banner136
 
Makale
 
UN SANDIĞINA GİRENLER                                                                                                                                                                   
Dr. Cemil Gülseren
Kültür Ü. Fen Edebiyat F. Öğretim Üyesi
Bakırköy-Ataköy-İst. 
               


 

Elbistan mahalli basınının kurucu-öncü ismi, mahalli kültürün yaşatılması yolunda canla başla çalışan gazeteci, yazar, şair aslen Darende-Yenice Mahallesinden Elbistan´a yerleşmiş olan Mehmet Göçer ‘Un Sandığı´ başlıklı kitap serisini yediye çıkardı. Un Sandığı 6 ve Un sandığı 7 kitaplarını okuyup inceleme imkânı buldum. Bölge kültürünün yaşayan tanıklarından bizzat derlenmiş, yaşanmışlıklar gâh hikâye, gâh hatıra tadında bir solukta okutuyor kendini.  Kitabın sayfaları arasında gezinirken, kendinizi köy odası sıcaklığında, muhabbetli dostların yarenliğini, gurbete düşüp de kavuşanların yakınlığını yaşıyor sanırsınız. Anlatanlar, anlatılanlar içimizden birileri. Özellikle öne çıkarılan, rol verilen, yapmacık tipler yok. Neyse o. Şu anda yaşları 88 ve daha üzeri olan Mehmet Göçer gibi halk tipi yerel araştırmacı yazarlar İdealleri, fikirleri, azimli çalışmaları, kendi çapında halkı aydınlatma ve bilinçlendirme gayretleri içinde olmuşlar. Olmaya da devam etmekteler. Bu ‘alay´lı araştırmacılar, Anadolu´nun birçok şehrinde yıkılmamak için direnen kalelerin son burçları gibi görünür bana. Türkiye´nin hemen her il ve ilçesinde bu araştırmacılardan birkaç tane olmalı aslında. Olanlar da var, gidenler de. 


BU TÜR ARAŞTIRMACILARI MAALESEF  AKADEMİK DÜZEYDEKİ BİLİM İNSANLARI KÜÇÜK  GÖRMEKTE YA DA GÖRMEZDEN GELMEKTE. Şu meşhur alaylı-mektepli kavgası meselesi bu alanda da sürüp gidiyor. Oysa bunlar, halka akademisyenlerden daha yakınlar. Halkın ta içindeler. Bu kaleleri korumak zorundayız. Bu fikir emektarları kollanmalı. Emeklerine değer verilmeli. Onların yaptıkları ‘Sel önünden kütük kapmak´ tır. Yiten değerlerimiz, geleneklerimiz; ahrete göç eden insanlarımızla birlikte gidiyor. Bir nebze, bir tutam yakalama gayretidir bu kitaplar. Çok fazla disiplin, tertip beklemeyin. Bekleyen varsa otursun, yeniden seçsin, tanzim etsin. Bu kitapları okuyanlar ilk planda şöyle diyebilirler. Anılar, hikâyeler üst üste yığılmış. Öyle de denebilir.
                7. Cilde ulaşan UN SANDIĞI kitaplarının içerisinde renkli, ibretlik ya da düşündürücü, kimi zaman da güldürücü hatıralar, anlatılar genç yazarlar tarafından ‘Dizi filim´ yahut ‘kısa filim´ formatında senaryolaştırılabilir. Burada benim görüşüm dahası önerim şudur: Bu yayınlanan yedi kitap içerisinden, üsluptan ödün vermeden, yerel ağız özelliklerini bozmadan, mahalli söz varlığını değiştirmeden ‘seçilmiş´ bir cilt oluşturulabilir.
                Giden gidiyor, kalan yazıdır, yazılandır. Bu kitaplarda bölgenin kültürel yapısının taşlarını görebiliyoruz. Hayaller, hakikatler dünden bugüne taşınmış. Okunursa anlaşılır; anlaşılırsa sevilir; sevilirse paylaşılır. Bu yeni neslin sosyal medya paylaşımlarına benzemez. Onlar suya yazılmış gibi buhar olur uçar gider. Anlıktır. Adı üstünde cama yazılan yazı. Ha kuma yazmışsın ha cama. Bir gün sonra yazan da paylaşan da unutur.
                Kitapta bu coğrafyanın söz değerlerine, deyimlerine, tekerlemelerine, kalıp sözlerine, deyişlerine, manilerine de rastlayacaksınız. Öğüt tarzı hatırlatmalara sık sık sayfa altlarında yer verilmiş. Malum bizim dualarımız hep şiir gibi olur. O kandillerde, hatimlerde okunan dualar kafiyeli, redifli adeta şiir gibi okunmuyor mu? Un Sandığı 6´nın 27. Sayfasında Yenice´de, merhum Hulûsi Efendi´nin de katıldığı yemekte yapılan dua: “Bu hanenin halısını hasır, ineğini kısır, ekmeğini mısır, evladını esir etme Ya Rabbi.Âmin.” Daha sonra ‘Sürmeli´ lakabıyla ünlenmiş Hulûsi Efendi Divanının gazelhanlarından Duran Bak bu duaya küçük minnacık bir ekleme yaparak okurdu: “Sizlena, bizlena, tezlena, Allahümme müyessirlena…” ile başlar. Duanın sonuna “…horantasını(ailesini) fısır fısır etme Ya Râb…”ile bitirirdi. Altıncı kitabın altmışıncı sayfasında Dişçi Hulûsi(Ünsal), Şair-i Âzam Hulûsi Efendi´den dinlediğini nakleder: “Meczuplarla Allah arasında perde yoktur. Alay geçip sinirlendirmeyiniz. Bunlar yıkar ama yapamazlar.”
                Erzurum Atatürk Üniversitesi öğrencisi A. Yıldırımlar, hocası Selahattin Olcay´ın verdiği ağız derlemesini yaptığı zaman Güneş Nene´nin söylediklerini aynen aktarmak istiyorum: “…Oğlum, bu sözümü iyi dinle; çocuğunuz dünyaya gelince, kırk günlük iken gözlerine bir gün ekmek bağlayarak uyutunuz…” Hocası : ”Bu nedir, nedendir? Git sor bakalım.” Der. Talebesini ikinci kez Güneş Nene´ye yollar. Delikanlı sorar; Güneş Nene söyler? Görelim ne söylemiş?: “Oğlum Abduvahip; insan ne kadar zengin olsa, bir türlü gözü doymaz. Bu sabi yaşta bir gün gözüne ekmek bağlayarak uyutulursa, gözü doyup hırslı olmaz. Aç gözlü olmaz. Onun için göze ekmek bağlanır.” (Un Sandığı 6, s.142.)
                Siz şimdi ne arıyorsunuz? Ekmek mi, sabi mi? İşte böyle dostlar şimdi ne ekmek saf kaldı ne de sabiler? Doktorunu dövenler, öğretmenini öldürenler, karısını öldürenler, şiddete doymayan nesiller! Neydik. Ne olduk? Nereden nereye geldik? Bu tür kitapları bu yüzden okumalıyız, anlamalıyız, yaşamalıyız. Yaşananları anlatmalıyız. Mehmet Göçer´e teşekkürler. Kalemine sağlık, gönlüne sağlık.
 
 
 
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner129

banner116