluyor, n’oldu’ diyerek birbirine sorular sormaya başlamıştı. Arabanın içerisine hareketlenme ve açık bir endişe hakimdi. Neden sonra iş anlaşıldı. Kantarma Köyü’ne bir kilometre kala yola barikat kurulmuştu. Şoför arabayı bunun için durdurmuştu. Herkes birden konuşuyor, kimin ne dediği anlaşılmıyordu.
 
Bir kısmı ‘dönelim’ derken bir diğer kısmı ‘barikatı yarıp geçelim’ önerisinde bulunuyordu.
 
İçlerinden hiç birisi; ‘duralım, bunlar ne yapmak istiyor, konuşalım bakalım’ demedi.
 
Çünkü epey bir zamandır, dağdaki eşkıyayla köyde yaşayanlar arasında anlaşmazlık olduğu, bir gerginliğin yaşandığı gurbette yaşayanların dahi kulaklarına kadar gitmişti. Bundan dolayı barikatı kuranların niyetlerini okumak için çok da mahir olmaya gerek yoktu. Ki bu durum arabaya çevrili silahlardan yeterince anlaşılabilirdi de.
 
Eli kanlı, vicdanı kara, gözü dönmüş bu canilerin dediklerine uyarak aracı durdurmanın ölüm fermanını kendi elleriyle imzalamak olduğunu fark etmemek için deli olmak gerekirdi doğrusu. Arabayı kullanan Hüseyin Güven barikatı görür görmez zaten durumun vahametini kavramıştı. Bir film şeridi netliğinde aklından geçti yaşananlar, üzerine yüklenen sorumluluğun büyüklüğü karşısında soğuk terler döktü. Aklından yüzlerce düşünce, fikir akıp geçti. Ne yapacaktı şimdi? Ne yapmalıydı? Bu insanların, köylülerinin sorumluluğu omuzlarına binmişti.
 
‘Durmayacağım’ dedi hafif duyulacak şekilde. ‘Durursam…’ Dur ihtarına uymayarak barikatı aşmak için gaza basmıştı ki kurşun sesleri yankılandı etrafta. Doğrudan üzerlerine sıkılmıştı. Şoför Hüseyin ilk ateşte başından aldığı kurşunla sağa doğru motor üstüne yatmıştı bile. Arka koltukta oturan Mahmut, abisi Hüseyin’in vurulduğunu görünce, “Abiiii!” diyerek öne doğru hamle yaptı. O da Allah korkusundan yoksun, Peygamber sevgisinden nasiplenmemiş, her yaptığını kendine hak sayan eşkıya tarafından açılan ateş sonucu göğsünden yaralandı ve secde halinde arabanın kapı önüne yığıldı. Bu arada araba şarampole düşmüştü. Güçlerini ellerindeki silahlardan alan bu eşkıyalar, arabanın etrafını sararak ülkeler fetheden komutan edasıyla araçta bulunan yolcuları boşaltarak kimliklerini topladılar ve bütün yolcuların Karahasanuşağı köyü mensubu olduğunu görünce herkese yüzükoyun yere yatmalarını emrettiler. Silahların namlularının dönük olduğu bu masum insanlar söylenilenlere uyarak, elleri başlarının arkasından parmakları bir biri içine gecik vaziyette yüzükoyun yattılar. Onlar yere yatarken bir eşkıya da aracın deposundan boşalttığı yakıtla aracı -içindeki yaralı iki kardeşe rağmen- yakmaya uğraşmaktaydı. Zamanın aleyhlerine işlediğini düşünen kısa boylu, geniş omuzlu, saçı sakalına karışmış bir diğer eşkıya ‘ne uğraşıp duruyorsun, kapıyı açıp benzini içine döküp bir ateş atmak bu kadar mı zor’ diyerek huysuzlandı.
 
Yerde çaresiz yatanlar aynı köydendi, konu-komşu, hısım-akrabaydı hepsi. Duran Güngören bu vahşet karşısında dayanamayıp; ‘Mahmut’la Hüseyin yaşıyor, onları diri diri yakacak mısınız?’ diyecek oldu fakat söz boğazına düğümlendi. Yutkundu, yutkundu… Bir türlü o sözü söylemeye muvaffak olamadı. Aklından; ‘insan sayılı nefes derlerdi, demek ki aynı zamanda sayılı sözmüş de,’ diye geçirdi. Hepsi oruçlu olan bu insanların tek suçu vatanını, milletini ve devletini çok sevmekti. Başlarına dikilmiş, öfkeyle devlet aleyhine propaganda yapanları anlamıyordu. ‘Devletsiz millet mi olurdu. Vatanı olmayanlar namusu dahil hangi değere sahip çıkabilirlerdi ki? Bu eşkıyaları bu milletin başına bela eden dış güçler bunları çok sevdiğinden mi… yoksa bu milletin birliğini, dirliğini istemedikleri için mi bunlara destek veriyordu? Bir adam bu kadar basit muhasebeyi nasıl olur da yapamazdı? Sadece aynı görüşte olmadıkları için tek taraflı düşman edilmişlerdi.’ Ahmet Ormancı bunları düşünürken Mehmet Aktaş’la göz göze geldiler. Mehmet Aktaş gözlerini uzunca yumup açtı. Mehmet Aktaş kendinden çok, beraberinde getirdiği oğlu Nurettin için kaygılanıyordu ve içinden “Allahım ne olacaksa bana olsun. N’olur oğlumu sen koru!” diye durmadan dua ediyordu. Ahmet bir an aklından geçenleri anladığını düşünerek şaşkınlık anı yaşadı. ‘Yok canım’ dedi kendi kendine…
 
Zamanın durduğu an yaşanıyordu.
 
Doğarken beraberinde getirilen değerler uğruna olduğu iddiasıyla başlatılan bu savaşın insana yakışır bir davranış olmadığı her akl-ı selim adamın bir çırpıda akıl edeceği şeylerdi.
 
İnsan; anasını, babasını, hangi milletten olması ve hangi coğrafyada dünyaya gelmesi gerektiğini kendisi nasıl belirleyebilirdi? Kendinin belirlemediği şeylerden dolayı nasıl olurdu da karşıdakine üstünlük taslayabilirdi? 
 
Vakit geçmiyor, teröristler susmuyordu.
 
Yolun öteki tarafında kalan aracın, içindeki iki kişiyle birlikte ateşe verilişini göz ucuyla izleyen bir diğeri, başlarında sert adımlarla dönüp duranların insanlıktan nasiplenmediğini düşündü içinden ve bir an, onlarla aynı dünyayı paylaştığı için kendi kendini de nasipsiz saydı.
 
Kantarma Köyü’nün üstüne çöken kara bulut ha yağdı, ha yağacaktı…
 
Mustafa Çetin, teröristlere sert bir edayla karşı çıkmıştı ve onlara bir şeyler söylüyordu. Söyledikleri şakilerin hoşuna gitmemiş olacak ki onu sağ koltuk altından vurmuşlardı. Mustafa yere düşerken, gözüne, kar yalamış sertçe esen rüzgârın yeni tomurcuk olmuş bir çiçeği yapraklarından kanatlandırırcasına savurduğu ilişti. ‘Hayret’ dedi. O narin çiçeğin bu sert rüzgâra meydan okumasının sırrını bağlı olduğu toprağa verdi. Dilini damağında gezdirerek kuruyan ağzını ıslatmaya çalıştı. Ağzına seyiren suyla birlikte hafifçe yutkundu. Bu yutkunuş, dünya evine giremeden bu dünyadan göçüp gitme saatinin kısalığındandı belki de. Kim bilir…
 
Yeterince propaganda yaptıklarını düşünen kısa yapılı, geniş omuzlu eşkıya ‘siz, siz’ diye tarif ettiği iki eşkıyaya yerde yatanları tarama emrini verdi.
 
Emri alan eşkıyalar hiç tereddüt etmeden, yerde yüz üstü yatan kişilerin üzerine kurşun yağdırdı.
 
Silah sesleri karşı dağa çarpıp geri geldi. Geri gelen sadece yankı değildi.
 
Nurettin Aktaş, babası Mehmet Aktaş’ın vurulduğunu ve  “Uyy Allah!” diye bağırdığını duydu. Babası kemerini çözmüş ve kasığından akan kanı tutmaya çalışıyordu. Çocuktu. Babasının kanıyla oruç açtığına şahit olan Nurettin, o gün 12 yaşında idi ve elinden bir şey gelmiyordu -Şimdi 39 yaşında ama o günü asla aklından çıkaramıyor.-
 
Tüm bu yaşanılanlardan habersiz beyaz bir arabayla Murat Maviş de geliyordu. Gelen beyaz arabayı fark eden eşkiya kimin sağ, kimin ölü olduğuna bakmadan olay yerini terk etti.
 
Bu terk edişin arkasında anaların ahı, yetimlerin gözyaşı, al-yeşil giyerek bayramı kutlamayı bekleyen gelinleri yasa gark etmenin vebali vardı.
 
Olay mahalline gelen Murat vakit kaybetmeden,  yaralılardan Lütfü Akbaş ile İbrahim Çetin’i arabaya alarak alelacele Elbistan’a, devlet hastanesine sürdü. Maviş yol üstündeki Gücük Karakolu’na da durumu anlatmayı ihmal etmedi. Güçük Karakolu da bu vahim olayı Elbistan Jandarma’ya iletir. Gücük karakol Komutanlığı, Elbistan’dan gelen takviye ekiple beraber olay mahalline geldiğinde saatler 18.30’u gösteriyordu.
 
Maviş’ten 10-15 dakika sonra Mehmet Kılınç minibüsle olay yerine varır. Ve yaralılardan; Yusuf Bal, Mehmet Bal, Hüseyin Katı ile sağ kalanlardan 4 kişiyi alarak Elbistan’a götürür. Sağ kalanlardan bir kişi Lalolar mezrasına gitmişti.
 
1991 yılında orda şehit olan altı -diğer beş kişi aldıkları yaradan ölmediler- vatan evladı Bayram günü Karahasanuşağın’da toprağa verildi. Yirmi yedi yıl sonra anma programı düzenleneceği bilgisini paylaşan Ali Demir Bey, bu olayla alakalı bir şiir yazıp yazamayacağımı sordu. Ya nasip diyerek telefonu kapattıktan sonra, aldım kalemi kâğıdı bakalım neyi nasıl söylemişim:
 
Altı Yolcuya Ağıt
 
Dokuz yüz doksan bir on beş Nisan’da
Ramazan Bayramı karalı geldi.
İyilikte, kötülükte insanda
Altı ölü, beş de yaralı geldi.
 
Mahmut Güven Hüseyin’le kardeşti
Ecel pusu kurdu, ölüm birleşti
Kurşun yarasına düşen ateşti
İkisi yanarak çıralı geldi.
 
O gün acı sindi ekmeğe, aşa
Sarılıp ağlaştı gardaş gardaşa
Kıyan eller kopsun Mehmet Aktaş’a
Kâkülü alnında taralı geldi.
 
 O gün bu gün yürekleri sızlattı
Sevileni sevenlere özletti
Mustafa Çetin’in yolun gözletti
Cıvan bekârların kralı geldi.
 
Başa gelen bin bir türlü iş oldu
Akla gelmez yaz baharlar kış oldu
Duyanların gözü kanlı yaş oldu
Güngören Duran’da taralı geldi.
 
Yandı Karahasanuşağı yandı
Kara kekilliler kana boyandı
Feryatlar figanlar arşa dayandı
Tabutlar yan yana sıralı geldi.
 
Terörü reddeder İslam inancı
Sırtından vurulmuş Ahmet Ormancı
Gece çığlık çığlık dağıldı acı
Dağ tepe sallandı, maralı geldi.
 
Bir şiir istendi Gözükara’dan
Yazdım isimlerin tek tek sıradan
Fatiha salalım bizler buradan
Yasımıza cümle yöreli geldi.
 
Yaşanılan içler acısı bu olaya bir şiir yazmanın hafif kalacağını düşünerek bir daha kalemi elime aldım:
Altı Yolcuya Ağıt
 
Kara haber tez ulaşır
Ovayı dağı dolaşır
Ramazanda yol kesilmez
İnsan acık vicdan taşır
 
Bulandı gönül durulmaz
Bayramda kazan kurulmaz
Neyi nasıl anlatayım
On bir yiğit bir vurulmaz
 
Gergin gerdi felek yayı
Yıl doksan bir nisan ayı
Evli bekâr dememişler
Tam tamına altı sayı
 
Ilık ılık kan akıyor
Acısı bizi yakıyor
Gavur mümine yapar mı?
Ateşe verip yakıyor
 
Kantarmanın yazıları
Öksüz kaldı kuzuları
Bacıları nasıl gülsün
İçten çıkmaz acıları
 
Çöktü dağların dumanı
Eşkıya vermez âmânı
Analar deliye döndü
Kış oldu bahar zamanı
 
Karaçalı gül açar mı?
Zalim düşman yol açar mı?
Yiğitler gafil avlanmış
Ağız verip dil açar mı?

Söğütlü Çayı bulandı
Aktı ovayı dolandı
Altı yiğit can veriyor
Feryatlar göğe dayandı

Oynadı yerinden dağlar
Gazel oldu bahçe bağlar
Bırak ana-bacısını
Haberi duyanlar ağlar
 
Acısı acıdır dosta
Değildi birisi hasta
Altı yiğit bir can vermiş
Elbistan ovası yasta
 
Kara bulut yere ağdı
Kar üst-üste kara yağdı
Feryat figan göğe çıkar
Her bir yiğit ayrı dağdı
 
Yan yana mezar taşları
Yandı tüttü gardaşları
Sel oldu göle karıştı
Irmak gibi gözyaşları
 
Salalım birer Fatiha
Gidenler dönmez bir daha
Bundan beterin vermesin
Dua edelim Allah’a
 
Bağla Gözükara sözü
Dayanmaz insanın özü
Bunca çocuk yetim kaldı
Kör olsun sebebin gözü
 
Bu toprakları vatan yapmak için gaza meydanlarında can veren cümle şehitlerimiz ve yiğit gazilerimizin yanı sıra; yolu kesilip şehit edilen altı yiğidimize de Allahtan rahmet diliyorum.
 
Cümle geçmişlerimizin yattığı yer nur olsun…
 

Bu olaya kaynaklık eden Karhasanuşağı sakinlerinden Kahramanmaraş Büyükşehir Belediyesi İl Encümen Azası Ali Demir ve Tarih Araştırmacısı Ali Gültekin Biniş Bey’lere teşekkür ediyorum.

















Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Mehmet GÖZÜKARA 2 hafta önce

Emmim oğlu;kalemine ve yüreğine sağlık.
Rabbim, Başta vatanı, bayrağı,istiklali ve istikbali için Can veren şehitlerimiz olmak üzere, kalleşçe ve kabbelerin uşağı olan insanlıktan nasibini almamış hainler kurşunları ile.
Vatan bayrak sevdasıyla yoğrulmuş olan yerlerinden, yurtlarından vede canlarindan olan tüm vatandaşlarımıza.Alahtan rahmet diler, Rabbim birliğimizi bütünlüğümüzü daim etsin, Tüm güvenlik güçlerimizi Muzaffer eylesin içte ve dışta ki hainleri ve sempatizanları her iki cihanda rezil eylesin.

Avatar
Sezai Çiçek 2 hafta önce

İnsan eşrefi mahlukat olarak yaratılmış olmakla birlikte, kimileri esfeli salihine yuvarlanır yapıp ettikleriyle. Devlet kalleşlik, terör ve kan dökmekle mbkurulmaz. Devlet, önce şairlerin yüreklerinde kurulur. Ve şairler devleti gül yüzlü mısralarıyla büyütür. Zalimlerse hem dünyada hem ukbada kaybeder. Allahtan başka galip de yoktur.

Avatar
Kürşat Ali Yıldırım 2 hafta önce

Mehmet Ağabey gönlünüze inşirah, kaleminize bereket niyazımla; fevkalede olmuş...

Avatar
Ramazan Kılıç 2 hafta önce

Okurken o ani yasiyor insan. Güzel bir yazi vefali ve duyarli bir insanin kaleminden sadır olabilecek bir anlatim. Kalemin var olsun.

Avatar
Rahmi Güllü 1 hafta önce

O kara günü çok iyi hatırlıyorum,hastaneye kan vermeye gitmiştim,yaralıları görmüştüm,Karahasanuşağı’nı çok seven Kahramanmaraş Milletvekili Sayın Ülkü Söylemezoğlu ile başsağlığı ziyaretine gidip acılarını paylaşmıştık,Mehmet Bey; olayı anlatışınız ve şiirlerinizi gözlerim yaşararak okudum,o günleri tekrar yaşadım,sizi tebrik ediyor başarılar diliyorum,sağolun.

Avatar
Osman Gökçe 1 hafta önce

Kaleminiz hep yazsın dileğiyle. Sevgiler

banner1