banner67
                    Bizim gibi köy çocukları köylü olmanın sefasını da, cefasını da yaşamıştır. Kimi zaman çok  sevindiren, kimi zamanda çok acı veren olaylar yaşanır köylerde. Bunların çoğu, çoğu zaman unutulmaz. Benim de rahmetli anacığımı kaybettiğim ve hâlâ unutamadığım gibi.
                   Fakioğlu Köyü;  Sultan Korusu köy gurubuna bağlı bir dağ köyü. Geçimi tarım ve hayvancılık. Bilhassa süt koyunculuğu. Dağ köyü olmasına, otlak ve meralarının da bol olmasına rağmen koyun sürüleri için kışlaklarımız ve yaylaklarımız vardı. Kışın sürüler kışlağımız olan Ferhat Pınarı’na indirilir, kışı orada geçirirdi. Yazın da bir süreliğine Gürün hududundaki Yel  eğirmeni yaylalarına çıkılırdı. Bu yaylalarda su yoktu. Kar tutulurdu( bastırılırdı). Yani kışın fırtınanın koyaklara doldurduğu karların üzeri; otlarla, samanlarla, kevenlerle kapatılırdı. Sürüler yaylaya çıktığı zaman bu karlar testerelerle kalıplar halinde kesilir, tahtadan yapılmış curunlara doldurulur ve erimeye bırakılırdı. Koyunlar eriyen bu sulardan içerlerdi. Bizim içtiğimiz sular da,  kesilip kazanlara ve teştlere doldurulup eritilen kar sularıydı. Evlerimiz de yayla da kurulan büyük kıl çadırlarıydı.
                   1958 yılı idi. Benim ilkokul üçüncü sınıfa geçtiğim yıl. Yine yaylaya çıkmıştık. Kesin hatırlamıyorum ama her halde Mayıs ayı idi. O yıllar köy okulları erken tatile girerdi. Ben de tatildeydim.
Yaylaya çıkışımızın ilk günleriydi. Havalar hâlâ soğuktu. Anacığım hastalanıp, ağrılarla kıvranmaya başlamıştı.
Sancılanıyor dediler. Sıcak süt içirip, karnına ısıtılmış taşlar ve topraklar koydular. Birkaç gün devam eden
bu tedaviden(!) bir sonuç alınamamış, anacığımın ağrıları dinmemişti. Baktılar olacak gibi değil, at sırtında köye; köyden de yine at üstünde Elbistan’a götürdüler ki bu yolculuk en az on saatti.
                   Elbistan’daki doktor;” burada yapacak bir şey yok, başka yere götürün’’ demiş. Demesine demiş de; nereye ve nasıl götüreceksiniz? Maddi durumuz iyi ama, o günün şartları çok kötü. Hiçbir vilayete kara ulaşımı yok gibi. Tek yol var: Kapıdere’ye kamyonla gideceksiniz, oradan da tren nereye gidiyorsa oraya gidebilirsiniz. Ve öyle yapılmış. Kamyonla Kapıdere’ye, oradan da trenle G.Antep’e giderken Gölbaşı’nda ruhunu
teslim etmiş anacığım!.
                  Bu süre zarfında anamdan haber alamayan yayladakiler,  haber için beni köye yolladılar. Tabii ki köydekilerin de haberleri yoktu. Nasıl olsundu ki?.. Beklemeye başladık. Başladık ama nereden nasıl bir haber geleceğini de bilemiyoruz. Bir gece uyurken “kalk bir cip geldi” dediler. O yıllar da köye cip ancak para gücü ile gelirdi. Fırlayıp kalktım. İçimde bir umut!..Umutsuzca bir umut. Farları hâlâ yanan cipten anacığımın
cansız bedeni indiriliyordu!.. Rahmetli Hamit Amcam boynuma sarılmıştı. İkimizde hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlamıştık. Amcam, anamı sağ selamet getirememenin ızdırabını yaşıyordu. Çünkü anamı hastaneye götüren oydu. Anamın amcalarımın yanında ayrı bir yeri vardı.  Öksüz kaldıkların da anam büyütmüştü onları.
Yani onlar da analarını kaybetmişlerdi. Feryadı figanımıza bütün köylüler toplanmıştı. Biz yedi kardeş öksüz kalmıştık. O kış köyde salgın bir hastalık her evden en az iki çocuğun ölümüne sebep olmuştu. Ne gariptir ki bizim hiç birimize hiçbir şey olmamıştı. Demek ki Rabb’im bize öksüz kalmayı layık görmüştü.
                   Yıllar sonraydı. ” Çok sesli ölüm” adlı kısa metrajlı bir film seyretmiştim. Filmin yönetmeni zannediyorum hemşerimiz Mehmet Bayazıt’tı. Ödüller alan bu filmde; K. Maraş’ın dağ köylerinin birinde hastalanan babasını; karlı, yağmurlu, fırtınalı bir havada at sırtında doktora götüren çocuk yaştaki evladın dramı anlatılıyordu. Aslında bu dram; benim, bizim, sizin ve hepimizin dramıydı.
               Tv’de izlediğim bu film yaramı kanatmış, o karanlık geceyi yeniden yaşatmıştı. Ağlamıştım. Sanki benim yaşadığım acıyı yaşayan herkesin yerine ağlıyor gibiydim. Ne yazık ki akıttığım gözyaşları bile içimdeki yıllanmış acıyı dışarıya akıtmaya yetmemişti.  “O geceyi” hiç unutamadım. Ölümün çok seslisi mi, az seslisi mi, yoksa sessizce uçmağa varmak mı idi hâlâ anlamış değilim. .Mekânı cennet olsun “ANACIĞIMIN ve BÜTÜN ANALARIN”
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Nedim ÜNAL 2 ay önce

Kalemine sağlık, gönlü güzel kardeşim.

Avatar
Ömer ARKALI 2 ay önce

Diline yüreğine saglık ustam. Mekanı cennet olsun inşAllah. Sınanıyoruz.

Avatar
M.Emin ELAGÖZ 2 ay önce

Değerli Fevzi bey anılarını anlatırken bizleri de anlattın. Aynı duyguları ve acıları bizlerde yaşadık. Yüreği güzel insan, kalemine sağlık. Selam, sevgi ve saygılar...

Avatar
Kösker 2 hafta önce

Offf kardes offff

Avatar
Fahri kişif 2 hafta önce

Allah gani gani rahmet eylesin mekanı cennet olsun inşAllah feyzi abi Allah sizlerde sabır ihsan eylesin. Allah seni de bu memleketin başından eksik eylemesin duygulu ve agır bir anı kimseye de buna benzer birşey yaşatmasın inşAllah mevlam herne şartlarda olursa olsun kimseyi çaresiz bırakmasın Rabbim...

Avatar
Halis Fidan 1 hafta önce

ALLAH RAHMET EYLESİN... Rüzgârları gönderip bir bulut kaldıran da Allah'tır. Derken biz o (bulutu) ölmüş bir beldeye sevketmişizdir. Böylece yeryüzüne ölmünden sonra onunla hayat veririz. İşte o dirilme de böyledir. (FATIR/9)... aslı acılı ayrılık olan Ölüm gerçek ama mevlanın dediği gibi düğün günü olarak görmek ve cevherde buluşmak yani ALLAH katında tekrar kavuşmak var. Yaş geçsede ana hasreti geçmez o acı dinmez. Yapılacak en güzel şeyse arkasında hayrını devam ettirmek, sizin acınıza bir nebze ferahlık sağlayacaktır.

banner116

banner115