banner136

Hem okuyup, hem düşünelim hem de ders alalım diye seçtim aşağıdaki hikâyeyi.
Hani lafa gelince doğruluk, dürüstlük konusunda kendine toz kondurmayanlar, mangalı gördüğü zaman kül bırakmayanlarders alsın diye seçtim. Bu bir kıssadır ve hepimizin bundan alacağı bir ders vardır. Şehir merkezinde de yaşasak dağ başında da yaşasak “Bizi gören, duyan, bilen, hüküm sahibi bir Allah var”. Düşüncesiyle hareket etmemiz gerekir. Şehirdeki dervişin dediği gibi, dağ başında kim olsa evliya olur, asıl mesele şehirde veli olabilmek. Şehirde, hayatın içinde ermiş olmak dağda ermiş olmaya benzemez yani.
" Bir zamanlar ücra bir köyde yaşayan bir velinin torunu olan iki kardeş yaşarmış. Evliyadan olan dedelerinin terbiye elinde ikisi de daha gençlik çağlarında manevi derecelere kavuşmuş. Her ikisi de dedelerinden çocuklukta aldıkları sağlam tasavvuf öğütleri ile hayatlarını sürdürüp kemalât makamlarına ermiş ve birer muttaki Müslüman olarak yaşayıp giderlermiş.
Zaman içerisinde kardeşlerden birisi köyde kalmış diğeri ise şehre göçmüş.
Şehre göçen kardeş; küçük bir dükkân açıp ayakkabı tamirciliği ile gündelik nafakasını çıkartır; çoluk-çocuğunun ekmeğini kazanırmış. Köydeki kardeş ise babadan-dededen kalan sürüsünün ardında gezer, çobanlık yaparmış. Her ikisi de manevi görevlerini de aksatmaksızın yerine getirirler; farz-vacip-nafile ne ibadet varsa dedelerinin öğrettiğince amel eder hiç aksatmazlarmış.
Bir gün sıcak bir yaz günü köydeki derviş kardeşin gönlüne şehirdeki kardeşini ziyaret arzusu düşmüş. Giderken ne götüreyim derken aklına yazları dağdaki vadide kalan sertleşerek tatlanan karları pekmeze batırarak yedikleri kar helvası gelmiş. Çocuklukta dedeleri ile beraber koyunlarını otlatırlarken bu kar helvasını nasıl da zevkle yediklerini hatırlamış.
Derin ve güneş görmeyecek kadar sarp vadideki karların en temiz yerinden kestiği kar bloklarını bir çıkının içine sararak sırtına vurmuş ve yola düşmüş. Dağlardan aşağılara indikçe havanın ısındığını fark edince içine çıkınındaki kar bloklarını kardeşine ulaştırmadan erimesi korkusu düşmüş: "Ya Rabbi; kardeşimi sevindirmek için niyetlendiğim Sana malumdur. İndinde azıcık değerim var ise şu kar helvasını kardeşime götürmemi nasip et" diye dua ediyormuş...
Güneş iyice yükselip hava iyice ısındığı ve etrafı kızdırmağa başladığı halde şehre ulaşınca kar çıkınında hiç erime emaresi görülmediğini fark edip sevinerek "Şükür sana Allah'ım..." diye hamd ederek yolu tamamlamış.
Kardeşini şehrin pazar yerinin bir kıyıcığındaki küçük eskici dükkânında elindeki eski bir çarığın patlayan dikişlerini yamarken bulmuş.
Selam ve hoş-beşten sonra "Bak" demiş çoban kardeş, -biraz da gururlanarak- "Sana ne getirdim. Derin vadinin karlarından kar pekmezi yerdik ya çocukken; onu özlemişsindir diye getirdiğim kar var burada" diye çıkını göstermiş. Eskici kardeş; şöyle bir göz ucuyla bakmış ve çıkını alarak duvardaki çiviye "Ne iyi etmişsin; akşama evde pekmez ile yeriz..." diyerek asmış. Çıkındaki karda hala hiç bir erime emaresi görülmediği gibi çıkının bezi bile kupkuru görünmekteymiş. Karın çoktan erimeğe başlayıp bezden su damlası şeklinde damlamağa başlaması gerekirken hiç oralı olmamasının yolda ettiği duaların kabulü ile olduğunu içinden geçiren çoban kardeşin gönlünden hafiften bir gurur dalgası geçivermiş...
"Eee... Anlat bakalım kardeşim; burada eski ayakkabı, çarıklar ile uğraşırken ibadet zor olmuyor mu? Oysa ben dağda bayırda istediğim gibi zikredip ilahiler söylüyorum; hatta arada bir cezbelenip dağlara karşı "Ya Allah" diye naralanıp derelerde vadilerde sesimin yankılanması ile dağın taşın "Ya Allah” diye bana ses vermesi ile adeta kendimden geçiyorum. Şimdi sen mi iyi ettin şehre gelmekle yoksa ben mi iyi ettim köyde kalmakla ?" diye sormuş. Eskici kardeşi bu soruya hiç cevap vermemiş; sadece bir iç çekmiş ve susarak elindeki işe devam etmiş.
Bu sırada dükkânın kapısından bir hanım başını uzatmış ve "Efendi; ayakkabımın topuğu taşa takıldı; kırıldı. Şuracıkta ben beklerken iki çivi çakıverir misin ?" diye sormuş. Eskici kardeş; başını kaldırmadan "Hanım ayakkabını çıkar da şu tezgâhın kenarına koy; bakayım" demiş. Kadın ayağındaki pabucu çıkartıp eline alırken kenarda oturan köydeki çoban derviş kardeşin gözü ayakkabısını çıkartan kadının ayakkabı çıkartılınca çıplak kalan çıplak, pembe topuğuna kaymış.
Gözünün kayması ile de arkasındaki duvardaki çivide asılı duran kar çıkınından sular ensesine  "Şıp-Şıp" damlamaya başlamış. Ensesine düşen ilk kar suyu damlasının serin teması ile irkilen köydeki derviş içinden "eyvahhh" demiş; "gitti yolda ettiğim tüm dualar." Eskici kardeş; kadının ayakkabısının tabanına çaktığı iki çivi ile topuğu tamir edip yine kadına hiç bakmadan tezgâhın kenarına koymuş ve " Al hatun kişi giy ayağına... Para da gerekmez" demiş ve sanki hiç bir şey olmamış gibi elindeki çarığın tamirine devam etmiş. Kar çıkınından sular artık şapır-şapır damlıyormuş ve damladığı yerde bir küçük gölcük oluşmağa başlamış. Kar çıkınındaki armağanının erimeğe başlaması ile sesi-soluğu kesilen kardeşinin düştüğü utancı fark eden eskici derviş; bir konuşmuş amma pir konuşmuş: "Kardaş" deyivermiş "köydeki yazıda; bayırda zikir çekip dervişlik eylemek kolay da iş şehirde derviş olmakta."
Siz ne dersiniz bu hikâyeye?
Dağ başına mı gitmeli, yoksa şehir içinde mi muhafaza olmalı?
 
...
 
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Hulusi Karci 7 ay önce

Abicim kalemine dağlık,evet hiyade de olduğu gibi dağa Bayıra ne gerek esas mesele Mevlam'ın bize şah damarımızdan daha yakın olduğunun bilincinde olmamız yeterli diye düşünüyorum.

Avatar
Hamit 7 ay önce

Silkelenme ve kendine gelme vakti...

banner129

banner116