banner67

Geçen gün öğrencinin biri, “Hocam ders aralarında sürekli adam olmaktan, iç başarıdan, özsaygıdan, manevi zenginliklerden bahsediyorsun. Bazen bunları kendinizi teselli etmek için kullandığınızı düşünüp bu tür özellikler yerine ben de müsteşar olsaydım genel müdür olsaydım daha iyi olurdu diyerek pişmanlık duyduğunuz olmuyor mu?” diye sordu.

İnsanın iç başarısı bilgi, sevgi, erdem, özgüven, öz saygı, iç barış özellikleri ile dış başarısı olan servet, şöhret ve makam bir tahtırevalli gibidir. Birinde yükseğe çıkarsanız diğeri hep aşağıda ve önemsiz kalır. Bizi gerçek insan yapan ve mutlu eden şey dış başarıdan ziyade iç başarılardır. İç başarılarda sevginizi bilginizi, erdeminizi dağıtarak çoğaltırsınız, sizi iyiliksever yapar. Dış başarılar ise deniz suyu gibi içtikçe susuzluğunuzu artırır, paylaşmaktan ziyade biriktirmeye daha fazlalaştırmaya yöneltir, sizi egoist yapar.

Eğer siz makam, mevki, servet, şöhret yerine sevgiyi, bilgiyi, erdemi olan iyi, doğru ve güzel insan olmayı tercih etmişseniz pişmanlık duymazsınız. Eğer makam, mevki, servet şöhreti istediğin halde elde edemiyorsan, bu sana ızdırap verir. Pişmanlık verir. Değer sistemini dış başarıya yani servete, şöhrete, makam ve mevkiye göre oluşturmuşsan, yüksek mevkilere gelemediğin, zengin ve şöhret olamadığın için kendini değersiz hissedersin.

La Bruyere, Karakterler isimli kitabında “Zengin olanların zenginliklerine imrenmeyelim. Çoğu zenginliği karşılığında kimi dinlenmesini, kimi sağlığını, kimi de namus ve vicdanı ortaya koymuştur. Böyle bir alışverişte ise hiç kar payı yoktur” der.

Dış başarılara dışardan baktığımızda lüks, şatafat görürüz. Büyük makam odaları, sekreterler, makam arabaları görürüz. Ama bu ödülün arkasındaki bedeli göremeyiz. Bu bedel bazen ilkeleriniz, bazen namus ve vicdanınız, bazen erdeminiz, bazen kişiliğinizle ödenmiştir. Başkaları bilmese bile bu ödenen bedelin ne kadar ağır olduğunu kendiniz bilirsiniz.

Bir gün, bir milletvekili ve mülkiye müfettişi arkadaşla bir kitapçıdayız. Milletvekili okuyacağı kitaplarda benim tavsiyemin olup olmadığını soruyordu. Mülkiye müfettişi arkadaşım şaka yollu “Bırak ya okuyup da ne olacaksın? Durdu okudu da ne oldu?” diye söyledi.

Sonra ben de düşündüm, evet kitap okumayı severim. “Okudum da ne oldu?” sorusunu kendime sordum. Önemli bir kariyerim yok. Maddi anlamda zengin de değilim. Sonra Anton Çehov’un zenginlik üzerine öyküsü geldi. Sanırım sorunun cevabını bu öykü veriyor.

“Rus soylularından iki zengin delikanlı bahse tutuşurlar. Bunlardan biri yirmi yıl kapalı bir yerde, yalnız kalabilirse, bahsi kaybeden ona büyük bir para verecektir. Yirmi yıl tek başına kalmaya dayanamayıp çıkan ise, bahsi kaybedecek ve o diğer arkadaşına büyük parayı ödeyecek. Kapalı kalanın her İstediği kendisine verilecek. Kapısında da bir nöbetçi bulunacak.

Soylu delikanlılardan biri, tek penceresi, tek kapısı olan bir yere kapatılıyor. Kapıda nöbetçi bekliyor. Delikanlı bir süre sonra kitap istiyor. Ve gün geçtikçe kitap isteğini arttırıyor. Ve içeride ha babam okuyor. Öylece yıllar geçiyor.

Bu arada, öteki delikanlı kumarcılığı ve uçarı yaşantısı yüzünden zenginliğini yitirmiş, sıfırı tüketmiştir. Bütün umudu, kapalıdaki arkadaşının, tek başına yaşamaya dayanamayıp kapalı olduğu yerden çıkması ve onun da bahsi kazanıp paraya konması. Kapalıdaki arkadaşını kaçmaya kışkırtmak için de türlü çareler düşünür. Nöbetçiye görmezden gelmesini söyler. Kapıyı açık bıraktırır, ama ne yaptıysa boşuna. Arkadaşı içeride okuyordur ha bire.

Yirminci yılın son gecesi, artık son çare, arkadaşını öldürecek ve buna bir intihar süsü verecek. Hani yalnızlığa dayanamayıp, canına kıymış gibi. Böylece bahsi kazanıp parayı alacak. O niyetle, sabah, gün doğmadan önce arkadaşının kapalı olduğu yere girer. Ama içerde yok. Pencere de açık! Tamam, demek kaçmış. Parayı alacak öyleyse. Ne o? Masanın üzerinde arkadaşının kaçmadan önce kendisine yazıp bıraktığı bir mektup:

"Tek başına burada yirmi yılı doldurmama bir saat kala buradan ayrılarak, seni bana para ödemekten kurtarıyorum. Çünkü yirmi yıldır okuduğum kitaplarla öyle zenginleştim ki, bana vereceğin büyük paranın gözümde hiç değeri kalmadı. Sana teşekkür ederim."

Meşhur hikaye. Baba oğluna “Sen adam olmazsın” der, ama çocuk okur, vali olur sonra babasını ayağına çağırır. “Baba bana adama olamazsın diyordun bak ben vali oldum” der. Babası, “Oğlum ben sana vali olamazsın demedim, ben sana adam olmazsın dedim. Halen adam olmamışsın babanı ayağına çağırıyorsun” der. Çünkü baba irfan sahibidir, adam olmanın makam ve mevki sahibi olmaktan daha önemli olduğunu bilir. Ama çocuk irfanı ve erdemi onu kavrayamaz.

Ben de o hikâyedeki gibi adam olmayı bir zorunluluk değil bir tercih olarak benimsemiş ve bütün makam sıralamasının adam olmanın altında sıralandığını düşünüyorum. Bir pişmanlığım olmadığı gibi aksine memnuniyetim var.

 

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner111

banner116

banner115