banner136
Geçen haftaki makalemin başlığı; “İdeolojiler ve İnsanlar” idi. O makalede bilerek “ideoloji” kavramını öne, “insanlar” kavramını da sona almıştım. Bunun da gerekçelerini açıklamıştım. Yine aynı gerekçelerle bu makalemde de; “Dinler” kavramını öne, “insanlar” kavramını sona aldım. Çünkü; akla - mantığa uygun tek ilâhî din olan “İslamiyet’in dışındaki diğer dinlerin tamamı beşerîdir ve dahi insanlar tarafından üretilmişlerdir. Belki akıllara şöyle bir soru gelebilir: İyi güzel de; ya Yahudilik ve Hıristiyanlık? Bunlar da mı beşer ürünü? Evet, şimdiki hâlleriyle bunlar da beşer ürünü…

Aslında bu dinler; orijin/kaynak/çıkış itibariyle “ilâhî” idiler. Çünkü bu dinlerin resulleri de ALLAH tarafından seçilen elçiler idi. Kendilerine de kitaplar verilmişti. Ancak zaman içerisinde bu dinler;  beşer tarafından dönüştürüldüler ve değiştirildiler. Kutsal kitapları olan Tevrat ve İncil de tahrif edildi. Bu bakımdan ne Tevrat, sahih bir Tevrat olarak kalabildi; ne de İncil, sahih bir İncil olarak kaldı…

Dinlerini değiştiren, dönüştüren; kitaplarını tahrif eden “hahamlar” ve bir kısım “havariler” idi. Bugün ki Hıristiyanlık, zaten havari Pavlus’un ürettiği “Pavlusyan Hristiyanlığıdır. İşte mabetteki/tapınaktaki Yahudi hahamlardan oluşan din adamları sınıfı (ruhbaniyyet) ile katedral/kiliselerdeki havari/papa/papazlardan oluşan din adamları sınıfı (ruhbanlık); elbirliğiyle kendi dinlerini, din olmaktan çıkardılar. Dolayısıyla bugünün Yahudiliği ve Hıristiyanlığı; beşer eliyle tahrif edilmiş, değiştirilmiş ve dönüştürülmüştür. Hâl böyle olunca da tahrif edilmiş, “uydurulmuş dinler” zaman içerisinde özneleşmiş, mensuplarını tahakküm altına almış, onların akıllarını, iz’anlarını dumura uğratmış, idraklerini felç etmiştir. Mensupları ise nesneleşmiş, gönüllü-gönülsüz edilgen duruma düşmüş ve pasifleşmişlerdir. Bir nev’i bizdekine benzer şekilde “gassal” elinde “meyyit” gibi olmuşlardır. Bu da “teolojik körlük”tür. Başka bir ifade ile; “teoizm”dir. Yani “teolojik ideoloji”!..

İşin tabiatı gereği; teolojik ideolojiler, salt ideolojilerden daha etkili ve daha tehlikelidirler. Çünkü teolojik ideolojide artık “Tanrı” devreye sokulmuştur ve tâbiri câizse ruhban sınıfını oluşturan “din adamları”, Tanrı’nın sopasıyla Tanrı adına “dindar”ları dövmektedirler. Pek kaçacak yer de yoktur. Ya kayıtsız-şartsız teslim olacaksınız ve karşılığında ödül olarak kendilerinin lütfettiği “Cennet”lerine gireceksiniz (bundan daha iyi ödül mü olur(!)?!); ya da isyan bayrağını çekip, kazan kaldırıp “ateist” olacaksınız ve dahi aforoz edilmeyi göze alacaksınız!.. Beğenin artık; ölümlerden, ölüm beğenin!.. Kırk katır mı istersiniz, yoksa kırk satır mı?!..

İşte teolojik ideolojiler karşısında nesneleşmiş, pasifleşmiş insanlar; artık birer “köle” olmaktan kurtulamayacaklardır. Aynen salt ideolojilerde olduğu gibi… Aradaki tek fark; salt ideolojilerde insan/birey “zihinsel köle” idi, bunda ise; “teolojik köle”!.. Ya da hem zihinsel hem de teolojik köle!.. Yani “zihinsel teolojik köle”!...

Bu durumda olan insan/birey/dindar; artık iflah olmaz bir noktadadır ve dahi kurtuluşu çok zor gözükmektedir. Bu patolojik bir hâldir ve artık konu, Din Psikolojisi’nin ilgi alanına girmektedir…

Bütün bunları açıklayıp vurguladıktan sonra; okuyucularımın akıllarına şu sual takılabilir? Tamam; Yahudiliği/Yahudileri, Hıristiyanlığı/Hıristiyanları anladık ama peki bizde durum nasıl? Maalesef bizde de durum; pek iç açıcı, pek iyi değil!.. Gerçekçi olmak gerekirse -ki olmalıyız- bizde de benzer sorunlar yaşanıyor. Çünkü konunun din konusu olması, insan/birey psikolojisinin aynı psikoloji olması, İslâmiyet’in yapısında ve özünde ruhbanlık sınıfının olmamasına karşılık, “de facto”/fiilî olarak “din adamları” sınıfının oluşması, din tacirliği ve sömürme yöntemlerinin benzer olması gibi hususlar; bizde de ister-istemez “zihinsel teolojik köleciliği” beraberinde getiriyor.

Aslında ve özünde; İslâmiyet tek hak dindir ve kitabı Kur’ân-ı Kerim de diğerleri gibi tahrif edilmemiş, edilememiş ve bozulmamıştır. Çünkü ALLAH, kitabını kıyamete kadar koruyacağını bizzat, bizâtihi kitabında kendisi vaat etmiştir. Peki, sorun nerededir? Sorun, bizâtihi insanoğlunun/Müslümanın kendisindedir. Çünkü Müslüman; zaman içerisinde, Kur’ân’ın tabiriyle; Kur’ân’ı “mehcur” (kendi hâline bırakılmış) bir konuma düşürmüştür. Mushaf’ı temiz bir kılıfın içine koymuş ve üç kez öpüp başına koyarak saygı ile (!) duvara asmıştır. Tâ ki Ramazan ayı, kutsal geceler (!) gelinceye kadar ya da birileri ölünceye kadar!.. Bu özel günlerde (!) yine saygı ritüellerini tamamlayarak, Kur’ân’ı asılı olduğu duvardan indirmiş ve lafızî/sathî/yüzeysel/yüzünden Mushaf’taki kelime ve lafızları tekrar ede ede anlamadan okumuştur.

Kur’an anlaşılmaz bir kitap değildir. Çünkü O; burhandır, çünkü O; furkandır, çünkü O; apaçık bir beyandır. Çünkü Kur’an bir hayat kitabıdır. Hayatımızı tanzim etmek ve hükümlerini hayatımıza taşımak için indirilmiştir. Bunlardan da bizi bire bir sorumlu tutmuştur. Düşünebiliyor musunuz; Allah indirdiği kitaptan bizi hem sorumlu tutacak, hem de bu kitabı anlaşılmaz kılacak?!.. Böyle bir durum eşyanın tabiatına aykırıdır ve dahi Allah’a yapılacak olan/yapılmış olan en büyük bühtandır, en büyük iftiradır.

Yukarıda vurguladığım gibi; Kur’ân-ı Kerim’i anlamadan sadece yüzünden okuyarak yetinmemeliydik. Bunun yanında mana, maksat, murat ve hikmet bağlamında da kitabı okumalıydık. Çünkü kitabımız, bir hayat kitabı idi. Öylesine bir hayat kitabıdır ki; sadece bizim değil, yeryüzünde yaşayan tüm insanların, hatta tüm canlıların hayatını kurtaracak mahiyette bir hayat kitabıdır!..

Ama birileri (de facto/fiilî olarak ortaya çıkan din adamları sınıfı) çıktı, dediler ki; “Kitap, öyle herkesin okuyup kolayca anlayacağı bir kitap değildir. Kolay anlaşılmaz. Siz onu anlayamazsınız. Bize gelin, biz size anlatırız…”, dediler. Bazı istisnaları tenzih ederek söylüyorum; işte bu andan itibaren tuzak kurulmuştur ve din ticareti başlamıştır. Birileri, müritlerinden “gassal” elinde “meyyit” gibi olmayı beklemektedirler. Hatta sürekli olarak yeni yeni “meyyitler” aramaktadırlar. Çünkü “Firavunlaşmak” ve “Karunlaşmak” istemektedirler. Ne kadar çok maddî ve siyasî güce sahip olurlarsa, sayıca ne kadar çok meyyitleşmiş müride sahip olurlarsa; “din imparatorluklarını/dinî emperyal devletlerini” çok daha çabuk kuracaklar ve çok daha çabuk ilân edeceklerdir. Hatta bazılarına bunlar da yetmeyip, mehdi ve mesihliklerini ilân ederek; kâinat imamlığına dahi soyunacaklardır. Hatta ve haşa güçleri yetse “tanrılık” iddiasında dahi bulunacaklar, neredeyse “Firavun” gibi “ilâhlık” taslayacaklardır!..

İşte; gerçekte özne olan İslâmiyet (çünkü İslâmiyet’i din olarak seçip, “ekmel” bir hâlde bize bahşeden Allah’tır. Dolayısıyla dinin sahibi olan Allah, mutlak öznedir.), insanlar tarafından amacından ve aslından/özünden saptırılıp; orijini vahiy olan böyle bir din, sonradan beşerin ekleme, ulama ve ilaveleriyle orijini insanlar olan “kültürel” bir din hâline dönüştürülünce; din, din olmaktan çıktı. Artık İslâmiyet tanınamaz hale geldi. Özünde çok sade, yaşanabilirliği ve uygulanabilirliği çok kolay olan bir din; sonradan yapılan bir takım ilâvelerle, eklemelerle eklektik bir yapıya büründürüldü; ritüellere ve ayinsel törenlere boğuldu ve artık kolaylıkla yaşanabilir ve uygulanabilir bir durumdan çıkarıldı. Böylece akıl ve ilim temelli vahiy İslam’ından uzaklaşıldı, yerine duygu temelli kültür “İslâmı” ikame edildi ve artık böyle bir din yaşanır oldu. Çünkü duyguları yönetmek, aklı ve ilmi yönetmekten çok daha kolaydı. Özellikle günümüz çağı; akıl, ilim ve iletişim çağı olduğu için; zamanımızın gençleri de akıllarına ve bilgilerine hitap etmeyen, hercümerç edilmiş/karmakarışık hâle getirilmiş böylesine bir dini, anlamakta ve kavramakta haklı olarak zorlanmışlar, yaşamakta güçlük çekmişler ve dahi çekmeye de devam ediyorlar.

İşte fiiliyatta din; vahiy İslâm’ından çıkarılıp da kültür “İslâm”ına dönüştürülünce, böyle bir din haksız yere özneleşiyor, mensupları da nesneleşiyor ve pasifleşiyor. Böyle bir dinin sahipleri “gassal” rolünü oynuyor, mensupları ve müritleri de “meyyit” rolünü oynamaktan kurtulamıyorlar. Artık bu saatten sonra “teolojik ideoloji” dönemi başlamıştır. Hasan Sabbah vâri yöntemler geciktirilmeden devreye sokulmuştur.

Hâlbuki vahiy İslâm’ında özne olan, aktif olan ALLAH; kâinatın/evrenin tek yaratıcısı olmasına rağmen, yeryüzünde de bizim/insanoğlunun aktif olmasını istiyor. Ama Allah’ın aktifliği mutlak, insanın aktifliği ise izafi/görecelidir. Eğer Allah; insanın aktif olmasını istemeseydi, hiç ona akıl ve sorumluluk verir miydi? Yeryüzünün inşa, imar ve ıslah misyonunu bize hiç yükler miydi? Aklımızı kullanmamızı, ilim sahibi olmamızı, sâlih amel işlememizi hiç ister miydi? Bakınız; Kelime-i Şehadet’te dahi Allah, bizim aktif olmamızı istiyor. Allah’tan başka ilâh olmadığına, Muhammed(as.)’ın O’nun kulu ve elçisi olduğuna bizi/beni şahit tutuyor. Şahit tutmanın ötesinde bunu bize/bana söyletiyor. Sen söyle; “ben” diye başla, “ben şahitlik ederim ki…” diye başla ve devam et!.. Yoksa Allah’ın, kendisinden başka “ilâh” olmadığının ispatlanması için bizim şahitliğimize ihtiyacı mı vardı? Hayır, hayır; asla!.. Burada ki püf nokta, ince nokta Allah’ın bizi önemsemesi, sevmesi ve dahi “ben…” diye söze başlatarak yeryüzünde nesneleşmiş bir varlık olarak değil de; yeryüzünün  aktif bir öznesi olmamızı istemesindendir, vesselâm!...
 
17 Mayıs 2020
İlhan AKAR
   
 
 
 
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
İlhan Akar 2 hafta önce

Saygıdeğer hocamız ve kıymetli ağabeyimiz Mustafa Kök beyefendinin, yazılarımla ilgili olarak tecrübeli bir akedemisyen nazarıyla yapmış olduğu bu güzel ve ders çıkarıcı değerlendirmelerinden dolayı kendilerine hususiyetle teşekkür ederim. Selâm ve saygılarımla!..

Avatar
Mustafa KÖK 2 hafta önce

İlhan Akar hocanın yazılarını okuyor musunuz aziz okuyucular? Bildiğim kadarıyla ilk defa bir akademisyen (lisansı Ankara İlâhiyat, ihtisası Eğitim-bilimci) Elbistan'ın Sesi gazetesinde düzenli aralıklarla (haftada bir) köşe yazısı yazmaktadır. Böylesi kariyer sahiplerinin mahallî nitelikteki medyada, hele de peryodik yazılar yayımlaması, gazetenin niteliğini yükseltmesi bakımından çok önemli ve izlenmeye değer... Kendisini kutlamak ve devamını dilmek gerek. Bazı değerlendirmelrine katılmayabilirsiniz, ki onları yorum olarak iletirseniz sanırım memnun da olur, fakat gördüğüm kadarıyla yararlanılacak yazılar... Belki yazıları biraz daha kısa tutmasını, uzun olanları, bazen yaptığı gibi, ayrı bölümler hâlinde vermesini bekleyebiliriz. Ben çoğunuz adına hatırlatmış olayım. Şahsen kendisini kutluor ve devamını diliyorum. Selâmlarımla birlikte...

Avatar
Sıddık Kara 1 hafta önce

Açık anlaşılır ve hatırda kalıcı bir dinler üzerine yazı olmuş.Musevilik ve Hristiyanlığında yapılan tahrifatlarla beşeri dinler haline dönüştükleri yorumu bana çok özgün bir yorum geldi. Teşekkürlerimle ve bu vesileyle ramazan bayramlarını da tebrik ederim.