banner136


I.BÖLÜM
- Maraş’ta Bir Dergi Çıkarmak -


1980 İhtilâlinin ardından sokaklar sakinleşmiş, insanlar bir taraftan içinden geçtikleri nice ihanetler, kanlı çatışmalarla bulanık dönemin muhasebesini yaparken, bir taraftan da herkes kendi meşrebine göre tatmin arayışlarına girişmişti. Meselâ, Anadolu şehirlerinde birden bire birtakım Tarikat merkezleri konuşulmaya ve halktan yahut okur-yazar insanlardan bazılarının bu merkezlere otobüs dolusu gidip geldikleri duyulmaya başlamıştı. Bizim coğrafyamızda Adıyaman/Menzil ile Malatya/Darende hareketliliği bu anlamda zikredilmeye değer. Mistik/tasavvufî cereyanların tarihî oluşumuna da uygun bir olgudur bu husus: Siyasî-sosyal baskıların arttığı, katı otoriterliğin hâkim olduğu dönemlerde (Batıda olsun, bizde olsun), insanların “içe-dönmeleri”yle birlikte hep bu tip oluşumlar zuhur etmiş ya da mevcut olanlar artmıştır. Bir taraftan İhtilâl idaresinin ülkede “kuş uçurtmadığı” söz konusuyken, bir taraftan da bu işlerin – sözde gizli gizli – artışı ilginçtir. (O kadar ki, o zamanlar çıkan bir söylentiye göre, M. Güvenlik Konseyi lideri Org. Kenan Evren bile, ağır hasta olan karısının şifa bulması için Menzil’le temas kurdurtmuştur!... Bu arada, o sıralar benim çalıştığım okulun - 20 yıllık öğretmen olan – “Menzilci” baş muavini, ihtilâlin sanırım birinci yılında ilk re’sen emekli olanların halkasına dâhil edilmiştir, ki ayrı hikâye…)

Demek istediğim, ANAP’ın tek parti iktidarına rağmen 12 Eylül şartlarının psikolojisi hâlen de tam ortadan kalkmamışken, şair ve yazar bolluğu ile meşhur Maraş’ta, okuyup yazma heveslesi çoğunluğu genç sayılan öğretmenler olarak bizler, yukarıda andığımız mistik tatmin arayışları yerine daha fazla dergiler takip etmek, kitap imza törenlerine aracılık etmek vs. girişimleriyle kendi hayatımıza renk katmak istiyorduk, şimdi anladığımıza göre... Meselâ, çalıştığım lisede ilâve yaptıklarımız arasında, farklılık arayan öğretmenler olarak bir araya gelip merkez şehirlere nitelikli kitaplar, musikî kasetleri ısmarlamak gibi işler de böylesi canlılık örnekleri arasındaydı.

Biz böylesi işlerde küçük tatminler ararken, hemşehrimiz-ağabeyimiz, aile dostumuz, o yıllar peş peşe şiir kitapları yayımlanan Bahaeddin Karakoç ise sanat hayatının verimli zamanlarını yaşıyordu. Birkaç yerden ödüller filan da aldı; Kayseri Sanat Derneği (KASD) bunlar arasındaydı (1983). Bu yıllarda arkadaşımız Ali Akbaş ile Alper Aksoy’un yönetiminde Ankara’da çıkan Doğuş Edebiyat dergisi de takip ettiğimiz vasıflı dergilerdendi. Hatta oraya ben de bir yazı göndermiştim (1983 veya 84 olmalı); hatırladığıma göre Kayserili bir arkadaşın (ismi sanırım, Ahmet Kaplan olacaktı), adı geçen derneğin ödülünü almak üzere bu şehre gelen Cemil Meriç hakkında – tören sonrası Kayseri kökenli dergilerden birinde çıkan - tahfif edici bir yazısına karşılık polemik çıkaracak türden bir yazıydı. Fakat sonradan öğrendiğime göre, derginin yayın Kurulunda bulunan Kayserili akademisyen bir arkadaş çok çaba sarf etmiş ve Kurul üyesi Ayvaz Gökdemir rahmetlinin de desteğini alarak yayımlanmaktan alıkoymuştu. (Bunu bize, yaklaşık bir yıl sonra Doğuş Edebiyat’ı ziyaretimiz sırasında, o zamanlar keskin ve genç bir “ülkücü” olarak Derginin işlerine koşturan Nihat Genç, anlatmıştı.)

II.BÖLÜM
Dolunay’ın Doğuşu


Efendim, “okuma-yazma işleri” kendimizce bu minval üzere giderken, 1985 yılının güz aylarında, Maraş’ta bizim gibi okuyup-yazma hevesinde olan ve Bahaeddin Karakoç’un etrafında bulunan sekiz-on arkadaş, önemli ölçüde başarılı örnekler veren Kayserili yazarların o yıllar çıkardıkları dergiler gibi, bu şehirde bizim de bir dergi çıkarmaya niçin tevessül etmediğimiz konusunu gündeme getirip tartışmaya başladık. Sık sık bunu konuşuyor, tartışmaları Bahaeddin ağabey ekseninde yürütüyorduk. Yakınımızda hazır, meşhur şairimiz Bahaeddin Karakoç varken, o yıllar Sağlık Teşkilatından yeni emekli olmakla bütün zamanını böyle bir işe ayıracak durumda iken, her İstanbul’a-Ankara’ya gidip gelişinde falanca meşhur şair-yazardan nice haberlerle iştihamızı da körüklüyorken, bir organizasyonla biz de burada bir dergi çıkarma işini niye düşünmüyorduk? İmam-Hatip’te çalışan (ilâhiyatçı) Fazıl Tiyekli ile (Türkçeci) Abdulhakîm Eren, Teknik Lisede çalışan (felsefeci) bendeniz, sık sık Bahaeddin ağabeyle bir araya gelip konuştuğumuzu hatırlıyorum. O günler öğretmen (Türkçeci) şair Arif Eren’in de ayni konuda, Bahaeddin ağabeyle birlikte hareket ettiğini öğrendik. Ayrıca Bahaeddin ağabey, başkaca genç öğretmenlerin, yazmaya hevesli gençlerin de kendine yardıma hazır bulunduklarını, yazı, şiir, desen vereceklerini söylüyordu. Bir müddet sonra bunlardan önemli birisinin (edebiyatçı) Ali Yurtgezen, diğerinin (öğretmen-ressam) A. İhsan Aslantürk ve bir üçüncüsünün (bir kurumda memur) Ahmet Doğan (sonra “İlbey” adını da taktı) olduklarını öğrenecektik.

Dergi çıkarmaya karar verince, finansman konusunu elbette en başta düşündük, ama çoğu memur 5-10 kişinin aylık nakit taahhüdünden ileri somut bir varlığının olmadığını görüyorduk. Tabii bir de ne kadar yapabilirsek yıllık abone plânımız vardı.

Dergi için mekân ararken, o sıralar Türkçe öğretmenliğinin yanında ilâve bazı işler yapmak için bir yazıhane kullanan öğretmen arkadaşımız Faruk Paksoy’un da dergi tasarımızla yakından ilgilendiğini gördük; o kadar ki, Trabzon caddesi Akdeniz apartmanındaki kendi yazıhanesinin asma katını kira bedeli istemeden bize tahsis edecek kadar… Hatta Faruk bey, Maraş’taki iş çevresi arkadaşlarından reklam da vaad edince, şevkimiz ve ümidimiz bir kat arttı. Parasız-pulsuz bir yazıhaneye kavuşmuştuk. İş, organize olmaya ve dergiyi çıkarmaya kalmıştı. Dergi adı için üst üste yaptığımız toplantılarda birkaç isim üzerinde anlaşmıştık. (Şimdi adları aklımda değil; fakat bir teklif de ben yapmıştım: Yeni Tavır. Bahaeddin ağabey, “felsefî” bir ad olduğu cihetle mesafeli durmuştu galiba.)

Derginin Vilâyete bildirilmesi aşamasında, meğer bizden habersiz adını da kendi koymuştu: Dolunay. Hepimiz de beğenmiştik. Şiiriyetli ve güzel bir addı; adıyla müsemma, edebiyat ve sanat ağırlıklı bir dergi olacağı da belliydi. Ve 1986 Ocak ayına çıkmak üzere bütün hazırlıklar yapılmıştı. Sanırım 300 küsur civarında bir abone planımız da ortaya çıkmıştı (sonra, yanılmıyorsam azamî 400 gibi bir rakam var hatırımda). Eğitim camiası yanında okumuş-esnaf diyebileceğimiz eczacı, mühendis, doktor v.b. arkadaşlar da bize bir miktar abone olmuş ve bulmuşlardı.

Aralık ayının ortaları gibi yazılar toplandı, çoğu yukarda andığımız arkadaşlardan müteşekkil bir Yayın Kurulu oluşturduk: Bahaeddin Karakoç, Arif Eren, Fazıl Tiyekli, Ali Yurtgezen, Abdülhakîm Eren, Faruk Paksoy ve Mustafa Kök. Belki hatırıma gelmeyen bir-iki arkadaş daha vardı. Sahibi ve yazı İşleri müdürü elbette B. Karakoç olacaktı. Bir gün oturup ilk sayıya girmesi muhtemel yazı ve şiirleri Kurul olarak okuyup değerlendirdik. Yayın sırasını tabii Bahaeddin ağabey belirleyecekti. Son haftaydı galiba Bahaeddin Bey’i derginin basımı için Ankara’ya gönderdik. Dizgisinden tashihine kadar baskı yükü de onun üzerine kalmıştı. O sıralar İstanbul’da mimar olarak çalışmaya başlayan oğlu Enver’den, sanırım Ankara’daki diğer bazı gençlerden de destek gördüğünü öğrenmiştik, ama kimlerdi, şimdi hatırlayamıyorum. Yalnız, yakın arkadaşlarımız oldukları için Ali Akbaş ile Bayram Bilge Tokel’den haberler getiriyordu. Nihayet planladığımız gibi 1986 Ocak ayının başına dergi yetişti. Bir şafak vakti getirmişti Dolunay’ı. O zaman arabası olan çok insan yok, malûm. Bizlerden sadece Abdülhakim Bey’in bir arabası vardı; sanırım o karşılamıştı kendisini Garajda. Ama birkaç kişi daha okula gitmeden sabahın ilk saatlerinde Dergi yazıhanesine koştuğumuzu hatırlıyorum. Hepimizde bir heyecan… Aç insanların fırından çıkan sıcak ekmeğe saldırışı gibi paketleri açtık. Ne kadar da güzel görünüyordu gözümüze, kuşe kâğıt dış kapak üzerinde koyu lâcivert dolunay başlık figürü ile süzülmekte olan turna deseni (dördüncü sayıdan itibaren çift turnaya dönüşecek). Başlık altında, kökleri açıkta, sarmaşık halde birbirine dolanmış, Enver Karakoç çekimi nefis bir ağaç resmi; altında yazarlar kümesi. (Dolunay, aylık fikir ve sanat dergisi, sayı:1, 1 Ocak 1986, kapaklar dâhil, 36 sayfa.)

III.BÖLÜM
“Manifesto”muz


Yazılar Bahaeddin Karakoç’a ait - çıkış serüvenimizi anlatan okuyucuya mektup türünden - bir yazıyla başlıyor, ayni zamanda Derginin “manifestosu” niteliğinde, Dolunay imzalı: “Özenti Değil Özden”. İddialı “Manifesto”yu bir-iki satırla özetleyelim:

“Sanayi atıklarıyla, önce sular kirlendi. (…) Sonra, (…) hovardaca akaryakıt tüketimi yüzünden havalar kirlendi. Kısır politik çekişmeler yüzünden gönüller kirlendi. (…) İnsanoğlu ay’a uçmakla aylı düşler, hülyalar kirlendi. (…) Beride önce kelimelerle oynadılar (…) “Eski” dediler, “arı” dediler bizimkiler; “ileri” dediler, “geri” dediler; (…) bir yabancılaşma uğruna nice kültür değerlerimizi boynuzladılar (…). Dil kirlendi, (…) dil anarşisi, nice anarşilere öncülük etti. (…) Lügatler kirlenmişse, sanat, edebiyat ve kültür de o oranda kirli sayılmalıdır. Kirli bir sanat, edebiyat ve kültür ise ancak sömürge sanatı (…) çerçevesine sığar, millî kültür çerçevesine değil.” (…)

“Paris, sömürge kanlarıyla canlılığını korumaya çalışan çok kimlikli (..) bir burjuva sanatçıları ocağı. Moskova (SSCB’nin Moskova’sını kastediyor. mk), Tolstoy’u, Dostoyevski’yi, Pasternak’ı, Soljenitsin’i inkâr eden bir Allahsızlar, katiller mektebi. (…) Atina, hâlâ boyanma ve boyama sanatını devam ettiren histerik bir kurtizan, cılk bir batı sentezi… Londra, beynelmilel Yahudi hesabına çalışan bir dedektif ofisi. Bizim dışımızdaki ve bize yabancı her yer ve her şey öyledir.” (…)

“Burası Kahramanmaraş… Çok çileli zamanlar yaşamış, ama yiğitliğine hiçbir zaman gölge düşürmemiş bir Anadolu kenti. Burada, bizim de söylenecek sözlerimiz, sergilenecek özlerimiz var. İstiyoruz ki, sesimiz, ışığımız, dağları ve ufukları sıyırsın. İşte DOLUNAY, bu gaye için açılan ilk bayraktır. Evet, DOLUNAY, Türk-İslâm boyutlu sanat, edebiyat ve kültür serenine asılan bir inanç bayrağı. (…) Müslüman Türklerin yaşadıkları bütün mukaddes topraklara, iman coğrafyalarına sevgi ve selâmlar uçuran bir ılık yürektir. (…) Dede Korkut’tan, Yunus’tan (…) Âşık Veysel’e bir öz emanet taşır sürekli olarak: Toprak sesi, bayarak sesi, ezan sesi, insan sesi… Ve yeni zamanlara, yeni mekânlara nakşeder bu kutsal emanetleri.”

“DOLUNAY, çıktığı sürece, Türk diline, Türk edebiyatına ve Türk kültürüne, kirlenmeden, kirletmeden (…) hizmet etmeyi bir ülkü borcu sayar. (…) Özenti değil, özden sesleniyoruz: Yolumuza duvar örmeyenlere bin selâm olsun!”

Görüldüğü gibi “manifesto”nun çerçevesi gayet net: Batı’ya ve batılılaşmaya mesafeli, zamanın Moskova’sına “Allahsızlar ve katiller mektebi” diycek kadar haşin, maddede ve mânada kirlenmiş ve kirletmiş her şeye düşman, Türk-İslâm kültürüne, Müslüman Türklerin yaşadıkları bütün coğrafyalara ve oralardaki değerlere dost; Dede Korkut’tan günümüze, toprağın, yani vatanın, bayrağın, ezanın sesiyle ruhu dokunmuş insanın sesini öz emanet bilip nakşetmek yeni zaman ve mekânlara. Yani millî bir fikir, edebiyat ve sanat, millî ve kirlerinden arınmış bir kültür arayışı... Karakoç’un söylediklerinin ara satırlarında söylemek istedikleri, kast ettiklerini de okursak, 12 Eylül öncesi ideolojik ortamın yarattığı ideolojik sanat ve edebiyat hayatının eseri olan kirlenmeye karşı kendilerinin sanatı ve edebiyatı oralara bulaştırmadan, geçmişten günümüze milletin kutsalları ışığında yapacakları vaadidir, diyebiliriz. B. Karakoç, Dolunay’ın ilk sayısından sonuncusuna kadar bu arayışına sadık kalmaya özenmiştir, yaşadıklarımız ve bildiklerimiz kadarıyla. Biz şâhitlik ederiz. Ne var ki, genel okuyucu nezdinde biz “taraf” olarak gözükeceğimiz için, asıl bu konuya objektif bakacakların ne düşüneceği, hatta otuz yılı aşkın bir zaman sonra üç yıllık Dolunay koleksiyonu üzerine akademik inceleme yapacak olanların ne diyeceği önemli. (Henüz yapılmış bir araştırma var mı, açıkçası bilmiyorum.)

IV.BÖLÜM
Yazarlar, Yazılar, Yankılar


Başlamışken ilk sayıdaki diğer yazar ve yazıları da sıralayıp ilk yankılarına da okunalım:
Sırayla Mustafa Kök’den “Osmanlıyı Doğru Anlamak Meselesi” başlıklı makale, Aysen akdemir’den “Hasret Kaldık Bayramlara” başlıklı şiir, Arif Eren’den “Yaralar Sevgiyle Sarılmalı” başlıklı şiir, Sait Yaylalı’dan (B. Karakoç müstearı) “Sanat ve Edebiyat Ödülleri Ya da Gazoz Şişesi Kapaklarından Boyalı Madalyalar Üstüne” başlıklı eleştiri, Fâzıl Tiyekli’den “Kur’an Ahlâkı” başlıklı makale, Hasan Lâtif Sarıyüce’den “İlkler” başlıklı şiir, Ali Yurtgezen’den “Günümüz Mizahı Yahut Basınımızda Arabesk” başlıklı makale, Bahaettin Karakoç’tan “Konuşan Parmak İzleri” başlıklı şiir ve üstünde A. İhsan Aslantürk’ten bir desen, Ahmet Doğan’dan “Türk Fikir Hayatının Farklı Çizgileri ve Aydınların Durumu” başlıklı makale, Şükrü Karaca’dan “Ömrüm Oldukça” başlıklı şiir ve üstünde yine Aslantürk’ün bir deseni, Arif Eren’den “Derin Yara” başlıklı hikâye tahlili, Seyit Ahmet Kutuzman’dan “İki Mevsim Arası” ve Kul Hamit’den, “Dağlar” başlıklı üst üste şiirler, H. Ali Uyduran (sonra Özturan)’dan “Kan Dâvası” başlıklı hikâye, Çiğdem Artar’dan “Zamansız” başlıklı şiir ve üstünde Oğuz Karakoç’tan bir desen, Yusuf Mardin’den “Meltemle Rüzgâr” başlıklı şiir ve üstünde bir desen, nihayet “Genç Kelemler” sayfasında İlkay Ergenoğlu’dan “Zafer Hayatın Kendisidir” başlıklı bir deneme… Ön kapağın iç sayfası üst kısmında Ankara ağırlıklı “Kültür ve Sanat Haberleri”, en altta Derginin künyesi. İç ve kapak baskıları, Ankara matbaaları.
Arka kapak iç ve dışta birer reklâm (son sayfada da iki reklâm mevcut) hepsi Maraş menşeli. Yazı, şiir ve diğer ürünlerin nerdeyse yüzde sekseni Maraş menşeli, diğerleri ise hemen hepsi B. Karakoç’un adı sayesinde kotarılmış Maraş dışından edebî ürünler… Derginin çıkışı sade bizler arasında değil, bütün Maraş okumuşları arasında heyecan yarattı. Dışarıdaki edebî çevrelerde de hayli ilgiyle karşılandı. Dergilerden başka gazetelerin edebiyat sayfaları da övgüyle bahsettiler. Taşrada böylesi nitelikli bir Edebiyat ağırlıklı derginin yayımlanmasının başarısına işaret ettiler. Bizim yayın kurulumuzdan olup da dışarılarda yazar-şair olarak tanınan Bahaeddin Bey ile Arif Eren’den başaksı yoktu. Geri kalan bizim takımın hemen hepsi aslında bal gibi “amatör” sayılırdık. Şahsen benim ve sanırım Fazıl Tiyekli’nin - hayli yazıp çizdiklerimiz olsa da - ciddî nitelikli ilk yazılarımız, Dolunay’da çıkmıştı, oysa yaşımız kırka merdiven dayamıştı (yani hayli gecikmeli yazı adamları olacaktık – olabilirsek tabii, nitekim olamadık.) Buna rağmen, o zamanlar profesyonel yazarlığını genç yaşta ispat etmiş ve Tercüman gazetesinin Kültür-Sanat sayfasını yöneten Beşir Ayvazoğlu’nun Dergimizi hayli öven yazısında biz “amatörler”e de yer vermesi, hepimizi adamakıllı umutlandırmıştı. Özetle şöyle diyordu B Ayvazoğlu, “Anadolu Dergileri” başlıklı yazısında: “Daha kapağından Karakoç’un titizliği fark ediliyor. (…) Her Anadolu şehri, ayrı bir kültür merkezi olma kapasitesini taşıyor. Esasen kültürü yaygınlaştırmanın başka bir yolu da yok. Dolunay’da – kılıcı biraz keskin görünmekle beraber – biz bu samimiyeti ve hassasiyeti bulduk. “Özenti Değil Özden” başlıklı ilk yazıda, Dolunay’ın misyonu şöyle açıklanıyor: Türk-İslâm boyutlu sanat, edebiyat ve kültür serenine asılan bir inanç bayrağı.” Mustafa Kök’ün “Osmanlıyı Doğru Anlamak” adlı yazısı, ölçüleri teşekkül etmiş bir kafanın ürünü. Osmanlı’nın çok zaman yanlış anlaşıldığını örneklerle açıklayan Mustafa Kök, “geleceğimizin sırrı geçmişimizdeyse Osmanlıyı doğru anlamak gerek” diyor. Said Yaylalı imzalı yazı ile “Günümüz Mizahı ya da Basınımızda Arabesk” yazıları da dikkate değer.” (Yukarıda belirtmiştik, Yaylalı adı Karakoç’un müstearıydı, diğer andığı yazı da Ali Yurtgezen’e ait olanı.) Sonrasında Ayvazoğlu, Dolunay’ın bu ilk sayısındaki diğer şair ve yazarların adlarını sıralıyordu. (Tercüman, 12 Ocak 1986, s.12). B. Ayvazoğlu’ndan ibaret değil, hemen Ocak ayıdan başlayarak devam eden bir Dolunay ilgisi hep olageldi. Şair O. Olcay Yazıcı, Türkiye gazetesi Kültür-Sanat, keza Serdar Yakar Millî Gazete Kültür ve Sanat sayfalarında, Erguvan, Türk Edebiyatı, İlim ve Sanat, Boğaziçi ve Güneysu dergileri, kültür-sanat haberlerinde sitayişle bahsettiler. Serdar Yakar, “Dolunay, bir taşara dergisi olmasına rağmen büyük şehirlerde yayımlanan birçok dergiye taş çıkartacak bir dergi. Ciddî bir çalışmanın ürünü” diyordu. (Yakar, Dolunay Esintisi ve B. Karakoç, K. Maraş 2015, s.30.) Türkiye’nin ilk Kültür Bakanı Talat S. Halman, Karakoç’a Amerika’dan yazdığı mektupta “Dolunay’ı ve sizi heyecanla kutlarım. İçindeki yazılar ve şiirlerle, görünüşüyle enfes bir dergi. Eminim, Dolunay Türk düşünce ve edebiyat âlemine, önemli katkılarda bulunacak” diyordu. (Dolunay, B. Karakoç, “Hedefe Doğru”, S. 4, s.3.) Ayrıca o zamanın meşhur kadın romancıları Emine Işınsu ile Sevinç Çokum’un Dolunay ile yakından ilgilenmeleri, özellikle Işınsu’nun yazdığı uzun mektubu hepimiz için moral kaynağı olmuştu. Işınsu, “Karakoç ağam” diye hitap ettiği Bahaeddin beye – Töre’den kaynaklı tecrübesiyle ve eğlenceli bir üslupla - hem matbaa-hurufat ve kâğıt derdinden para denkleştirmesine, tembel, kaprisli yazarlardan yazı beklentilerine, hele hele “okuyucu denen”, “yedi başlı, yedi başında yetmiş iki ağızlı, yetmiş iki ağzında yüz yetmiş iki dilli “velînimet”e kadar akla gelen-gelmeyen zorluklarını hatırlatıyor, hem de “ ‘yepyeni, güpgüzel dergi’ çıkarmanın tadına doyulmaz zevki”ni anarak “Hoş Geldin Dolunay” diyordu. (E. Işınsu, Dolunay, S. 5, s. 5.vd.)



V.BÖLÜM
Yayın Kurulumuz, Olgun Kişilikler, Genç Yazarlar


Önceki bölümde bir “Yayın Kurulu” teşkil ettiğimizi söylemiştik. İkinci sayımızın hazırlığında da yine Yayın Kurulunu topladık. Hikâyeler arasında bundan yirmi iki yıl önce vakitsiz kaybettiğimiz değerli dostumuz ve hikâyecimiz rahmetli Şevket Bulut’unki de vardı. Fakat kurgusu bazılarımızın (şahsen benim de) bazı eleştirilerimize maruz kaldı. Hikâyenin ekseninde, bir Sağlık Ocağında bir doktor, tabir caizse düpedüz iffet testine tâbi tutuluyordu. Türk Halkı böyle bir şeye asla tevessül etmez diye yayımlanmasına karşı çıktık, yeni bir hikâye göndersin, seve seve yayımlayalım dedik. Ama rahmetli bizlere kırıldı galiba, ne o sayıya yeni bir hikâye gönderdi ne de ötekilere… Benim fiilen bulunduğum bir buçuk yıl içersinde Dolunay yazıhanesine adımını da atmadı sanıyorum. Bir talihsizlik, Maraş’ta yaşayıp da hikâyeleri dışarıdaki dergilerde art arda yayımlanan Şevket Bulut’u, Dolunay yazarlığından mahrum etmişti (şahsen hâlâ üzülürüm).

Derginin ilgi çeken yayını, ikinci yılda da zenginleşen yazarlar-şairlerle kadrosuyla devam etti. İlk yıldan itibaren, şimdi ağabeylerinden önce rahmetliler kervanına katılan Karakoç kardeşler (Abdurrahim ve Ertuğrul beyler), geçtiğimiz kasım ayında talebelerinin 75. Yaşı için Elbistan’da “Saygı Gecesi” düzenledikleri arkadaşımız Ali Akbaş ile Sevgili Bayaram Bilge Tokel ve vakitsiz kaybettiklerimizden Şükrü Karaca güzel şiirleriyle dikkat çektiler. Fethi Gemuhluoğlu’nun ilginç mektuplarını da burada yayımladı Bahaeddin bey (ilki 1964 tarihli ve “Biz ezelden kardeşiz” diye başlıyordu.) Bazı genç arkadaşlarımız sanırım ilk “tahmis”lerini burada denediler. (Arif Bilgin arkadaşımızın, 13. sayıdaki Bahaeddin ağabeye ait “Kabul Et Beni” başlıklı şiirini tahmisi nefistir.) Londra’dan Yusuf Mardin, Amerika’dan Talat S. Halman, yazı ve şiirler gönderiyorlardı. Yurdun dört bucağından genç yazarlar tomar tomar yazı-şiir-hikâye denemelerini iletiyordu. Nazan Bekiroğlu’nun önce şiirleri, sonra ilk hikâyeleri bizim dergide çıktı (sonra öğrenecektim ki, Erzurum’dan Hocası olan Prof. Orhan Okay ağabey, onu Dolunay’a yönlendirmiş). Hikâyeleri Mustafa Kutlu’nun dikkatini çektiği için, İstanbul’dan Bahaeddin ağabey’e mektup yazıp onun kim olduğunu sormuştu. (Ezel Erverdi bey de Bahaeddin ağabeye mektup yazıp ilk kutlayanlar arasındaydı.) Şimdi meşhur olan başka şair ve hikâyecilerin de sanırım ilk dergileri Dolunay olmuştu. Şimdi galiba daha çok hikâyeleriyle tanınan Fatma Şengil’i, şiirlerinden hatırlıyorum. İlk imzası Doğuş Edebiyat’ta görülen Halime Toros ise bizdeki hikâyeleriyle dikkat çekiyordu. Ayrıca özellikle Azerbayacan’dan hayli şair ve yazar edebî ürünler gönderiyorlardı. Memmed Aslan, Abbas Abdulla, Memmed İsmail, ilk akla gelenlerdi. Prof. Faruk Sümer ile o zaman Doçent olan Refet Yinaç’ın ilgiyle okunan tarih üzerine röportajlarını yayımladık. İkinci yılımızda ünlü İtalyan Türkolog Prof. Anna Masala’nın “Hangi Yunus? Bizim Yunus” başlıklı harika tebliği, Dolunay’a kadar nerden ulaşmıştı? (Dolunay, S. 18, Haziran 1987.) Sonra kimi meşhur profesör, değerli bilim adamları olacak çok arkadaşın sanırım ilk yayın dergilerinden birisi Dolunay’dı. Mustafa İsen, Feyzullah Eroğlu, Recep Kök, Sadettin Yıldız, Mustafa Tatçı, A. Fuat Bilkan, Hüseyin Tuncer bunlar arasında sayılabilirler. Hüseyin Özbay’ın ilk güzel denemeleri bu dergide çıktı ve bu değerli arkadaşımız giderek usta bir denemeci oldu. Kayserili şair ve yazarlar, Muhsin İlyas ile arkadaşları da Dolunay’a gönderiyorlardı. İsimleri saymaya devam edersek, hâliyle sayfalar yetmez, en iyisi bu örneklerle kapatalım. Şunu ekleyelim: Bahaeedin ağabey, bendeniz ve diğer bazı arkadaşlar müstear isimle de yazılar yazıyorduk (benimki, “M. Abdullah Turhan” idi. Abdullah’ı babamdan, Turhan’ı küçük oğlumdan almıştım. Bahaeddin ağabeyin, “Yaylalı” sının kaynağı, şüphesiz Salavan dağının etekleriydi, ama “Said”i nerden aldığını sormak aklımıza gelmedi.)

Güzel başlamış, hep ciddi-ciddi, yazı kurullarıyla filân devam edeceğimizi düşünüyorduk. Ama üç veya dördüncü sayıdan sonra Bahaeddin ağabey yayın Kurulu’nu toplamaya gerek görmedi, kendi eğirip kendi dokuyordu. Kimse de ona niye toplanmıyoruz diye sormazdı, daha doğrusu soramazdı. Çünkü haşin bir tarafı vardı rahmetlinin (toprağına ağır varmasın, yakın dostları hep bilir); bazen kırıcı sözlerinden alınıp uzaklaşanlar olurdu; bazen bardağın taştığı noktada bizim gibilerin karşı cevap verdikleri de…. Şu var ki, çoğu zaman, sanırım nefis muhasebesi ağır basar, kırdıklarının gecikmeden gönlünü alamaya çalışırdı. (Sadece bir keresinde, ilâve faktörlerin de araya girmesiyle, ben Erzurum’a gittikten sonraki yıllarda yaklaşık bir yıl gibi küs kaldığımızı, sonra rahmetli eşi Hatice ablanın – bir taziyeyi bahane edip - aramızı bulmasıyla barıştığımızı hatırlıyorum. Şükür ki, vefatından birkaç ay önce helâlleştik. Benimki varsa bir daha, bin defa helâl olsun!)

VI.BÖLÜM

Başlayan Malî Sıkıntılar ve Âkıbetimiz


Hemen bir yılın sonunda malî sıkıntılar baş göstermişti. Başlangıçta birkaç reklâm alabilmiştik, giderek düşük ücretli reklâmlar da azaldı; gerisi harçlıklar ve harici desteklerle zor gidiyordu. Abone sayısını artırmak şöyle dursun, aynısını bile koruyamayacağımız anlaşılmıştı. Bir yılı doldurmak üzereyken bir toplantı yaptık; durumu müzakere ettik, sıkıntıları konuştuk, devamı çok fedakârlık gerektiriyordu, maliyetler de durmadan artıyordu. Müzakereler sırasında herkes çıkış yolu göstermekte zorlanıyordu. Kendim de söz alıp taşrada bu işlerin sürekliliğinin zaten zor olduğunu, herkesin “aferin”i ne kadar çok olsa da malî desteğinin az olduğunu, batmadan ve borç-harç içinde mahcup olamadan yayımlayacağımız bir beyanname ile “arımızla-namusumuzla” bir yılın ardından dergiyi kapatmamızın daha doğru olacağını, ama taşra dergiciliğine bu kadarla da olsa güzel bir armağan sunduğumuzu, bunun da bizler için gurur verici olduğunu – mealen – söylediğimi hatırlıyorum. Başta Bahaeddin ağabey olmak üzere, açıktan kimse bu sözlerimi desteklemedi, zorluklara rağmen devam kararı çıktı.

Bir yılın ardından 1987 Ocak ayının ilk haftasından itibaren, Bahaeddin beyin yazdığı mektuplar aracılığıyla, tam on adet Banka Genel Müdürlüğünden reklâm/ilan istedik, birisi hariç, cevap bile vermediler. Cevap veren İş Bankası ise “yanıtında”, “üzüntülerini” iletmekle yetiniyordu. Bahaeddin ağabey onun “yanıtlı” cevabına “binitli” bir karşılık yazdı. (Tam da böyle: “İlgi: 8 Ocak 1987 tarih ve 00126 sayılı yanıt yazınıza binit olarak” diyordu.) Öfkesinden bir küfretmediği kalıyordu nerdeyse. “Neden”ini şöyle sorguluyordu adı geçen bankadan: “1. Mason olmadığımız için mi? 2. Dilde, düşüncede, sanatta ve eylemde yozlaşmaya ve anarşiye çanak tutmadığımız için mi? 3. Pornografik yayın yapmadığımız için mi? (…) Aydınlatıcı ‘yanıtlarınızı’ rica ediyoruz.” Banka yöneticileri tabir caizse “zılgıtı yemişlerdi” ki, bu defa cevapları, “yanıtsız” oldu, yani bu kelimeyi kullanmadılar: “26 Ocak 1987 tarihli yazınızla ilgilidir” diye başlıyor, hayli“ilke”li mazeret sıralamakla beraber, bizim için en çarpıcı yanı, “yerel” yayınlara reklâm veremediklerini nazikçe ifade ediyorlardı. Benzer bir talebimize bir nazik cevap da Kültür ve Turizm Bakanlığından gelmez mi? Bahaeedin ağabeyin oraya kızgınlığı daha beter oldu, ama hiç de “haksız sayılmazdı”. Çünkü anlattığına göre, Bakanlığı ziyaretinde oradaki “dostları” Dolunay’a muhakkak bir miktar abone olacakları vaadiyle dilekçesini kendi elleriyle yazmışlardı. Ne var ki, hem de geciktirerek, “…. Kurulunda görüşülmüş ve abone olunmasına imkân bulunamamıştır” diye cevapladılar. Bir “zılgıt” da onlara çekti tabii. “Suçumuzu ve eksiğimizi bilmek istiyorum” diyor ve sıralıyordu:

1. Maddesi: “İşini bilir ve iş bitir çevrelerden olmadığımız için mi?” ( O günleri yaşayanlar, “işini bilir” ve “iş bitirir” sözleriyle nelerin kastedildiğini çok iyi anlarlar. Rahmetli Özal’a atfen “benim memurum işini bilir” ifadesi yaygın söylemdi.)

5. maddesi: “Dalkavukluğu beceremediğimiz için mi?” v.s. vs. (Yılın birleştirilmiş son sayısında yayımlandı: B. Karakoç, “Dolunay’ın Önündeki Kara Bulutlar”, S. 22-23-24, s. 6-9)

İkinci yılın ortasında ben Erzurum’a gittim, oradaki ağır mesaim dolayısıyla çok yazı da gönderemedim. Böylece her sayının gelişinde şafak vakti koşturmak ve aboneleri yazmak, postaya yetiştirmek, şehir içinde esnafa uzanmak, işin hamallığını maddi-manevî üstlenmekten de uzaklaşmıştık. Bütün bu işlerin hamallık ağırlığı Ali Yurtgezen’de, malî külfeti de çokça – esnaflık da yapan - Fazıl Tiyekli’nin üzerinde kalmıştı. Buna rağmen ilgimiz devam etti, güzel insan Prof. Zahit Aksu’yla 1988’de “Osmanlı Hukuk Sistemi” üzerine yaptığım uzun mülâkatı herkes çok beğenmişti (Dolunay, S.31); ama röportajlarda/mülâkatlarda - benimki dâhil - diğer bütün bant çözümlemelerini Ali Yurtgezen kardeşim yapıyordu. Ben gitmeden dergiyi Boğazkesen’de bir Han’a taşımıştık Oraya taşınmamızda aklımda kalan, ayni mekânda fotoğraf stüdyosu bulunan Mehmet Gülebenzer’in teşviki ve ondan destek umudu rol oynamıştı, gibi. Gitmeden önce - galiba Temmuz başında – yeni yerimizde bir ayran şöleni yaptık, bütün hamallığı neredeyse benim üzerimden geçti (güya bu şölen ile milleti toplayıp derginin gidişatını anlatacak ve ikinci altı ay için abone sağlayacaktık, ben ayrılınca ne kadar sonuç alındığını, doğrusu takip edemedim, Ama Bahaedin ağabeyin, o yılı da nice sıkıntılarla kapattığını sonradan öğrendim. (En başta, 1987 seçimlerinin de etkisiyle kâğıt sıkıntısı ve zamları zirveye çıkmıştı.) Bahaeddin ağabey direnmeye devam etti. Daha ucuz, daha kalitesiz basımlar; onların da etkisiyle baş gösteren yazı muhtevaları ve kadroda erozyonlar… Nihayet, birleştirilerek çıkan sayılarla birlikte 3. Yılın sonunda kapandı. 35-36 Kasım-Aralık 1988 birleşik sayının başyazısı: “Bir Akıncının Ufukları Döven Son Türküsü.” Bahaeddin beyin “gönül dostlarına teşekkürleri”yle birçok eski dostuna zehir-zemberek sitem, kırgınlık, hatta kızgınlıklarını ifade ettiği burada yazdıklarına göre, Derginin vergi dâhil hayli borcu da kendisine kalmıştır. (Bunları bana sonra dilden de anlattı.) Benim dediğimi makul görseler de 12. Sayıda kalitesi ve kalibresi bozulmadan kapatılsa daha mı iyi olurdu? Teknik bakımdan şüphesiz öyle olurdu. Ama o yolla bile birçok yeni şair-yazarın yetişmesine biraz daha hizmet edildiyse eğer, “perişanlığa değdi” denilebilir. Ne var ki, perişan olan biz değildik!... Bunu “olan”a, onu yaşayana sormak lâzım. Belki de edebiyatta ve sanatta “iyi” ve “güzel” şeyler yapmanın “fıtratında” vardı böylesi işler.


VII.BÖLÜM

Noktalarken


Anadolu dergiciliğinin zengin hikâyeleri vardır, bulaşanlar bilir. Görüldüğü gibi Dolunay’ın hikâyesi de anlatılmaya değer. (Şüphesiz bunu bizden daha iyi, daha renkli anlatacaklar da vardır.) Ayrıca Derginin yarattığı iklimle Bahaeddin ağabeyin başlattığı ve sayısı yirmiye yaklaşan “Dolunay Şiir Şölenleri” zinciri var ki, ben ilkinde ve – on yıl sonra Erzurum’dan dönünce de - sonraki birçoğunda bulundum. Çok heyecanlı katılımlara, renkli görüntülere, coşkulu sahnelere şahit olurduk. Plaket dağıtmak adetti ve sanırım yüzlercesi dağıtılmıştır bu şölenlerde. Nerdeyse otuz yıl içerisinde yirmiye yakını gerçekleştirilen bu şölenlere yüz otuz civarında şairin katıldığı biliniyor. Aralarında Ataol Behramoğlu gibi, başka mahallenin vasıflı şairleri de vardır. Sahnede bir tek şiirini okumak için – çoğu Bahaeddin Karakoç’un ve kendi şiir sevdasının hatırına - “Edirne’den Ardahan’a kadar” Maraş’a koşarak gelen, hele pek azı hariç bir gece bile yatmadan dönen şairlerin bu heyecanlarını anlamak için, muhakkak onların ruh dokusuna sahip olmak gerek, sanırım.

Ve nihayet, “Dolunay Esintisi”ne, elliye yaklaşan kitabıyla “Dolunay Yayınları” da dâhil ki, o da ayrı bir hikâye… (Bütünü için Bkz: Serdar Yakar, Şiirin Başkenti Kahramanmaraş’ta Dolunay Esintisi ve Bahaettin Karakoç, K.Maraş, 2015.)

Bahaeddin Karakoç ağabeyin, devlet memurluğundan emekli olduktan sonra başlattığı ve hepsi belirli bir finansman gerektiren dergicilik, şiir şölenleri zinciri ve yayıncılığını makul ölçülerde anlamak mümkün değil. Onun sahip olduğu mütevazı imkânlarla bir insanın bütün bunları değil gerçekleştirmesinin, düşünmesinin bile akıl kârı olmadığını rahatlıkla söyleyebilirsiniz. Ama onun büyük sanatkâr mizacı ve sözünü esirgemez tabiatıyla, ufak-tefek cüssede saklı kabına sığmaz enerjisiyle bir kısım insanların üzerinde yarattığı öyle bir nüfuzu (belki eski tabirle “teshiri”) vardı ki, iş finansman meselesi olmaktan çıkıyordu galiba. Ve evet, şüphesiz o büyük bir sanatkâr ve son devrin eşi az bulunur şairlerinden biriydi. Eminim, Bahaeddin Karakoç “sol kulvar”da olsa “Nobel”e çoktan aday gösterilirdi şimdiye kadar. Bizzat kendi elleriyle hazırladığı beş ciltlik devâsa şiir külliyatı ortada. Onun gibi, aşkı şiir olan, şiiri de aşk hâline getiren kaç şair var dünyada?.. Öyle sanıyorum ki zaman onun değerini daha çok açığa çıkaracak ve o, genç Türk şairleri için en büyük ilham kaynaklarından birisi olacaktır. Birçok şairin eleğini astığı yaşlarda, yani altmışlarında o asıl büyük şiirlerini bundan sonra yazmaya hazırlandığını söyleyecek kadar henüz gençtir. 1992’de, yani 62 yaşındayken Tayyip Atmaca’ya verdiği bir mülâkatta, “Ben yeni yeni soyunuyorum en uzun şiir yolculuğuna” der. (Türk Edebiyatı, “Bahaettin Karakoç Dosyası”, S. 541, Kasım-2018, s.57) B.Karakoç, iddialı bir şairdir ve bunda hiç de tevazu göstermez. Nitekim bir başka mülâkatında, “Ben şimdi en güzel bir üsluba sahip en velût, en nâmuslu, en donanımlı bir şairim” der. “Namuslu”luğundan kastının gerekçesi, kendi felsefesinde “ (başkasından) almak ve çalmak gibi kirli bir kavram”ın olmadığı, aksine şiirlerinin - kendi tabiriyle - “steril” olduğu iddiasıdır. (Sibel Güler’e verdiği söyleşi: S. Yakar, a.g.e. s.142-145) Ama bu yazının konusu bunlar değildi. Çünkü bunları somut olarak ele almak için bizatihi eserlerine, özellikle de 1990’lardardan itibaren yazdıklarına eğilmek ve onları tahlil etmek lâzım. Ömür ve kısmet olursa onlar, başka bir yazının konusu olsun.

Geçtiğimiz yıl 16 Ekim 2018 gecesi Hakk’a yürümekle artık eserlerini daha iyi anlamak için bilgi, birikim ve estetik tahlil gücünün, geçmişten günümüze hayatını ve hayallerini konuşmak için ise hâfızanın konusu olan Bahaeddin Karakoç ağabeye, biz bu yazımızda ikinci ciheti itibariyle bakmak istedik. Bu cihetiyle o anılara karıştığı gibi, biz de onlara ne kadar uzağız, Allah bilir… Ona rahmet ve kendimize hayırlı âkıbet dilemekten başka elimizden bir şey gelmez !.. Onu uzun müddet “Şiir Sesli Kartla Sagu”ları okuyarak özleyeceğiz. (Yasin Mortaş, Türk Edebiyatı, S. 541, Kasım, 2018, s.44-47; Alkış, S. 103, Ocak-Şubat, 2019.)

Şimdilik bu kadarla yetinelim. Cümleye malûm ola, deyip kapatalım efendim. “Anılar” deyince, sürç-i lisan etmek işin tabiatında var. O hâlde, “sürç-i lisan ettik ise affola!...”
-son-














 
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Arif Bilgin 2 hafta önce

Muhakkak işlenmesi gereken bir konuyu işin içinde olan birisi olarak ele almanız ve bunu en ince detaylarına kadar incelemiş olarak değerlendirmeniz çok yerinde olmuş. Ben de merhum Bahaeddin Karakoç adına düzenlenen gece için -ki sonradan kitap olarak da yayımlandı- yine sizlerin katkısıyla Dolunay dergisinin tarihçesini, kuruluşunun hikayesinden başlayarak görev alanları, kaç yazarın şairini yer aldığını, eserlerini belli bir düzen içinde yazmıştım. Sizin yazdığınız muhakkak daha eksiksiz olacaktır. Başarılar dilerim.

Avatar
Mustafa KÖK 2 hafta önce

Teşekkürler Ârifciğim okuduğun ve youm yazdığın içnn... Evet ,sen bizden önce yazdın Dolunay'ın hikâyesini, ama her nasılsa okumak henüz kısmet olmadı; maalesef o kitap da elime geçmedi. Elime geçse yazıda kullanırdım da.. Bana e.posta yoluyla kendi yazını olsun iletirsen memnun olurum. Dolunay hareekti henüz tekmil olarak yazılmadı sayılır. En çok emek veren arkadaşımız Serdar Yakar'dır, onu kullandım. Bu mütevazı yazımızı okuyan herkese teşekkürler.

Avatar
Recep Kök 3 gün önce

Dolunay Dergiden öte Ay serinliği ile Milli kültür hayatımıza renk katmıştı. Merhum Bahattin Karakoç Ağabeye birmezmiş daha, bu mübarek ay bereketiyle Allah rahmet eylesin. Kadirşinaslıklarındandolayı katkı yapan kültür insanlarımızı saygıyla selamlıyorum..

banner129

banner119